logo
Bireysel Başvuru Kararları Kullanıcı Kılavuzu English

(Yeliz Acar, B. No: 2018/161, 14/9/2021, § …)
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.
   


 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

YELİZ ACAR BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2018/161)

 

Karar Tarihi: 14/9/2021

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başkan

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

 

 

Celal Mümtaz AKINCI

 

 

M. Emin KUZ

 

 

Basri BAĞCI

Raportör

:

Volkan ÇAKMAK

Başvurucu

:

Yeliz ACAR

Vekili

:

Av. Fatih Mehmet DOĞAN

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; doğumun ardından tıbbi hata sonucu bebeğin kaybedilmesi nedeniyle açılan tazminat davasında etkin araştırma yapılmaması, kusurun tespit edilmemesi ve yeterli miktarda tazminata hükmedilmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 28/12/2017 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu 33 hafta 5 günlük hamile iken ağrı hissetmesi ve gebelik suyunun gelmesi üzerine ikamet ettiği Sakarya'dan İstanbul'a gelerek 10/8/2012 tarihinde İstanbul Üniversitesi (Üniversite) Cerrah Paşa Tıp Fakültesi Hastanesine (Hastane)müracaat etmiştir. Başvurucunun daha önce iki düşük ve bir dış gebelik (olumsuz obstetrik) öyküsü bulunmaktadır.

9. Başvurucu; prematüre (erken doğum), erken membran ruptürü (suyun gelmesi), transvers duruş (bebeğin yan durması) bulgularıyla aynı gün saat 16.00 civarında hastaneye yatırılmıştır. Başvurucunun yatışının yapıldığı 10/8/2012 tarihinde doğum servisinde düzenlenen belgede aktif su gelişinin olduğu ve anomali kısmın datransvers geliş ifadesiyle birtakım notlar alındığı anlaşılmaktadır. Başvurucunun hastaneye yatışı yapılırken kendisine yeni doğan yoğun bakım ünitesinde yer olmadığı bilgisi verilmiştir.

10. Başvurucuya yatışı yapıldıktan sonra rutin tetkikler yapılmıştır. Bu bağlamda kan, NST (bebeğin kalp atışları ve rahim kasılmasının tetkiki) ölçümleri yapılmış; erken membran ruptürü nedeniyle enfeksiyonu önlemek amaçlı antibiyotik ilaçları verilmiştir. Ayrıca başvurucuya kötü obstetrik öyküsü nedeniyle kan sulandırıcı ilaç ve bebeğin akciğer gelişimi için steroid verilmiştir.

11. Başvurucunun takibi sürecinde yer alan doktorların beyanına göre (olayla ilgili yapılan inceleme sırasında alınan) başvurucuya doğumu baskılayıcı/erteleyici ilaç verilmemiştir. Başvurucunun 11/8/2012 ve 12/8/2012 tarihlerinde rutin tetkikleri, takibi yapılmıştır.

12. 13/8/2012 tarihinde başvurucu tekrar değerlendirildiğinde geliş bulgularından farklı bir durumun olmadığı, NST tetkikinin normal olduğu, rahim kasılması olmadığı, enfeksiyon bulgusu izlenmediği tespit edilmiş ve ertesi gün için doğum (sezaryen) kararı alınmıştır. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. K.P.Ö.nün beyanına göre tıbbi bulguların acil sezaryeni gerektirmemesi, 34. haftanın tamamlanıyor olması, kortikostereoid ilaçların etki süresinin dolması ve bebek yoğun bakımda yer açılıyor olması nedenleriyle 14/8/2012 tarihinde sezaryen ameliyatı ile doğum yapılması kararı alınmıştır.

13. Başvurucu 14/8/2012 tarihinde gece yarısı 01.00 sıralarında rahim kasılması hissetmiş ve yapılan muayenesinde doğum eyleminde olduğunu düşündürecek bir durumun olmadığı değerlendirilmiştir. Yine tedavi sürecinde yer alan doktorların beyanına göre başvurucu 14/8/2012 tarihinde sabah saat 08.00 sıralarında yapılan muayenesinde gece yaşadığı ağrıların bulunmadığını ifade etmiştir.

14. 14/8/2012 tarihinde saat 11.00 civarında başvurucu, ağrısı olduğunu birim hemşiresine bildirmesi üzerine hemşire tarafından yapılan kontrolde doğumun başladığı, bebeğin kordonunun ve ayaklarının dışarı çıkmış olduğu tespit edilerek doktorlara haber verilmiştir. Başvurucu en yakın müdahale odasına (pansuman odası) alınmıştır. Vücudunun yarısı dışarıda olan bebeğin doğumu için doktorlar tarafından makat doğum manevraları uygulanmıştır. Bu manevralar sonucu bebeğin başının sıkıştığının anlaşılması üzerine rahim ağzına kesi atılarak bebek doğurtulmuştur.

15. Bebek, doğumunun ardından çocuk hekimlerine teslim edilmiş ve yoğun bakıma alınmıştır. Doğduktan sonra bebeğin yüzünde kesi olduğu tespit edilmiştir. Bebek yoğun bakım ünitesinde solunum cihazına bağlanan bebeğe solunum/dolaşım için müdahalelerde bulunulmuş ancak bebek 14/8/2012 tarihinde saat 12.45'te vefat etmiştir. Hastane tarafından idari yargı merciine sunulan evrak arasında bulunan "Hasta Değerlendirme" başlıklı belgede "sağ çenede derin kesi mevcut, adrenalinli tampon uygulandı'" ifadesi yer almaktadır. Ayrıca yine hastane tarafından sunulan "Hasta Değerlendirme" başlıklı bir başka belgede "ağızda kesi mevcut, sağ dudak kenarından alt çene orta hattına kadar 10 cm lik kesi mevcut" ifadeleri yer almaktadır. Aynı belgelerde "doğumun ardından bebekte solunum olmadığı, düzensiz kalp atışı olduğu, entübe edildiği, adrenalin verildiği ve yanaktaki kesinin doktor tarafından dikildiği" bilgileri yer almaktadır.

16. Hastane tarafından bebek için düzenlenen epikriz raporunda şu ifadeler yer almaktadır:

"... doğar doğmaz ağlamadı, spontan solunumu yoktu, kalp tepe atımı alınamayan bebek aspire edilerek ambulandı, ombilikal katater takıldı, eş zamanlı entübe edilip kardiyopulmoner resüstasyona başlandı, 3 dakika ara ile adrenalin ... yüklendi, kesi yerine adrenalinli tampon uygulandı, ... 20 dakikada yanıt alındı, yeni doğan yoğun bakım ünitesine yatırıldı.

...

Genel durum kötü, yd refleksleri alınamıyor, spontan solunumu yok, entübe, bradikardik, siyanoze, sağ dudak kenarından içine kemik ve yumuşak doku alan 8-10 cm lik kesi mevcut,...

Bebek yenidoğan yoğun bakım ünitesine alınarak monitorize edildi, entübe edilen hasta ambulanmaya devam edildi, ... Tekrar kardiak arrest gelişti, ... 40 dakikalık yoğun kardiyopulmoner resüsistasyona yanıt alınamadı, 12:45 itibarıyla eksitus kabul edildi. "

17. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen 15/8/2012 tarihli Ölü Muayene Tutanağı'nda "cesedin yapılan harici muayenesinde: Haricen.Tahminen.Takriben . 50 cm boylarında. 500-800 gr civarında ağırlığında, siyah saçlı,beyaz tenli siyah gözlü, kız bebek cesedinde haricen her iki alt ekstremite de muhtelif morluklar, sağ çenede cerrahi dikişi izi, vücudunun ön ve arka bölümünde muhtelif çok sayıda cildi sıyrıklar görüldüğü, otopsi kararı alındı" ifadelerine yer verilmiştir.

18. Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesinin 30/11/2012 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir:

"...Sağ ağız köşesinden başlayıp orta mandibula köşesine uzanan 3cm uzunluğunda üzerinde ip sütürü bulunan lezyon, göğüs önde stemum üzerinde 3x2cm lik kırmızı görünümlü ekimoz olduğu görüldü, göbek kordonunun kesilmiş olduğu, l,3cm uzunluğunda 0,7cm den iple bağlı olduğu, göğüs önde sternum sağında 0,5x0, l cmlik kırmızı renkte sıyrık, manibrium sternim üzerinde 0,2 cm çaplı kırmızı renkte sıyrık, sol klavikula üzerinde 0,8x0,3 cm.lik kırmızı renkte sıyrık, sol göğüs ön aksiller hatta dikey seyirli 3x0,5cm lik kırmızı renkte sıyrık, sol ön kol üst 1/3 de ön yüzde 0,3x0,lcmlik sıyrık, sol el bileği lateralde 0,4x0,2 cmlik koyu kırmızı renkte sıyrık, sol 2 metakarp üzerinde 0,4x0,2cmlik koyu kırmızı renkte sıyrık, sol skapula üst köşesine uyan bölgede l,4x0,6cmlik kırmızı renkte sıyrık, sol uyluk 1/3alt medialde lcm.lik kırmızı renkte sıyrık,sağ inguinal bölgede 2,5x0.5 cm lik alanda kırmızı renkte sıyrık, karın sağ alt kadranda 3x0,5cmlik peteşial kanama alanı, sol skapula üst köşesine uyan bögede 0,7x0,2cmlik kırmızı renkte sıyrık, ense sağ tarafta iki adet 0,4x0,3cm lik kırmızı renkte sıyrık, sol avuç içinde tenar bölgede 0,5x0,4cm lik siyah renkte sıyrık, sağ yanakta 0,3x0,3cmlik iarmız: rer.kte sıyrık, sol alt ekstremitede daha ağır olmak üzere her iki alt ekstremite yaygın ekimoz görünümde olduğu, sol el sırtında 3 adet iğne pikür izi olduğu, sol yanakta 0,5x0,3cmlik kırmızı renkte sıyrık, sağ kalça kıvrımlarında az miktarda mekonyum bulaşığı olduğu görüldü.

...

... Boyun organlarının tetkikinde; tiroid her iki tarafında skalen kas kenarlarında kanama alanları olduğu görüldü. ...

...

Sonuç olarak; Sorulan hususlarda tüm gebelik takiplerine ait kayıtları ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde düzenlenmiş tüm tıbbi evrakın aslını ve tamamını içerir soruşturma dosyası gönderilerek Adli Tıp Kurumu Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulundan görüş alınmasının uygun olduğu kanaati bildirir rapordur"

19. Başvurucu, bebeğin vefatının ardından Üniversiteye sunduğu 22/1/2013 tarihli dilekçe ile bebeğinin tıbbi ihmal nedeniyle gerçekleşen ölümünden kaynaklı olarak maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Dilekçede özetle "ağrı ve su gelmesi şikayeti ile hastaneye başvurulmasına karşın müdahalede gecikildiği, doğumun (sezaryenin) 4 gün boyunca ertelendiği, tıbbi donanımdan yoksun odada doğum yaptırıldığı, doğuma zamanında müdahale edilmediği, doğum esnasında hatalı müdahale yapılması ile bebeğin yüzünde ciddi bir yara oluştuğu, doğumun uzman değil asistan doktorlar ile yaptırıldığı" ifade edilmiştir.

20. Talebin 19/3/2013 tarihinde reddi üzerine başvurucu, İstanbul 8. İdare Mahkemesi(Mahkeme) nezdinde maddi ve manevi tazminat istemli tam yargı davası açmıştır. Başvurucu davayı bebeğin babası ve o dönem eşi olan E.S. ile birlikte açmış ve toplam 60.000 TL maddi, 150.000 TL manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

21. İlgili idareden başvurucunun doğum sürecine ilişkin tıbbi belgeleri temin eden Mahkeme 14/2/2014 tarihli ara kararı ile Adli Tıp Kurumundan bebeğin canlı doğup doğmadığı, ne kadar süre canlı kaldığı konularında bilgi ve belge ile bebeğin ölüm sebebinin bildirilmesini istemiştir. Adli Tıp Kurumu 18/3/2014 tarihli cevap yazısında "bebek ile ilgili Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesinin 30/11/2012 tarihliotopsi raporunu düzenlediği, bu raporda Adli Tıp Kurumu Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulundan görüş alınmasının uygun olduğunun belirtildiği, kurum kayıtlarının incelenmesinden bu konu ile ilgili Kuruma başkaca giriş olmadığının görüldüğü" ifade edilmiştir. Ayrıca Mahkeme aynı ara kararı ile Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından (YÖK) ilgili sağlık personeli hakkında inceleme soruşturma yapılıp yapılmadığı bilgisinin verilmesini istemiş, YÖK tarafından konunun Üniversite tarafından soruşturulduğu ifade edilmiştir. Üniversite tarafından idari tahkikat yapıldığı ve ilgili doktorların ifadelerine başvurulduğu anlaşılmakta ise de dosya içeriğinde ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) kayıtlarında Üniversite tarafından bu tahkikat sonucu disiplin işlemi tesis edildiğine dair kayıt bulunmamaktadır.

22. Mahkeme doğum süreci ve bebeğin vefat etmesi ile ilgili olarak bir hizmet kusuru bulunup bulunmadığının anlaşılması adına Adli Tıp Kurumuna bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Bilirkişi heyeti adli tıp, tıbbi patoloji, dahiliye, anesteziyoloji ve reanimasyon, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum ile genel cerrahi alanında uzman olan doktorlardan teşekkül etmiştir. 22/10/2014 tarihli raporun ilgili kısmı şöyledir:

" ...

Adli ve tıbbi belgelerde; kişinin 10 Ağustos 2012 tarihinde saat 16.00'da 33 hafta 5 günlük, gebe olarak müracaat ettiği, öz geçmişinde 12 haftanın altında iki gebelik kaybı ve bir dış gebelik öyküsü olduğu, gebenin erken membran rüptürü nedeniyle hastaneye başvurmuş olduğu, yapılan muayenesinde; vajinal muayenede rahim ağzı açıklığı bir parmak genişliğinde ve aktif su gelişi tespit edildiği, Ultrasonografik tetkikde bebeğin tahmini doğum ağırlığı 2061 gram olduğu, amnion suyunun azalmış ve başı sağa yerleşmiş şekilde yan duruşda (Transvers duruşda ) canlı, tekiz fetus tespit edildiği, NST incelemesi yapıldığı, NST nin reaktif olduğu ve kontraksiyon olmadığı tespit edildiği, hasta ve hasta yakınlarına hastanelerinin yeni doğan yoğum bakım ünitesinde yer olmadığı bilgisi verilerek kadın doğum kliniğine yatırılarak takip ve tedaviye alındığı, rutin kan tetkikleri yapıldığı, günde 2 kez NST takibi yapıldığı, erken membran rüptürü nedeniyle enfeksiyonu önlemek amacıyla antibiyotik başlanıldığı, hemşire ve doktor tarafından takbi yapıldığı, bebeğin akciğerlerinin gelişimi için steroid tedavisi başlandığı (Celestone) ve kötü obstetrik öyküsü nedeniyle daha önceden başlanmış olan enoksaparin 0.4ml/gün (Kanın pıhtılaşmasını engelleyici ilaç) tedavisine devam edildiği, takip eden günlerde yapılan NST tetkiklerinde NSTlerde bebek kalp atışları normal tespit edildiği, ve uterin kasılma tespit edilmediği, Ultrason kontrol tetkikleri yapıldığı,13.8.2014 tarihinde kullnılan Clexanın kesilerek (doğumda aşırı kanamaya neden olmamakamacıyla) 1 gün sonra kuagülasyon faktörlerine bakılarak sezaryen ile doğum planlandığı, 14 Ağustos 2012 tarihinde saat 01.30'da gebe tarafından rahim kasılması hissettiğini nöbetçi hemşire ve doktorlara bildirildiği, yapılan muayenede rahim ağzı açıklığının bir parmak genişliğinde olduğu, doğum eyleminde olduğunu düşündürecek bir değişiklik olmadığı ve yapılan NST'de kasılma izlenmediği tespit edildiği, sabah 08.00'da yapılan vizitte geceki ağrılarının olmadığını ve herhangi bir şikâyetinin bulunmadığını belirttiği, hastanın sezaryen ile doğumu için hazırlıklarına başlanıldığı, Enoksaparin tedavisine bağlı kanamaya yatkınlık olması ihtimali göz önünde bulundurularak, iki ünite eritrosit süspansiyonu (Kırmızı kan hücreleri ihtiva eden kan ürünü) hazırlatıldığı, saat 11.00 civarında, ağrısı olduğunu servis hemşiresine bildiren gebenin, yatağında hemen yapılan ilk muayenesinde, bebeğe ait kordon ve ayakların vajinadan dışarıda olduğu ve makat doğum eyleminin hızla başlayarak ilerlemiş olduğu tespit edildiği, gebenin müdahale imkanlarına sahip en yakındaki yer olan servis muayene odasına (Doğum için gerekli olan doğum masası ve steril doğum seti bu odada bulunmakta olan) odaya acilen sedye ile alındığı, bebeğin, yan duruştan makat duruş pozisyonuna geçtiği tespit edildiği, makat doğum manevraları sırayla uygulandığı, Bracht manevrasında doğum tamamlanmayınca, klasik manevrayla bebeğin kollarının kurtarıldığı, bebeğin başını doğurtmak için Mauriceau- Veit-Smellie manevrası (Bebeğin ağzına, operatörün bir elinin işaret parmağını yerleştirmiş iken diğer eli ile ensesinden başı kavrayıp güç uygulayarak başın doğurtulması manevrası) uygulandığı, bu işlemin başarısız olması üzerine, tekrar yapılan muayenede kollumun (rahim ağzının) bebeğin boynu ve başı etrafında kasılı bir şekilde olduğu tespit edilerek, rahim ağzına saat 12 ve 5 hizasından yapılan kesi iletekrar Mauriceau- Veit-Smellie manevrası ile bebeğin başı doğurtulduğu, bebeğin önceden acil haber verilmiş olan çocuk hekimlerine teslim edildiği, ... dikkate alındığında; erken membran rüptürü nedeniyle hastaneye müracaat etmiş olan gebenin ayrıntılı anamenezi alınarak, muayenesi USG incelemesi, NST tetkiki, laboratuar tetkikleri yapılarak servise yatırıldığı, günlük muayene takiplerinin, NSTve USG incelemelerinin yapıldığı, bebeğin akciğerlerinin gelişimi için steroid tedavisi başlandığı, gebeye kanı sulandırıcı ilaç tedavisine devam edildiği, erken memeran rüptürüne bağlı enfeksiyonu önlemek için antibiyotik tedavisi uygulandığı, kasılması olmadığından doğumun planlanarak sezaryen ile yapılmasına karar verildiği, doğum hazırlıkları yapılırken kendiliğinden hızlı bir şekilde doğumun başladığı, yan duruşta olan bebeğin makat gelişe döndüğü, makat geliş manevraları ile bebeğin çıkartılmaya çalışıldığı, manevralarla gerçekleşmeyince rahim ağzına kesi ve ardından yine manevra ile doğumun sağlanılmış olduğu ve bebeğin çıkartılmasından sonra gebenin ameliyathaneye alınarak mevcut kesilerinin dikildiği, acil doğum eylemi nedeniyle vücudunun bir bölümü çıkmış olan bebeğin bir an önce doğumunun gerçekleştirilmesi gerektiği, bu nedenle en yakın uygun yerde doğumun gerçekleştirilmiş olduğu, yapılan manevraların ve doğum işleminin tıbben doğru olduğu, bebeğin anne karnındaki duruş pozisyonun her an değişebileceği, yapılan manevralar sırasında bebeğin yüzünde oluşan kesinin bir komplikasyon olduğu, bebeğin doğumunda sonra uygun resüsitasyon işlemlerinin yapılmış olduğu cihetiyle; gebenin muayenesinde, takibinde ve doğumunda görev alan doktorlara, yardımcı sağlık personeline ve idareye kusur atfedilemeyeceği ... mütalaa olunur."

23. Mahkeme, bilirkişi raporunda "başvurucunun 10/8/2012 ile 14/8/2012 tarihleri arasında bekletilmesinin nedenine ilişkin açıklama yapılmadığından" 30/6/2015 tarihli ara kararı ile ek rapor talep etmiştir.

24. Bilirkişi heyeti tarafından sunulan 29/7/2015 tarihli ek raporda, başvurucunun 10/8/2012 ile 14/8/2012 tarihleri arasında bekletilmesine ilişkin olarak şu açıklama yapılmıştır:

"... gebenin hastaneye ilk yatışından itibaren uygun şeklide takibinin yapıldığı, bebeğin doğum için haftası dolmamış olduğundan erken membran rüptürüne karşı uygun antibiyotiğin başlanılarak takibe alındığı, NTS takiplerinde bulguların reaktif olduğundan haftasını tamamlayabilmek için uğraşıldığı, bu süreç içerisinde takibinin sürdürüldüğü, ultrason kontrollerinin yapıldığı, bebeğin akciğerlerinin gelişimi için steroid tedavisi başlandığı, gebeye kanı sulandırıcı ilaç tedavisine devam edildiği, kasılması olmadığından doğumun planlanarak sezaryen ile yapılmasına karar verildiği, doğum hazırlıkları yapılırken kendiliğinden hızlı bir şekilde doğumun başladığı, yan duruşta olan bebeğin makat gelişe döndüğü, makat geliş manevraları ile bebeğin çıkartılmaya çalışıldığı, manevralarla gerçekleşmeyince rahim ağzına kesi ve ardından yine manevra ile doğumun sağlanılmış olduğu ve bebeğin çıkartılmasından sonra gebenin ameliyathaneye alınarak mevcut kesilerinin dikildiği, acil doğum eylemi nedeniyle vücudunun bir bölümü çıkmış olan bebeğin bir an önce doğumunun gerçekleştirilmesi gerektiği, bu nedenle en yakın uygun yerde doğumun gerçekleştirilmiş olduğu ... "

25. Başvurucu her iki rapora da itiraz etmiştir. 22/10/2014 tarihli ilk rapora ilişkin itiraz dilekçesinde özetle hastanede 5 gün boyunca yeterli tıbbı izleme ve müdahaleden yoksun şekilde bekletildiği, özellikle transvers duruş şeklinde olan doğumların yüzde yüz sezeryanla yapılması gerektiği, aksi halde olumsuz sonuçlar doğurma oranının çok yüksek olduğu buna rağmen başvurucunun basit rutin kontrollerden geçirildiği, raporda konunun rutin kontrollerin yapıldığı belirtilerek geçiştirildiği, ayrıntılı bir açıklama yapılmadığı, doğumun sezeryanla yapılması için geç kalındığı , doğum suyu gelen hastanın hastanedeki 5. günde hasta odasında bebeğin doğum kanalına düşmesinin ve makata kadar çıkmasının izahı ile bu olay öncesine kadar olan süreçte idarece benimsenen bir doğum metodunun olup olmadığının izahının yapılmadığı, doğum suyunun gelmiş olmasının doğumun her an başlayabileceğinin işareti olduğunun herkes tarafından bilinen bir durum olduğu, doğumdan önceki gece başvurucunun ağır sancıları nedeniyle doktorlara başvurduğu ancak kendisine çeşitli ilaçlar verilerek ağrıların dindirildiği bu durumun da müvekkilin artık her an doğum yapabileceğinin açık işareti olduğu, bebeğin transvers duruştan makat duruşuna geçtiğinin hastane personelince fark edilmemiş olduğu bunun da başvurucunun tıbbi gerekliliklere uygun müşahade ve kontrol altında tutulmadığının göstergesi olduğu, riskli bir doğum yapacağı belli olan başvurucunun doğumunun gerekli tıbbı teçhizattan yoksun pansuman odasında yaptırılmış olmasının bebeğin yüzünde bulunan kesinin hayati tehlike taşıyıp taşımadığının, ölü doğup doğmadığının raporda belirtilmediği, solunum sıkıntısı yaşayan bir bebeğin bir de kendisine göre büyük sayılacak bir yara nedeniyle ne gibi bir sıkıntı yaşadığının, bu durumun ölüme sebep olup olmadığının tetkik edilmesi gerektiği, söz konusu yaranın ölüme sebep olup olmadığının belirlenmesi kadar nasıl oluştuğunun da açıklığa kavuşturulması gerektiği, gerçekten bebeğin doğumu için yapılan mauriceau-veit-smellie manevrası sırasında bu yaranın oluşup oluşmayacağının belirtilmediği" ifade edilmiştir. Başvurucu 29/7/2015 tarihli ek rapora da itiraz etmiş ve dilekçede bebeğin yan duruş pozisyonundan makat pozisyonuna geçmesinin doğumun başlaması anlamına gelip gelmediği, makat pozisyonuna geçen bebeğin ne kadarlık bir zaman dilimi içerisinde doğurtulması gerektiği, bebeğin yüzündeki yaralanmanın kolluma atılan kesiler sonucunda mı oluştuğu; yoksa hekimlerin iddia ettiği gibi doğum sırasında uygulanan mauriceau-veit-smellie manevrası sırasında mı oluştuğu, bu kesinin bizatihi hayati tehlike doğuracak mahiyette olup olmadığı, yine ölüm ile kesi arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığı hususlarında açıklama yapılmadığını ve yeni bir rapor alınması gerektiğini ifade etmiştir.

26. Mahkeme 18/11/2015 tarihli kararı ile maddi tazminat istemini reddetmiş, manevi tazminat istemini ise kısmen kabul etmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"... İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 125.maddesinin son fıkrası hükmüne göre idareler, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü bulunmaktadırlar.

İdarelerin yapmakla yükümlü oldukları görevlerin yerine getirilmesinde bir kusuru olması ve bu kusur neticesinde bir zararın doğması durumunda, idarece bu zararın tazmin edilmesi Anayasa hükmü gereğidir.

Kamu idareleri, yapmakla yükümlü bulundukları hizmetlerini gereği gibi ifa etmekle beraber bu hizmetin işleyişini sürekli kontrol etmek ve hizmetin yürütülmesi sırasında gerekli önlemleri almakla da yükümlüdürler. İdarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmeyerek bir zarara sebebiyet verilmiş olması halinin hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen zararları tazmin sorumluluğu yükleyeceği idare hukukunun yerleşmiş ilkelerindendir.

...

İdarelerin, yerine getirmekle yükümlü oldukları hizmetlerin ifası sırasında kusurlu fiil ya da eylemi nedeniyle üçüncü şahısların zarara uğraması, zararın da hizmetin ya da eylemin doğal sonucu olması durumunda tazmin yükümlülüğü doğacaktır. Sağlık gibi son derece hayati önem arzeden kamu hizmetinin taleplere cevap verecek şekilde teknik, fiziki ve personel açıdan gerekli donanıma sahip olması zorunludur. Bu hususlar hizmetin gereği gibi verimli ve düzenli bir şekilde yürütümü açısından önem ifade etmektedir.

...

...bilirkişi raporu taraflara tebliğ edilmiş, davacı tarafından yapılan itiraza itibar edilmeyerek rapor hükme esas alınabilecek nitelikte bulunmuştur.

Bir hastalık ya da rahatsızlık nedeniyle başvurulan sağlık kuruluşunca hastalığın veya rahatsızlığın tedavisi için tıbbi kurallar içerisinde yapılması gereken her türlü müdahale ve etkinin uygulanması zorunludur. Uzmanlık alanı insan sağlığı, vücut bütünlüğü olan sağlık personeli, görevini yerine getirirken son derece dikkatli ve özenli davranmakla yükümlüdür. Zira bu yükümlülüğe riayet edilmemesi daha sonradan giderilmesi mümkün olmayan zararlara yol açacaktır. Bu kapsamda, çocuğun sağlıklı bir şekilde doğumu için tıbbi kurallara uyulması, gerekli tedbirin alınması, özenin gösterilmesi gereklidir. Doğum esnasında gösterilecek küçük bir kayıtsızlık kişinin ömür boyu sakat kalmasına veya vefat etmesine sebebiyet verebilecektir. Dolayısıyla idarenin tazmin yükümlülüğünden söz edebilmek için ilgilide meydana gelen hastalık ya da rahatsızlığın kendisine uygulanan hatalı tetkik ya da tedaviden kaynaklanması gerekmektedir. Şayet zarar yapılan tedavi ya da muayene dışında başka bir sebepten doğmuşsa idarenin tazminat ödeme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Zira zarar idarenin eyleminden (tektik, tedavi) doğmamaktadır.

Uyuşmazlıkta, annenin doğum öncesi ve sonrasında yapılan tedavi ve tetkiklerde herhangi bir hata olmadığı, uygulamaların bilimsel ve tıbbi kurallara uygun olduğu Adli Tıp Kurumu raporunda ortaya konulduğu görülmektedir.

Davanın, manevi tazminata ilişkin kısmına gelince;

Manevi tazminat, Patrimuanda meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı olmayıp, manevi tatmin aracıdır. Başka türlü giderin yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı, manevi tazminatın parasal olarak benimsenmesini zorunlu hale getirmektedir. Olayın gelişimi ve sonucu, ilgilinin durumu itibariyle uğradığı manevi zarara karşılık takdir edilecek manevi tazminatın belirlenmesinde manevi tatmin aracı olması idarenin olaydaki kusurunun niteliği, ağırlığı, idarenin eylemi nedeniyle kişinin manevi değerlerinde bir eksilme olması, olayın üzerinde bırakacağı üzüntü, acı ve sarsıntının etkisi gibi hususlar göz önüne alınacaktır.

Her ne kadar bilirkişi raporunda annenin doğum öncesi ve sonrasında yapılan tedavi ve tetkiklerinde hata olmadığı belirtilmiş ise de; tüm dosya kapsamından ve bilirkişi raporundan davacı annenin hastaneye gelişi, doğum ve doğum sonrası yaşadığı travmaların Devletin vatandaşına sağlaması gereken sağlık hizmetlerinin kusurlu veya kusursuz sorumluluk ilkesi aranmaksızın doğrudan 1982 Anayasası´nın 2. Maddesinde öngörülen Sosyal Devlet olma ilkesi kapsamında toplumla paylaşılması gerektiği sonucuna varılmakla anne ve baba için ayrı ayrı 25.000,00-TL manevi tazminatında yasal faiziyle birlikte ödenmesi gerekli görülmüştür."

27. Hüküm başvurucu tarafından temyiz edilmiştir. Danıştay Onbeşinci Dairesi hükmü redde ilişkin kısımlar yönünden onamış, kabule ilişkin kısım yönünden ise gerekçeyi değiştirmek suretiyle onama kararı vermiştir. 29/9/2016 tarihli kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Manevi tazminat, idari eylem veya işlem nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa karşılamaya yönelik bir manevi tatmin aracıdır.

Manevi tazminat, evrensel hukukta eski kalıplarından çıkarılarak caydırıcılık unsuru da ön plana alınmaktadır. Gelişen hukuktaki bu yaklaşım, kişilerin bedenine ve ruhuna karşı yöneltilen haksız eylemlerde, tatmin olma duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranlarda manevi tazminat takdir edilmesi gereğini de ortaya koymakta ve vücut bütünlüğü yanında ruh sağlığını da içeren kişi haklarının önemini vurgulamaktadır.

Manevi tazmin ile amaçlanan sadece bir nebze olsun rahatlama duygusu vermek değil, hizmet kusuruyla zarar veren idareyi, gerekli dikkat ve özeni gösterme konusunda etkili biçimde uyarmaktır.

Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın, zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ise de, tam yargı davalarının niteliği gereği takdir edilecek miktarın aynı zamanda idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak bir miktarda olması gerekmektedir.

....

Olayda, Yeliz Acar'ın 10/08/2012 tarihinde 33 hafta 5 günlük prematüre, transvers (yan) duruş, kötü obstetrik öyküsü (12 haftanın altında iki gebelik kaybı ve bir dış gebelik öyküsü) ve erken membran rüptürü (37. gebelik haftasından önce doğum eylemine girmeden bebeğin sularının gelmesi ve gebelik kesesi bütünlüğünün bozulması) olan gebe olarak davalı idare hastanesine yatırıldığının anlaşıldığı, hastanedeki takip ve tedavisinin tıp kurallarına uygun olduğu Adli Tıp Kurumu raporunda belirtilmiş ise de, olay tarihi olan 14/08/2012 tarihinde saat 01:30'da hastanın rahim kasılması hissettiğini ilgililere bildirmesi üzerine yapılan muayenesinde doğum eyleminde olmadığının belirlendiği, sabah 08:00'de şikayetinin olmadığını bildirdiği, sezaryen için hazırlıklara başlandığı, saat 11:05'te sezaryen katındaki odasında doğumunun başladığı sezaryen servis hemşireleri tarafından haber verildiği, kordonun sarktığı söylenildiği, saat 11:20'de hastanın ağrısının olduğunu tarif etmesi üzerine muayene için odasına gidildiği, kordonun vagenden sarktığı, bebeğin ayaklarının vagen çıkımında olduğunun görülmesi üzerine ilgili doktorlara haber verildiği, müdahale imkanına sahip en yakın yer olan servis muayene odasına alınarak doğum eyleminin gerçekleştirildiği ve akabinde bebeğin vefat ettiği anlaşılmakta olup, sancılı ve sorunlu bir gebelik yaşayan davacının 14/08/2012 tarihinde sezaryen ile doğum kararı alınmasına rağmen 14/08/2012 tarihinde saat 11:00 civarında yapılan muayenesinde bebeğin kordon ve ayaklarının çıktığının görülmesi ve akabinde doğum eylemini gerçekleştirmek üzere en yakın yer olan servis odasına alınması ve davacıların bu süreçte yaşadığı travma bir arada değerlendirildiğinde, bu durumun davacılarda, gebelik takibinin gerektiği gibi yürütülmediği yönünde şüphe, endişe ve üzüntüye yol açtığı görüldüğünden, davacıların manevi zararının karşılanması gerekmektedir.

Bu nedenle, idare mahkemesi kararının manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne ilişkin kısmı sonucu itibariyle yerinde görülmüştür."

28. Başvurucunun karar düzeltme istemi 24/10/2017 tarihinde Danıştay Onbeşinci Dairesi tarafından reddedilmiştir.

29. Başvurucu nihai hükmü 29/11/2017 tarihinde tebellüğ etmesinin ardından 28/12/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

30. Konu hakkında ilgili hukuk için bkz. Saadet Ergün ve diğerleri, B. No: 2013/4194, 14/10/2015, §§ 24-30; Ali Abidin Saruhanoğlu ve diğerleri, B. No: 2014/15478, 6/12/2017, §§ 39-42.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

31. Mahkemenin 14/9/2021 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

32. Başvurucu; sağlık hizmetinin sunumunda sağlık görevlileri tarafından gereken özenin gösterilmemesi nedeniyle ölüm olayının meydana geldiğini, sezaryen ameliyatının yapılması için geç kalındığını, ağrı şikâyetlerine ve doğum belirtilerine karşın bebeğin yarısı dışarı çıktıktan sonra müdahalede bulunulduğunu, doğum işleminde yapılan hataya bağlı olarak bebeğin yüzünde ciddi bir yara oluştuğunu, riskli doğum olmasına karşın gereken özenin gösterilmediğini, basit rutin tetkikler ile sürecin geçiştirildiğini, uygun olmayan odada doğumun yapıldığını, tüm bu hususlara karşın Mahkemece idarenin kusuru bulunmadığı sonucuna varıldığını belirterek adil yargılanma ve yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

B. Değerlendirme

33. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

 “Herkes, yaşama ... hakkına sahiptir.”

34. Anayasa’nın "Devletin temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

 “Devletin temel amaç ve görevleri, …Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, bebeğinin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan tıbbi süreç hakkında şikâyette bulunduğundan başvuru yaşam hakkı kapsamında incelenmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

36. Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin mağdur olan yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 41). Başvurucu, başvuruya konu olan süreçte hayatını kaybeden bebeğin annesidir. Bu nedenle başvuruda başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik bulunmamaktadır.

37. Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Genel İlkeler

38. Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı, Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete pozitif ve negatif ödevler yükler (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 50).

39. Devletin negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğünün yanı sıra pozitif bir yükümlülük olarak yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, §§ 50, 51).

40. Söz konusu pozitif yükümlülük, sağlık alanında yürütülen faaliyetleri de kapsamaktadır. Devlet -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini hastaların yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Nail Artuç, B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 35).

41. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi devlete, elindeki tüm imkânları kullanarak bu konuda ortaya konulmuş yasal ve idari çerçevenin yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük -kamusal olsun veya olmasın- yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyeti kapsamaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 52).

42. Ancak ihmal nedeniyle meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin soruşturma yükümlülüğü açısından farklı bir yaklaşım benimsenebilir. Bu kapsamda yaşam hakkının ihlaline kasten sebebiyet verilmediği durumlarda etkili bir yargısal sistem kurma yönündeki pozitif yükümlülük mağdurlara hukuki, idari hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olması ile yerine getirilmiş sayılabilir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 59).

43. Bu yaklaşım tıbbi hata sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olayları için de geçerlidir. Diğer taraftan bu şekildeki bir kabul, bu tür olaylarda yürütülen ceza soruşturmalarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmeyeceği anlamına da gelmemektedir. Ancak ilke olarak tıbbi hatalara ilişkin şikâyetler konusunda temel başvuru yolu, hukuki sorumluluğu tespit adına takip edilecek olan hukuk veya idari tazminat davası yoludur (Zeki Kartal, B. No: 2013/2803, 21/1/2016, § 78; Nail Artuç, § 38).

44. Mağdurların kendi inisiyatifleri ile başvurabilecekleri tazminat yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolların uygulamada da etkili olması gerekir. Bir başvuru yolunun ancak hak ihlalini önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilmesi, bunun için uygun bir giderim sunabilmesi hâlinde etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan, § 26; Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, § 39).

45. Yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkı kapsamında yürütülecek olan ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarının da makul derecede ivedilik ve özen şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda, Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp yapmadıklarının ya da ne ölçüde yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerekir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda gösterilecek hassasiyet, yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya çıkabilecek benzer yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, § 110; Filiz Aka, § 33). Bununla birlikte derece mahkemelerinin özen yükümlülüğü, yaşam hakkı ile ilgili her davada mutlaka mağdurlar lehine bir sonuca varılmasını garanti altına almamaktadır (Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş, B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73).

46. Diğer taraftan belirtmek gerekir ki olayların oluşumuna ilişkin delillerin değerlendirilmesi öncelikle idari ve yargısal makamların ödevidir. Aynı şekilde başvuru dosyasında bulunan tıbbi bilgi ve belgelerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında fikir yürütmek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir (Mehmet Çolakoğlu, B. No: 2014/15355, 21/2/2018, § 47). Bununla beraber derece mahkemelerinin gerekçeleri ayrıntılı olarak ortaya konulmalı; ulaşılan sonuçlar yeterli açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi somut, nesnel verilere dayandırılmalıdır. Bu bağlamda yükümlülüklerinin somut olayda yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir şekilde değerlendirilmesi için ilgili anayasal kurallar bağlamında derece mahkemelerinin kendilerine tanınmış takdir yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin denetlenmesi gerekir. Dolayısıyla müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığı incelenmelidir(Murat Atılgan, B. No: 2013/9047, 7/5/2015, §§ 44, 45).

b. İlkelerin Olaya Uygulanması

47. Yargısal süreçte başvurucunun bebeğinin ölümü ile sonuçlanan doğum sürecine ilişkin olarak idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının saptanabilmesi amacıyla Adli Tıp Kurumundan rapor talep edilmiştir. Adli Tıp Kurumu tarafından sunulan raporda; tedavi sürecinde yer alan doktorların beyanları, tedavi sürecini gerçekleştiren hastaneye ait tıbbi belgeler, otopsi raporu aktarılarak takibe ve doğum işlemine ilişkin sürecin anlatımı suretiyle başvurucunun muayenesinde, takibinde ve doğumunda görev alan doktorlara, yardımcı sağlık personeline ve idareye kusur atfedilemeyeceği ifade edilmiştir. Ek raporda da antibiyotik verilmesi, haftanın tamamlanması ve bebeğin akciğer gelişimi için başvurucunun sezaryen ameliyatının bekletildiği ifade edilmiştir (bkz. §§ 22, 24). Diğer taraftan Adli Tıp Kurumundan bebeğin ölüm nedeninin bildirilmesi istenmiş ise de Adli Tıp Kurumu ölüm nedenine ilişkin bir saptama içermeyen 30/11/2012 tarihi otopsi raporu dışında bir bilgi/belge bulunmadığını bildirmiştir (bkz. § 21).

48. Bilirkişi raporunda yer alan beyanlardan da açıkça anlaşıldığı üzere doğum sürecinde yer alan hekimler bebeğin yüzünde yer alan yaranın doğum esnasında anneye uygulanan kesi işleminden (bıçak ya da neşter teması olmadığını) ileri gelmediğini belirtmiş, bu yarayı yırtık olarak nitelemiştir. Ancak ilgili tıbbi belgelerde bebeğin yüzündeki bu yaranın derin bir kesi izi olduğu (bkz. § 15) ifade edilmiştir. Bununla beraber bilirkişi raporunda söz konusu yaranın/yırtığın ya da kesinin neden oluştuğuna, neyin (bıçağın, neşterin ya da başka bir dokunun) buna sebep olmuş olabileceğine ve yaranın ölüm olayı üzerinde etkisi olup olmadığına dair hiçbir belirleme yoktur.

49. Yargılama sürecinde 30/11/2012 tarihli otopsi raporundan da faydalanılmıştır. Söz konusu rapor bebeğin vücuduna, iç organlarına dair (sıyrık, yara, iz, kanama vb.) ayrıntılı belirlemeler içermekle beraber ölüm nedenine dair bir tespit ihtiva etmemektedir. Rapor, Adli Tıp Kurumu Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulundan görüş alınmasını önererek sonuca bağlanmıştır (bkz. § 18). Ancak, yargılama öncesi süreçte Adli Tıp Kurumunca otopsiye dair düzenlenmiş başkaca bir rapor yoktur (bkz. § 21). Yargılamaya esas olan bilirkişi raporlarında da bebeğin ölüm nedeni, mevcut kesi izine açıklık getirilerek/kesinin etkisi ele alınarak net bir biçimde saptanmış değildir. Sürece ilişkin bilgi/belge ve kayıtlara göre bebeğin solunum ve dolaşım yetmezliğine bağlı olarak öldüğü açık ise de bu duruma neyin (kesinin mi?) neden olduğu, bebeğin doğum esnasında meydana gelen travmadan mı (otopsi raporunda boyun bölgesindeki kanamadan söz ediliyor bkz. § 18), yüzündeki kesiden dolayı mı veya başkaca herhangi bir nedene bağlı olarak mı solunum ve dolaşım sıkıntısı yaşadığı belirsizdir. Herhangi bir tıbbi yardım/müdahale olmadan vücudunun yarısı dışarı çıkan ve bu aşamadan sonra doğum işlemine alınan bebeğin ölüm nedeninin saptanması, kusur söz konusu ise sorumlu olanların belirlenmesi için açık bir gerekliliktir. Zira ölüm nedeninin açıkça belirlenmesi ölümün doğumun planlanmasından/zamanlamasından, doğum esnasında yapılan bir eylemden ya da başkaca bir nedenden ileri geldiğinin (kusurun var olup olmadığının) anlaşılmasını mümkün kılabilecektir.

50. Süreçte yer alan tıbbi belgelerden başvurucunun olumsuz obstetrik öyküsünün (birden fazla düşük) hastanenin bilgisi dâhilinde olduğu, başvurucunun doğum suyu gelmiş hâlde, ağrı şikâyetleriyle ve bir anomali olarak not edilen transvers geliş durumunda (bkz. § 9) hastaneye başvurduğu görülmektedir. Tüm bu hususlara karşın hastaneye yatış işleminin yapılmasından dört gün sonra bebeğin vücudunun yarısının dışarı çıkmış hâle gelinceye değin doğum/sezaryen işleminin neden yapılmadığına, doğumun başlamış olduğunun neden tespit edilemediğine ve bu koşullara sahip bir hastanın takibinde bebeğin vücudunun yarısı dışarı çıkıncaya kadar neden geç kalındığına dair doyurucu bir açıklama -başvurucu tarafından da dile getirilmesine karşın- yargısal süreç boyunca yapılmamıştır. Her ne kadar ek raporda antibiyotik verilmesi, haftanın tamamlanması ve bebeğin akciğer gelişimi için başvurucunun sezaryen ameliyatının bekletildiği ifade edilmiş ise de bu durum aktarılan koşullara sahip başvurucunun takibindeki gecikmeyi, doğumun başlamasına ve hatta bebeğin vücudunun yarısı dışarı çıkacak hale gelene değin müdahale yapılmaması, müdahalede yaşanan bu ölçekteki bir gecikmeyi açıklamadığı görülmektedir.

51. Tüm bu aktarılan tespitler ışığında bebeğin vefatı ile sonuçlanan söz konusu sürece ilişkin olarak devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükleri bağlamında hukuki sorumluluğun ortaya çıkarılması adına Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapılmadığı ve sonuç olarak devlete ait pozitif yükümlülüklerin (usul yükümlülüğünün) gereği gibi yerine getirilmediği, yaşam hakkının bu yönüyle ihlal edildiği kanaatine ulaşılmıştır.

52. Diğer taraftan genel ilkeler kısmında aktarıldığı üzere ilke olarak tıbbi hatalara ilişkin şikâyetler konusunda temel başvuru yolu, hukuki sorumluluğu tespit adına takip edilecek olan tazminat davasıdır. Tazminat yolunun sadece hukuken mevcut bulunmasının yeterli olmadığı bu yolun uygulamada da etkili olması gerektiği açıktır. Etkililikten söz edebilmek için ise tazminat yolunun hak ihlalini önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini tespit edip uygun bir giderim sunabilmesi gerekmektedir.

53. Bu bağlamda tıbbi hata kaynaklı yaşam hakkı ihlalleri ile ortaya çıkan mağduriyetin giderildiğinden söz edilebilmesi için tazminat davasını karara bağlayan yargı mercilerinin öncelikle yaşam hakkı ihlalini açıkça ortaya koyması/hukuki sorumluluğu tespit etmesi ve bu durumu etkili bir giderim ile karara bağlaması gerekir. Bir başka deyişle salt giderimin (tazminata hükmedilmesi) varlığı, ihlalin tespit edilmemesi hâlinde yaşam hakkına ilişkin ihlalin/mağduriyetin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmeyecektir. Somut olayda yargı mercileri tarafından tazminata hükmedilmiş olmakla birlikte tazminata hükmeden kararların gerekçesinde hukuki sorumluluğun (kusurun/ihmalin) tespitine ilişkin bir belirleme bulunmamaktadır. Ayrıca tazminat hükmü kusursuz sorumluluk esaslarına da dayanmamaktadır. Nihai tazminat hükmü başvurucunun "gebelik takibinin gerektiği gibi yürütülmediği yönünde şüphe, endişe ve üzüntü duymuş olması" gerekçesine dayandırılmış, manevi zararın oluşmasına neden olan duruma dair herhangi bir hukuki sorumluluk belirlemesi, bir başka ifadeyle yaşam hakkına ilişkin bir ihlal tespiti yapılmamıştır. Sonuç olarak bu hâliyle tazminat hükmünün yaşam hakkına dair ihlali ortadan kaldırdığından, mağduriyeti giderdiğinden söz edilemez.

54. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkına ilişkin pozitif yükümlülükler bağlamında usul yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

55. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

 “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

 (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

56. Başvurucu, ihlalin tespiti ve maddi, manevi tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

57. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

58. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

59. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak, ihlali ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde, usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar kendisine ulaşan mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir (Mehmet Doğan, §§ 58, 59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66, 67).

60. İncelenen başvuruda İstanbul 8. İdare Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucu yaşam hakkının pozitif yükümlülükler kapsamındaki usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla somut başvuruda ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

61. Bu durumda yaşam hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan farklı ve bireysel başvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce yapılması gereken iş, öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılmasından ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

62. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

63. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50 TL harç ve 3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.857,50 TLyargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE Kadir ÖZKAYA'nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA ,

C. Kararın bir örneğinin yaşam hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 8. İdare Mahkemesine (E.2013/881, K.2015/2411) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,

E. 257,50 TL harç ve 3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.857,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Danıştay Onbeşinci Dairesine (E.2016/3335, K.2016/4715) GÖNDERİLMESİNE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 14/9/2021 tarihinde karar verildi.

 

 

 

KARŞI OY

Mahkememiz çoğunluğunca, tıbbi hata sonucu doğumun ardından bebeğin kaybedilmesi nedeniyle açılan tazminat davasında etkin araştırma yapılmaması, olaylardaki kusurun tespit edilmemesi ve yeterli miktarda tazminata hükmedilmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiası ile yapılan başvuruda Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkına ilişkin pozitif yükümlülükler bağlamında usul yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Aşağıda açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne dayalı ihlal kararına iştirak edilmemiştir.

Olayda, 60.000 TL maddi, 150.000 TL manevi tazminat istemli olarak açılan tazminat davasını inceleyen idare Mahkemesi, doğum sürecinde ve bebeğin vefat etmesinde herhangi bir hizmet kusuru bulunup bulunmadığının anlaşılması adına Adli Tıp Kurumuna bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.

Bilirkişi heyetinde, adli tıp, tıbbi patoloji, dahiliye, anesteziyoloji ve reanimasyon, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum ile genel cerrahi alanında uzman olan doktorlar yer almıştır.

Söz konusu heyet tarafından düzenlenen 22/10/2014 tarihli raporda, “… otopsi iç muayenede … tarif edildiği dikkate alındığında, … bebeğin ölümünün erken membran rüptürüne bağlı prematürite, makat gelişe bağlı zor doğum ve gelişen komplikasyonları sonucu meydana gelmiş olduğu; … gebenin muayenesinde, takibinde ve doğumunda görevalan doktorlara, yardımcı sağlık personeline ve idareye kusur atfedilemeyeceği … mütalaa olunur.” sonucuna varılmıştır.

İdare Mahkemesince, söz konusu raporda, başvurucunun 10.08.2012 – 14.08.2012 tarihleri arasında bekletilmesinin nedenine ilişkin açıklama yapılmadığından bahisle konuya ilişkin ek rapor istenmiştir. Ek raporda, "... gebenin hastaneye ilk yatışından itibaren uygun şeklide takibinin yapıldığı, bebeğin doğum için haftası dolmamış olduğundan erken membran rüptürüne karşı uygun antibiyotiğin başlanılarak takibe alındığı, NTS takiplerinde bulguların reaktif olduğundan haftasını tamamlayabilmek için uğraşıldığı, bu süreç içerisinde takibinin sürdürüldüğü, ultrason kontrollerinin yapıldığı, bebeğin akciğerlerinin gelişimi için steroid tedavisi başlandığı, gebeye kanı sulandırıcı ilaç tedavisine devam edildiği, kasılması olmadığından doğumun planlanarak sezaryen ile yapılmasına karar verildiği, doğum hazırlıkları yapılırken kendiliğinden hızlı bir şekilde doğumun başladığı, yan duruşta olan bebeğin makat gelişe döndüğü, makat geliş manevraları ile bebeğin çıkartılmaya çalışıldığı, manevralarla gerçekleşmeyince rahim ağzına kesi ve ardından yine manevra ile doğumun sağlanılmış olduğu ve bebeğin çıkartılmasından sonra gebenin ameliyathaneye alınarak mevcut kesilerinin dikildiği, acil doğum eylemi nedeniyle vücudunun bir bölümü çıkmış olan bebeğin bir an önce doğumunun gerçekleştirilmesi gerektiği, bu nedenle en yakın uygun yerde doğumun gerçekleştirilmiş olduğu ... " belirtilmiştir.

İdare Mahkemesince bilirkişi raporu taraflara tebliğ edilmiş, davacı tarafından yapılan itiraza itibar edilmeyerek rapor hükme esas alınabilecek nitelikte bulunmuş; olayda, doğum öncesi ve sonrasında yapılan tedavi ve tetkiklerde herhangi bir hata olmadığı, uygulamaların bilimsel ve tıbbi kurallara uygun olduğu sonucuna varılmış; buna rağmen, davacı annenin hastaneye gelişinden itibaren, doğum ve doğum sonrası yaşadığı travmaların, Devletin vatandaşına sağlaması gereken sağlık hizmetlerinin kusurlu veya kusursuz sorumluluk ilkesi aranmaksızın doğrudan Anayasası´nın 2. maddesinde öngörülen Sosyal Devlet olma ilkesi kapsamında toplumla paylaşılması gerektiği sonucuna varılarak anne ve baba için ayrı ayrı 25.000,00-TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. (Kararda, maddi tazminat talebi tamamen, manevi tazminat talebi ise kısmen reddedilmiştir.)

Kararın temyizi üzerine, Danıştay Onbeşinci Dairesi tarafından redde ilişkin kısımlar onamış, kabule ilişkin kısım ise gerekçe eklenerek onamıştır. Eklenen gerekçede açıkça bir kusurdan söz edilmemiş, genel anlamda ve özetle, sadece, sancılı ve sorunlu bir gebelik yaşayan davacının doğum sürecinde gelişen olaylara bağlı olarak, yaşadığı travmanın da etkisiyle gebelik takibinin gerektiği gibi yürütülmediği yönünde şüphe, endişe ve üzüntü yaşadığının anlaşıldığı, bunun da davacının manevi zararının karşılanması gereğini ortaya çıkardığı gibi hususlara yer verilmiştir.

Öte yandan somut olayda, Bebeğin yüzündeki/dudağındaki yaranın/kesinin ölüm olayı üzerinde etkisi olup olmadığına dair hiçbir belirleme yapılmadığı hususu eleştiri konusu yapılabilir ise de, Adli Tıp Kurumu raporunda, bebeğin ölüm nedenine ilişkin olarak 30/11/2012 tarihli otopsi raporuna atıf yapıldığından, bebeğin vücuduna ve iç organlarına dair (sıyrık, yara, iz, kanama vb.) ayrıntılı belirlemeler içeren söz konusu raporda da bebeğin ölüm nedeni olarak “ … erken membran rüptürüne bağlı prematürite, makat gelişe bağlı zor doğum ve gelişen komplikasyonlar…” gösterildiğinden, bebeğin yüzündeki/dudağındaki yaranın/kesinin ölüm olayı üzerindeki etkisinin araştırılmamasının bir eksiklik olarak görülmesi zor gözükmektedir.

Ayrıca, adli tıp, tıbbi patoloji, dahiliye, anesteziyoloji ve reanimasyon, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum ile genel cerrahi alanında uzman olan doktorlardan oluşan bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen anılan raporda “ … gebenin muayenesinde, takibinde ve doğumunda görevalan doktorlara, yardımcı sağlık personeline ve idareye kusur atfedilemeyeceği …” belirtilmiştir. Bununla birlikte başvurucuya bir miktar manevi tazminat ödenmesi gerektiğini tespit eden gerek İdare Mahkemesince, gerekse Danıştay Dairesince tazminatın gerekçesi olarak kusur tespitinde bulunulmamıştır.

Açıklanan durumlar ile çoğunluk görüşünde eleştiri konusu yapılan hususları birlikte değerlendirdiğimde somut olayda Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkına ilişkin herhangi bir ihlalin bulunmadığı sonucuna ulaşmaktayım

Belirtilen nedenle çoğunluk görüşüne dayalı ihlal kararına katılmıyorum

 

 

 

 

Başkan

 Kadir ÖZKAYA

 

 

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Kararı Veren Birim İkinci Bölüm
Karar Türü (Başvuru Sonucu) Esas (İhlal)
Künye
(Yeliz Acar, B. No: 2018/161, 14/9/2021, § …)
   
Başvuru Adı YELİZ ACAR
Başvuru No 2018/161
Başvuru Tarihi 28/12/2017
Karar Tarihi 14/9/2021

II. BAŞVURU KONUSU


Başvuru, doğumun ardından tıbbi hata sonucu bebeğin kaybedilmesi nedeniyle açılan tazminat davasında etkin araştırma yapılmaması, kusurun tespit edilmemesi ve yeterli miktarda tazminata hükmedilmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

III. İNCELEME SONUÇLARI


Hak Müdahale İddiası Sonuç Giderim
Yaşam hakkı Tıbbi ihmal sonucu ölüm, ağır yaralanma İhlal Yeniden yargılama

IV. İLGİLİ HUKUK



Mevzuat Türü Mevzuat Tarihi/Numarası - İsmi Madde Numarası
Kanun 2577 İdari Yargılama Usulü Kanunu 13
6098 Türk Borçlar Kanunu 49
74
3359 Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu 1
  • pdf
  • udf
  • word
  • yazdir
T.C. Anayasa Mahkemesi