|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
|
|
ANAYASA MAHKEMESİ
|
|
|
|
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
MENŞURE İŞLER BAŞVURUSU
|
|
(Başvuru Numarası: 2020/23865)
|
|
|
|
Karar Tarihi: 4/3/2026
|
|
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
Başkan y.
|
:
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
Üyeler
|
:
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
|
|
Muhterem İNCE
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
Raportör
|
:
|
Kamber Ozan TUTAL
|
|
Başvurucu
|
:
|
Menşure İŞLER
|
|
Vekili
|
:
|
Av. Tamer SELÇUK
|
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru; tapu sicil müdürlüğünün ihtiyati tedbir şerhini işlememesi sonrasında aile konutu olarak kullanılan taşınmazın satılması nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 14/7/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:
5. Başvurucu 1973 doğumlu olup Aydın'ın Buharkent ilçesinde ikamet etmektedir.
6. Bir kredi sözleşmesi kapsamında başvurucunun eşi M.İ. 19/2/2007 tarihinde H.Bankası (Banka) lehine maliki olduğu taşınmaz üzerinde ipotek tesis etmiştir. Banka 1/8/2012 tarihinde borçlu şirket ve ipotek veren M.İ. aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlatmıştır.
7. Başvurucu 20/2/2013 tarihinde aile konutu olan bağımsız bölüm üzerinde ipotek tesis edilirken muvafakati alınmadığını belirterek taşınmaza 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 194. maddesi uyarınca aile şerhi konulması ve Banka lehine tesis edilen ipoteğin kaldırılması için eşine ve Bankaya karşı dava açmıştır. Başvurucu, ayrıca 21/2/2013 tarihli ikinci arttırımda taşınmazın satışının engellenmesi için ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmiştir.
8. Nazilli Aile Mahkemesi (Mahkeme) davanın açıldığı aynı gün taşınmazın tapu kaydına üçüncü kişilere devrinin önlenmesi amacıyla teminatsız olarak ihtiyati tedbir şerhi konulmasına, buna ilişkin Buharkent Tapu Müdürlüğüne (Tapu Müdürlüğü) müzekkere yazılmasına, başvurucu vekiline elden takip yetkisi verilmesine karar vermiştir. Mahkeme aynı gün Tapu Müdürlüğüne hitaben ihtiyati tedbir şerhi konulmasına ilişkin müzekkere yazmıştır.
9. Nazilli 2. İcra Müdürlüğü 19/3/2013 tarihinde, ipoteğe konu bağımsız bölümün 28/2/2013 tarihinde 80.100 TL bedelle Bankaya ihale edildiğini, 7/3/2013 tarihinde ihalenin kesinleştiğini belirterek söz konusu taşınmazın tapu kaydı üzerindeki tüm sınırlamaların kaldırılıp Banka lehine tescil edilmesini Tapu Müdürlüğüne bildirmiştir.
10. Tapu Müdürlüğünün Mahkemeye gönderdiği 27/3/2013 tarihli yazıda; taşınmaza 21/2/2013 tarihinde ihtiyati tedbir şerhinin işlendiğini, Nazilli 2. İcra Müdürlüğünü 19/3/2013 tarihli satış müzekkeresi gereğince taşınmazın ihale alıcısı Banka adına cebrî satış yoluyla tescil edildiğini açıklamıştır.
11. Banka 16/4/2013 tarihinde başvurucu ile eşine taşınmazın boşaltılması isteğini içeren bir tahliye emri göndermiştir.
12. Başvurucu 9/4/2013 tarihinde önceki ihtiyati tedbir kararının Tapu Müdürlüğünce tapu kaydına işlenmediğinden dava konusu taşınmazın davalı Bankaya mülkiyetinin geçtiğini belirterek dava sonuna kadar taşınmazın üçüncü kişilere devrini engelleyecek şekilde yeni bir ihtiyati tedbir kararı verilmesini Mahkemeden talep etmiştir. Mahkeme, cebri icra satışı sonucunda taşınmazın mülkiyetinin davalı Bankaya geçtiğinden ihtiyati tedbir kararı verilmesine yasal imkân bulunmadığına temyiz yolu açık olmak üzere 22/4/2013 tarihinde karar vermiştir.
13. Başvurucu; yargılamanın son celsesindeki beyanında dava konusu taşınmazın mülkiyetinin cebri icra satışı sonucunda davalı Bankaya geçtiğini, açtığı davanın ipoteğin terkini ve taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulması iken bu aşamadan sonra tapu iptal ve tescili davasına dönüştüğünü, bu aşamada açıklayacağı başka bir husus olmadığını açıklamıştır.
14. Mahkeme 27/12/2013 tarihinde davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Kararda, taşınmazın mülkiyetinin ihalenin kesinleşmesi neticesinde davalı Bankaya geçtiğini belirterek aile konutu olarak kullanılıyor olsa dahi tapu kaydına aile konutu şerhi konulamayacağını ve ipotek tesisinin başvurucunun rızasına bağlı olmaktan çıktığını açıklamıştır. Mahkeme ayrıca yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına ve başvurucunun davalı Bankaya vekâlet ücreti ödemesine karar vermiştir.
15. Başvurucu 19/1/2015 tarihinde kararı temyiz etmiştir. Temyiz dilekçesinde; ihtiyati tedbir kararına ilişkin müzekkerenin Tapu Müdürlüğüne teslim edildiğini, söz konusu müzekkerenin yevmiye defterine işlendiğini ancak müzekkere gereğinin Tapu Müdürlüğünde görevli olan kişilerce yerine getirilmediğini ve bunun sonucunda da ihtilafa konu taşınmazın davalı Bankaya satıldığını belirtmiştir. Başvurucu, her ne kadar taşınmazın satılmış olması nedeniyle davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına ilişkin hüküm kurulmuşsa da taşınmazı cebri icra yoluyla yine davalı Bankanın satın aldığını ifade etmiştir. Buna bağlı olarak davada husumet ve taraf sıfatı yönünden bir değişiklik olmadığından davanın esasına girilerek hüküm kurulması gerektiğini ileri sürmüştür.
16. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (Yargıtay Dairesi) 25/6/2015 tarihinde davanın açıldığı tarih itibarıyla tarafların haklılık durumlarının değerlendirilmesi suretiyle yargılama giderlerine hükmedilmesi gerektiğini belirterek bu yönden kararı bozmuştur. Bunun dışında kalan temyiz itirazlarının ise reddi ile bozma kapsamı dışında kalan temyize konu kısmın onanmasına karar vermiştir.
17. Mahkeme 12/2/2019 tarihinde aile konutu şerhi konulması ve ipoteğin terkini yönünden önceki kararın onanıp kesinleştiğinden bu hususlar hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Mahkeme, aile konutu niteliğinde olan taşınmazda başvurucunun rızası dışında ipotek tesis edildiğinden başvurucunun başlangıçta davalılar aleyhine dava açmakta haklı olduğunu belirterek yargılama giderleri ve vekâlet ücretinden davalıları müştereken ve müteselsilen sorumlu tutmuştur.
18. Davalı Banka 12/3/2019 tarihinde başvurucunun kredi kullanan şirketin ortağı olduğunu ve ipoteğin rızası dışında tesis edildiği iddiasının yersiz olduğunu belirterek kararı temyiz etmiştir. Yargıtay Dairesi 18/9/2019 tarihinde davalının temyiz itirazlarını reddederek hükmü onamıştır.
19. Banka 1/10/2019 tarihinde davaya konu taşınmazı M. oğlu B.İ.ye satmıştır.
20. Yargıtay Dairesi 18/3/2020 tarihinde davalı Bankanın karar düzeltme istemini reddetmiştir.
21. Başvurucu, nihai hükmü 20/6/2020 tarihinde öğrenmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili Mevzuat
22. 4721 sayılı Kanun'un "Aile konutu" başlıklı 194. maddesi şöyledir:
"Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.
Rızayı sağlayamayan veya haklı bir sebep olmadan kendisine rıza verilmeyen eş, hâkimin müdahalesini isteyebilir.
Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki olmayan eş, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini tapu müdürlüğünden isteyebilir.
Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur."
23. 4721 sayılı Kanun'un "Aile konutu ve ev eşyası" başlıklı 240. maddesi şöyledir:
"Sağ kalan eş, eski yaşantısını devam ettirebilmesi için, ölen eşine ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir; mal rejimi sözleşmesiyle kabul edilen başka düzenlemeler saklıdır.
Sağ kalan eş, aynı koşullar altında ev eşyası üzerinde kendisine mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.
Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine, konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir.
Sağ kalan eş, miras bırakanın bir meslek veya sanat icra ettiği ve altsoyundan birinin aynı meslek veya sanatı icra etmesi için gerekli olan bölümlerde bu hakları kullanamaz. Tarımsal taşınmazlara ilişkin miras hukuku hükümleri saklıdır."
24. 4721 sayılı Kanun'un "İptal veya boşanma hâlinde" başlıklı 254. maddesi şöyledir:
"Evliliğin iptal veya boşanma kararıyla sona erdirilmesi hâlinde, ailenin ortak kullanımına özgülenmiş ve eşler arasında eşit olarak paylaşma konusu olan konutta kalmaya ve ev eşyasını kullanmaya hangisinin devam edeceği konusunda eşler anlaşabilirler. Konutta kalma hakkını elde eden eş, bu hakkın tapu kütüğüne şerh edilmesini isteyebilir.
Eşlerin aile konutunda kimin kalmaya ve ev eşyasını kimin kullanmaya devam edeceği konusunda anlaşamamaları hâlinde, hakkaniyet gerektiriyorsa hâkim, olayın özelliklerini, eşlerin ekonomik ve sosyal durumlarını ve varsa çocukların menfaatlerini göz önünde bulundurarak bu hakka hangisinin sahip olacağına iptal veya boşanma kararıyla birlikte re'sen karar verir; bu kararında kalma ve kullanma süresini belirleyerek tapu kütüğüne şerhi için tapu memurluğuna bildirir.
Hâkim aksine karar vermedikçe hak, belirlenen sürenin bitiminde kendiliğinden sona erer. Ancak, bu süre sona ermeden yararlanan tarafın durumunda değişiklik olması hâlinde, diğer taraf hâkimden, kararın gözden geçirilmesini isteyebilir.
Eşler konutta kira ile oturuyorlarsa hâkim, gerektiğinde konutta kiracı sıfatı taşımayan eşin kalmasına karar verebilir. Bu durumda, kiralayanın sözleşmeden doğan haklarını güvenceye almak için gerekli düzenleme yapılmasına iptal veya boşanma kararıyla birlikte re'sen karar verilir."
25. 4721 sayılı Kanun'un "Aile konutu ve ev eşyası" başlıklı 279. maddesi şöyledir:
"Eşlerin birlikte yaşadıkları konut veya ev eşyası ortaklık mallarına dahil ise, sağ kalan eş, payına mahsuben bunların mülkiyetinin kendisine verilmesini isteyebilir.
Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eş veya ölenin diğer yasal mirasçılarının istemiyle bunlar üzerinde mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınabilir.
Mal ortaklığı rejiminin ölüm dışındaki bir sebeple son bulması hâlinde, eşlerden her biri, üstün bir yararının varlığını ispat etmek suretiyle aynı istemleri ileri sürebilir."
26. 4721 sayılı Kanun'un "Aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesi" kenar başlıklı 652. maddesi şöyledir:
"Eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında ev eşyası veya eşlerin birlikte yaşadıkları konut varsa; sağ kalan eş, bunlar üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.
Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya mirasbırakanın diğer yasal mirasçılarından birinin istemi üzerine, mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınmasına da karar verilebilir.
Mirasbırakanın bir meslek veya sanat icra ettiği ve altsoyundan birinin aynı meslek ve sanatı icra etmesi için gerekli olan bölümlerde, sağ kalan eş bu hakları kullanamaz. Tarımsal taşınmazlara ilişkin miras hukuku hükümleri saklıdır."
2. Yargıtay İçtihadı
27. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15/4/2015 tarihli ve E.2013/2-56, K.2015/1201 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ipotek işleminin davacı ve ipotek veren davalı ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasına göre, bu hususun davacının ipotek işleminden haberdar olup bu işleme muvafakat ettiği anlamına gelip gelmediği noktasında toplanmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 194/1. maddesine göre, 'Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.'
Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak 'belirli olan' bir işlem için verilebilir.
TMK'nın 193. maddesi ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte TMK'nın 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü, 'aile birliğinin' korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.
Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunun ipotek edilmesi gibi tek başına bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir.
TMK'nın 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle sözkonusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin 'açık' olması gerekir (GÜMÜŞ, Mustafa Alper, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; Vedat Kitapçılık, İstanbul 2007, Birinci Basıdan İkinci Tıpkı Bası, 41-42 sh.).
Her ne kadar ipotek doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyorsa da, hak sahibi eşin kötü niyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin açık rızası şarttır.
Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, bu işlem sırasında davalı banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır.
Yukarıda açıklanan kurallar çerçevesinde ipotek işleminin, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasının da önemi bulunmamaktadır. Bu durumda, TMK'nın 194/1 maddesi eşin açık rızasını aradığından, yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır."
28. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21/10/2015 tarihli ve E.2014/2-2096, K.2015/2322 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki olmayan eş tarafından, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmemesi halinde, işlem tarafı iyiniyetli üçüncü kişinin 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1023. maddesi hükmünden yararlanacağı kabul edilmektedir (HGK. 24.04.2013, E. 2012/2-1567, K. 2013/579). Bu durum aile konutu olarak kullanılan taşınmazın tapu kaydında, konutun bu niteliğini gösteren şerh olmaması hali ile ilgilidir ve taşınmazın aile konutu olduğunu bilmeyen ya da bilemeyecek durumda olan üçüncü kişinin tapuya güven ilkesinden yararlanması asıldır. Tapuda aile konut şerhi olmasa da bunu bilebilecek durumda olan veya bilen kişinin iyi niyetinin bulunduğunun kabul edilmesi mümkün değildir.
Nitekim benzer ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 15.04.2015 gün ve 2013/2-2056 ve 2015/1201, 19.06.2015 gün ve 2015/2-528, 2015/1713 sayılı kararlarında da kabul edilmiştir.
Somut olay gelince, dava konusu taşınmazın tapu kaydında ipotek tesis edildiği tarihte aile konutu şerhi bulunmadığı açıktır. Ne var ki, davalı banka tarafından düzenlettirilen değerlendirme raporunda dava konusu taşınmazın vasfı ve kullanımının mesken olduğu tespit edilmiştir. Bu tespitlere rağmen aile konutu olan taşınmaz üzerinde davalı banka lehine ipotek tesis edilmiş, bu işlem sırasında davalı Banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır. Bu durumda, TMK'nın 194/1 maddesi eşin açık rızasını aradığından, yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır.
Hal böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir."
29. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11/2/2021 tarihli ve E.2018/2-511, K.2021/69 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“II. UYUŞMAZLIK
10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı eşin açık rızası alınmadan tesis edilen ipotek nedeniyle, davalılar arasında gerçekleşen icra takibi sonucunda, aile konutu olarak kullanılan dava konusu taşınmazın, ipotek alacaklısı davalı bankaya, alacağına mahsuben cebri ihale yolu ile intikal etmesi karşısında, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca tapu kaydının iptali ile davalı eş adına tesciline karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.
12. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 'Eşlerin hukuki işlemleri' başlıklı 193. maddesi 'Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir.' şeklindedir.
13. Aynı Kanun'un 194. maddesinin birinci fıkrasına göre 'Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz' hükmü düzenleme altına alınmıştır. Anılan maddenin gerekçesine göre aile konutu; eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı anılarla dolu bir alan olarak tanımlanmıştır.
14. TMK’nın 193. maddesi dikkate alındığında kural olarak eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle her türlü hukuki işlem yapma serbestîsi kabul edilmişken, aynı Kanun’un 194. maddesi ile bu kurala istisna getirilmiş ve aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması esası kabul edilmiştir. Bu düzenleme ile malik olmayan eşe, aile konutu ile ilgili tapu kütüğüne şerh verilmesini isteme hakkı tanınmış, eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü 'aile birliğinin' korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa dahi aile konutuna ilişkin olarak; eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutuyla ilgili kira sözleşmesini feshedemeyecek, aile konutunu devredemeyecek ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacaktır. Malik olmayan eşin izni için şekil şartı bulunmamakla birlikte, iznin açık olması gerekmektedir. Açık rızanın varlığını ispat yükü ise aile konutu ile ilgili tasarrufta bulunana aittir.
15. TMK’nın 194. maddesinde öngörülen sınırlandırma, taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulduğu için değil, konut aile konutu vasfı taşıdığı için getirilmiştir. Bu sebeple taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Nitekim aile konutu şerhi kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Aksi düşünce ile tasarruf yetkisine ilişkin sınırlamanın şerh ile başlayacağı kabul edilmiş olur. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da bu vasıf ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak 'belirli olan' bir işlem için verilebilir.
16. Eş söyleyişle aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde tek başına aile konutunu ayni bir hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2017 tarih, 2017/2-1604 E. ve 2017/967 K. sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
17. Mülkiyet hakkının kazanılması ve yolsuz tescil ile ilgili hukuki düzenlemelere gelince; TMK'nın 705. maddesine göre 'Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır' hükmü ile mülkiyet hakkının hangi durumlarda iktisap edileceği belirlenmiştir.
18. TMK’nın 'İyiniyetli üçüncü kişilere karşı' başlıklı 1023. maddesi ise; 'Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur' hükmüne haiz olup, bu düzenleme ile tapu kütüğüne güven ilkesine dayalı olarak yapılan iyi niyetli iktisap koruma altına alınmıştır. Düzenleme altına alınan hüküm ile tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkânsız olan kişinin iktisabının korunması amaçlanmıştır. Üçüncü şahıs, yolsuz tescil ile ilgisi bulunmayan, yolsuz işleme taraf olarak katılmamış olan kişidir. Üçüncü şahıs yolsuz kayda dayanarak ayni hak iktisap ederken, tescilin yolsuzluğunu bilmemeli ve bilebilecek durumda olmamalıdır (Kılıç, H., Son Değişikliklerle Gayrimenkul Davaları, Ankara 2007, 4. Baskı, 4. Cilt, s. 4416). Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Sözü edilen iyi niyet, aynı Kanun’un 3. maddesinde deyimini bulan sübjektif iyi niyettir. Madde uyarınca, üçüncü kişinin iyi niyetinin varlığı tek başına kazanımın korunması için yeterli olmayıp, yasadaki diğer koşulların da bulunması gerekmektedir. TMK'nın 1023. maddesinin uygulanabilmesi için 'kazananın üçüncü kişi olması', 'üçüncü kişinin sicildeki yolsuz bir tescile dayanmış olması', 'üçüncü kişinin bir aynî hak kazanmış olması', 'üçüncü kişinin aynî hakkı iyi niyetle kazanmış olması've 'üçüncü kişinin kazanımında tasarruf yetkisi dışında diğer geçerlilik unsurlarının mevcut olması' şartlarının varlığı aranır (Sirmen. A.L., Eşya Hukuku, Ankara 2017, s. 196-201). TMK'nın 1023. maddesinde korunan iyi niyet, sadece tasarruf yetkisinin bulunmamasının yarattığı eksikliği gidermektedir. Bu hâlde iyi niyet, tapudaki kaydın doğru olduğuna yöneliktir. İyi niyetli üçüncü kişinin kendi kazanımının korunması, aynî hak üzerinde tasarrufta bulunan kişinin bu konudaki yetkisizliği dışında, diğer bütün unsurlarının geçerli olmasına bağlıdır. Diğer bir anlatımla, üçüncü kişinin kazanımını sakatlayacak sebepler bulunmamalıdır. Üçüncü kişi adına yapılan tescil de yolsuz tescil niteliğinde ise aynî hakkın kazanılması, iyi niyet bulunsa bile mümkün olmayacaktır.
19. Öte yandan aynı Kanunun 'İyi niyetli olmayan üçüncü kişilere karşı' başlıklı 1024. maddesiyle de; 'Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz. Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur. Böyle bir tescil yüzünden aynî hakkı zedelenen kimse, tescilin yolsuz olduğunu iyi niyetli olmayan üçüncü kişilere karşı doğrudan doğruya ileri sürebilir' hükmü düzenleme altına alınmıştır. Madde ile yolsuz tescil tanımlanmış olup, yolsuz tescili bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişinin bu tescille aynî hak kazanamayacağına vurgu yapılmıştır.
20. Bilindiği üzere; tapu sicilinin tutulması prensiplerinden ilki tescil, ikincisi sicilin aleniliği (güvenilirliliği), üçüncüsü sicilin tutulması nedeniyle hazinenin kusursuz sorumluluğu ve sonuncusu ise sicilin, bir başka ifade ile tescilin, geçerli bir işleme dayalı olması yani sicilin illetten mücerret olmamasıdır.
21. Türk hukuk sisteminde tapu kayıtlarının oluşumunda 'illilik', diğer bir anlatımla 'hukuki sebebe bağlılık' prensibi esas alınmış olup, bu prensip uyarınca tescilin geçerli ve haklı bir sebebe dayanması zorunluluğu bulunmaktadır. Hukuki sebebe dayanmayan işlemler geçerli değildir. TMK’nın 1024. maddesi bu tescili yolsuz tescil olarak ifade eder.
22. Bu durumda; Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca malik olan eş tarafından diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması durumunda yapılan bu işlemin 'geçerli' kabul edilemeyeceği emredici hüküm gereğidir. Diğer eşin geçerli olmayan işlemin iptali için dava açabileceği kuşkusuzdur.
23. Diğer yandan taşınmazın aile konutu niteliği; gerek iradi temliklerle, gerekse cebri icra sonucu (ihale yoluyla) mülkiyetin bir başkası tarafından edinilmesiyle kaybedilmektedir. Ne var ki bu durum geçersiz olan işleme 'geçerlilik'kazandırmayacaktır. Başka bir ifade ile 'ölü işlem'diriltilemeyecektir. Aynı ilkelere Hukuk Genel Kurulu’nun 13.12.2017 tarihli ve 2017/2-2906 E., 2017/1723 K. ile 28.11.2019 tarihli ve 2019/2-318 E., 2019/1238 K. ile sayılı kararında da yer verilmiştir.
24. Öyleyse, 'geçersiz' bir işlemin icra takibine konu edilmesi ve buna bağlı olarak yapılan cebri ihale sonucu taşınmazın mülkiyetinin işlemin tarafı olan kişiye intikal etmesi hâlinde; ihale edilen kişinin işlemin geçersiz olduğunu bilmesi durumunda lehine oluşan tescilin de yolsuz olduğunu bilen veya bilmesi gereken durumunda olacağı da tartışmasızdır. Nitekim hukukî sebebe bağlı taşınmaz iktisabı ile tapu sicilinin doğru ve düzgün tutulması kamu düzeninden olup, bu işlevin yerine getirilmesi devletin aslî ve temel sorumluluğundadır. Yukarıda anlatılan TMK’nın 705, 1023 ve 1024 maddelerinin tamamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; gerek hak sahiplerinin gerekse üçüncü kişi alacaklıların korunması ve mahkeme hükmüyle sabit olan aynî hakkın muhafazası ile takip hukukunun amacının gerçekleşmesine hizmet ederken, aynı Kanun’un 2. maddesiyle 'Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.' şeklinde düzenleme altına alınan dürüst davranma kuralına aykırılık teşkil edilmeyeceğinden de şüphe duyulmamalıdır.
25. Yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya gelince; dava konusu taşınmazın satın alındığı tarihten itibaren aile konutu olarak kullanıldığı, davalılardan malik eşin dava dışı şirketin borçlarına karşılık dava konusu taşınmaz üzerinde diğer davalı banka yararına 02.10.2010 tarihinde ipotek tesis ettirdiği, işlem sırasında diğer eşin açık rızasının alınmadığı, sonrasında banka tarafından ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan icra takibi sonucunda dava konusu taşınmazın alacağına mahsuben davalı bankaya ihale edildiği ve ihalenin kesinleşerek tapuya tescil edildiği anlaşılmıştır. Bu noktada basiretli bir tacir gibi davranması gereken davalı bankanın iyi niyet savunmasının dinlenemeyeceği tartışmasızdır. Davalı bankanın, aile konutu niteliği taşıyan taşınmaz üzerinde malik olmayan eşin açık rızasını almayarak TMK’nın 194. maddesinde öngörülen emredici hükme aykırı şekilde kendi lehine ipotek tesis ederek ve sonrasında da işlem temeli geçersiz ipoteğe bağlı olarak yaptığı icra takibi sonucunda taşınmazın mülkiyetini alacağına mahsuben cebri ihaleyle kendi adına geçirmiş olması karşısında TMK’nın 1023. maddesinin korumasından yararlanamayacağı açıktır. Nitekim illilik prensibi gereğince asıl işlem olan ipotek baştan itibaren geçersiz olduğu için buna bağlı olarak banka adına cebri ihale sonucu yapılan tescil de yolsuz tescil niteliğinde olduğundan davalı koca tarafından açılan ihalenin feshi davasının reddedilmiş olmasının da sonuca bir etkisi olmayacaktır.
26. Bu itibarla, aile konutu niteliğinde olduğu hususunda duraksama bulunmayan taşınmaz için davacının açık rızası alınmadan, TMK’nın 194/1. maddesine aykırı olarak tesis edilen ipotek işleminin bağlayıcılığı bulunmadığından cebri icra sonucu davalı banka adına ihale edilen taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı eş Ş. adına tesciline karar verilmesi anılan maddenin amacına da uygundur.
27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, dava konusu taşınmazın yargılama aşamasında kesinleşen ihale ile banka adına tescil edildiği, 2004 sayılı İcra ve iflas Kanunu’nun 134. maddesi ile düzenleme altına alınan hükümlere göre İcra Mahkemelerinin ihalenin feshine ilişkin kararlarının maddi anlamda kesin hüküm teşkil edeceği, bu noktada kesinleşen ihalenin feshinin reddine ilişkin kararla mülkiyet aktarımının sağlanması nedeniyle yolsuz tescilin artık tartışılamayacağı, açıklanan nedenlerle direnme kararının bozulması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
28. O hâlde, yukarıda açıklanan ilkeler ve genişletilmiş gerekçelerle direnme kararı usul ve yasaya uygun olup onanması gerekmektedir."
30. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 27/4/2016 tarihli ve E.2016/3670, K.2016/8496 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“Davacı, davalı eşinin malik olduğu aile konutu üzerine diğer davalı banka lehine ipolek tesis ettirmiş olduğunu, bu işleme rızasının bulunmadığını belirterek ipoteğin kaldırılmasını istemiştir. İpotek 10.9.2007 tarihinden tesis edilmiş dava 14.01.2014 tarihinde açılmıştır. İpotek tesis edilen taşınmaz ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan takip sonucu 05.05.2011 tarihli ihale ile cebri icra sonucu davalı bankaya satılmıştır. Davalı N. tarafından ihalenin feshi istemi ile İzmir 1. İcra Hukuk Mahkemesinde 12.5.2011 tarihinde açılan davada 25.08.2011 tarihinde verilen ret kararı, 28.10.2014 tarihinde kesinleşmekle, satış işlemi kesinleşmiştir. Türk Medeni Kanununun 705. maddesinde "taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır" hükmü yer almakladır. Dava konusu taşınmaz cebri icra sonucu satılmakla, davalı erkek adına kayıtlı olmaktan çıkmış, davalı bankanın mülkiyeline geçmiştir. Türk Medeni Kanununun 194. maddesi uyarınca işlem diğer eşin rızasına bağlı olmaktan çıkmış, temyize konu bu dava konusuz hale gelmiştir. Açıklanan sebeple konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına şeklinde karar verilerek, davanın açılış tarihindeki tarafların haklılık durumu nazara alınarak, yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerekmiştir."
31. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 6/5/2010 tarihli ve E.2010/4471, K.2010/5347 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“... Anayasa’nın 40 ncı maddesinin 3. fıkrasında 'kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da kanuna göre Devletçe tazmin edilir.' hükmü öngörülmüş, 129 ncu maddenin 5 nci fıkrasında ise; 'memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının ancak idare aleyhine açılabileceği...' açıklanmıştır. M.K.nun 1007 nci maddesi bu bağlamda yorumlandığında, tapu sicillerinin tutulmasından ve bundan doğan zararlardan devletin sorumlu olacağı ilkesinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Yasanın bu açık hükmünün kaynak olduğu devletin sorumluluğu tapu sicilinin tutulması sırasında, sicil memurunun hukuka aykırı işlemi ile sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekli ise de eylem yada işlemin kusura dayanması gerekmez. Zira devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Anılan ilke 27.3.1957 tarih ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile benimsenmiş, BK.nun 55 nci maddesindeki sorumluluğun kusura dayanmadığı 22.6.1966 tarih 7/7 sayılı İnançları Birleştirme kararı ile de tekrarlanmıştır. Adam çalıştıran (somut olayda devlet) objektif özen eksikliğinin doğurduğu zarardan sorumludur. Çalışanın seçiminde, talimat vermede ve denetlenmesindeki eksiklik yada bozukluk nedeniyle çalışan çevre ve ilgililer için hakların kazanılması ve kullanılması açısından özel bir tehlike oluşturur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu sicile güven ilkesi yönünden değişmesi yada yitirilmesi bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden devlet, aykırı kayıtlardan doğan zararları da ödemeyi taahhüt etmektedir. Dayanıksız ya da hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemek taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamda düşünülmelidir.
Diğer taraftan Tapu Sicil memurlarının sicilin hatalı tutulmasından sorumlu bulunacakları ilkesi yanında, sicilde yapılması gereken işlemi yapmamaları suretiyle ortaya çıkan olumsuz eylemlerin de aynı kapsamda düşünülmesi gerekeceğinde kuşku yoktur."
B. Uluslararası Hukuk
32. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" başlıklı 1. maddesi şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."
33. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında mülkiyet hakkının kapsamı konusunda mevzuat hükümlerinden ve derece mahkemelerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak özerk bir yorum esas almaktadır (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010, § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 129). Maddi mülkler gibi varlıkları teşkil eden diğer bazı hak ve menfaatleri mülkiyet hakkı kapsamında mülk olarak değerlendirebilmektedir (Iatridis/Yunanistan [BD], B. No: 31107/96, § 54; Beyeler/İtalya [BD], B. No. 33202/96, § 100).
34. Komisyonun S./Birleşik Krallık (kk, B. No: 11716/85, 14/5/1986) kararına konu olayda başvurucu kadın, yerel idareye ait bir evde kiracı sıfatıyla oturan bir kadınla uzun süre evlilik dışı birlikte yaşamıştır. Başvurucunun söz konusu ev üzerinde kendisine ait bir kiracılık ilişkisi veya başkaca bir hakkı yoktur. Birlikte yaşadığı kişinin vefatı sonrasında yerel idare başvurucuya dava açmış ve başvurucunun tahliyesini emreden bir mahkeme kararı almıştır. Komisyon, başvurucu ile yerel idare arasında sözleşmeye dayalı bir ilişki olmadığını kaydetmiş; başvurucunun söz konusu evde herhangi bir yasal sıfat olmaksızın belirli bir süredir ikamet etmiş olmasının Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin anlamında mülk olarak görülemeyeceğine karar vermiştir.
35. AİHM, Chiragov ve Diğerleri/Ermenistan ([BD], B. No: 13216/08, 16/6/2015) kararında ekonomik bir menfaati temsil edip güçlü ve korunan bir hak olmasından dolayı konutları ve araziyi -geçici ve sürekli- kullanım hakkının mülk oluşturduğuna karar vermiştir (aynı kararda bkz. § 147). Maharramov/Azerbaycan (B. No: 5046/07, 30/3/2017) kararında, dükkanın üzerine inşa edildiği arsa için başvurucunun emlak vergisi ödemesi arsanın kullanım hakkını kanıtlamasını sağlamıştır. AİHM, başvurucunun söz konusu arsanın en azından yasal kullanıcısı olduğuna ve burada bulunan taşınmazın maliki olması nedeniyle arsayı gelecekte kendi mülkiyetine geçirme olasılığı bulunduğuna karar vermiştir (Maharramov/Azerbaycan, § 54).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
36. Anayasa Mahkemesinin 4/3/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
37. Başvurucu, aile konutunun satılması sonucunda maddi ve manevi olarak zor günler geçirdiğini açıklamış; 80.100 TL karşılığında taşınmazı satın alan Bankanın 2019 yılında 163.730,40 TL bedelle üçüncü bir kişiye satmasının dahi maddi zararı gösterdiğini iddia etmiştir. İhtiyati tedbir kararı verilmesine rağmen bu kararın Tapu Müdürlüğü kayıtlarına işlenmemesi sonucunda ikamet ettiği aile konutunun cebrî icra yoluyla satıldığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
38. Bakanlık görüşünde; ihtiyati tedbir kararının tapu kaydına işlenmediği iddiası yönünden 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi uyarınca başvurucunun tazminat davası açabileceği, sonraki ihtiyati tedbir talebinin reddedilmesine karşı bireysel başvuruda bulunmadığı belirtilerek başvurucunun iddialarının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu ve yargılamada ihtiyati tedbir ile taşınmazın satışının engellenmesine ilişkin değerlendirmelerin gerekçeli olarak derece mahkemelerince açıklandığı kaydedilmiştir.
2. Değerlendirme
i. Mülkün Varlığı
39. Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun şikâyetinin mülkiyet hakkı kapsamında incelenebilmesi için öncelikle Anayasa'nın 35. maddesi kapsamında bir mülkü olup olmadığı değerlendirilmelidir.
40. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri [2. B.], B. No: 2013/1178, 5/11/2015, § 54). Bu nedenle öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumu değerlendirilmelidir (Cemile Ünlü [2. B.], B. No: 2013/382, 16/4/2013, § 26; İhsan Vurucuoğlu [1. B.], B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31).
41. Anayasa'nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsar (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve diğerleri [2. B.], B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).
42. Mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsamı olup bu alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin Remzi Polge [2. B.], B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31; Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, § 51).
43. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı -kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun- Anayasa'yla korunan mülkiyet kavramı içinde değildir. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki Anayasa'nın 35. maddesi soyut bir temele dayalı olarak mülkiyete erişmeyi ve mülkiyeti edinmeyi değil mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu hususun istisnası olarak belli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacağı elde etmeye yönelik meşru bir beklenti Anayasa'da yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi [1. B.], B. No: 2012/636, 15/4/2014, §§ 36, 37; Mehmet Şentürk [GK], B. No: 2014/13478, 25/7/2017, §§ 41, 53; Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, §§ 52-54).
44. Meşru beklenti, objektif temelden uzak olmayıp belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına ya da ayni menfaatle ilgili hukuki bir işleme dayanan yeterli derecede somut nitelikte bir beklentidir (Selçuk Emiroğlu [1. B.], B. No: 2013/5660, 20/3/2014, § 28; Mehmet Şentürk, § 42). Dolayısıyla Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma kapsamında olan meşru beklentiye dayalı mülkiyet hakkının tespiti mevcut hukuk sisteminde ileri sürülen mülkiyet iddiasının tanınmasına bağlı olup bu tespit, mevzuat hükümleri ve yargı kararları ile yapılmaktadır (Üçgen Nakliyat Ticaret Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2013/845, 20/11/2014, § 37). Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi, § 37).
45. Somut olayda üzerinde ipotek tesis edilen taşınmaz, başvurucunun eşi adına tapuda kayıtlı iken önce icra dosyası kapsamında gerçekleştirilen satış sonucu Banka adına, sonrasında ise 1/10/2019 tarihinde satış yoluyla B.İ. adına tapuda tescil edilmiştir. Bu haliyle tapuda adına kayıtlı başvurucuya ait mevcut bir mülkün varlığından söz edilemez. Bununla birlikte taşınmazın aile konutu olarak tespit edilmiş olmasının başvurucuya Anayasa'nın 35. maddesi kapsamında maddi bir menfaat sağlayıp sağlamadığı belirlenmelidir. Söz konusu belirlemenin yapılabilmesi için bir taşınmazın aile konutu kabul edilmesinin malik olmayan eş yönünden ortaya çıkardığı mal varlığı değerine ilişkin haklar incelenecektir.
46. 4721 sayılı Kanun'un 194. maddesine göre diğer eşin rızası olmadıkça eşlerden biri aile konutunu devredemeyecek veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacaktır. Bu bağlamda rıza alınmaksızın aile konutu üzerinde ipotek tesis edilmesi hâlinde eş tarafından ipoteğin kaldırılması davası açılabilmektedir. Yargıtay da eşin rızasının olmadığının tespit edilmesi hâlinde ipoteğin kaldırılması yönünde içtihat oluşturmuştur. Yargıtay, lehine ipotek tesis edilen bankalar açısından taşınmaz üzerinde aile konutu şerhi bulunmasa dahi taşınmazın kullanım durumunu gözetmesi gereken bankaların özen yükümlülüğü çerçevesinde diğer eşin rızasını almaksızın ipotek tesis etmesi işleminin geçerli olduğunun kabul edilmesinin mümkün olmadığı belirtmektedir. Bunun da ötesinde Yargıtayın açık rıza alınmadan aile konutu üzerinde tesis edilen ipoteğin bağlayıcılığı bulunmadığından cebrî icra sürecinde davalı bankaya ihale edilen taşınmazın tapu kaydının iptal edilerek davalı eş adına tesciline karar verilmesini uygun bulduğu kaydedilmelidir. Dolayısıyla Yargıtay içtihadı dikkate alındığında bir taşınmazın aile konutu vasfında olmasının malik olmayan eş yönünden ipotek işleminin kaldırılması ile tapu iptal ve tescil davasını açabilme imkânını sağladığı görülmektedir.
47. Evliliğin sona ermesine bağlı olarak eşler arasındaki mal rejimlerine ilişkin düzenlemelerin de taşınmazın aile konutu olmasına hukuki sonuçlar bağladığı görülmüştür. Bu kapsamda 4721 sayılı Kanun'un edinilmiş mallara katılma rejimine dair 240. maddesine göre ölen eşe ait olmakla birlikte yaşadıkları konut üzerinde sağ kalan eşe intifa, oturma veya mülkiyet hakkı tanınabilecektir. Anılan Kanun'un paylaşımlı mal ayrılığı kısmında yer alan 254. maddesinde ailenin ortak kullanımına özgülenip eşler arasında eşit olarak paylaşma konusu olan konutta kalmaya devam edeceği konusunda eşlerin anlaşabilecekleri, anlaşamamaları durumunda bu konuda hâkimin karar vereceği ve konutta kalma hakkının tapu kütüğüne şerh edilebileceği düzenlenmiştir. Yine 4721 sayılı Kanun'un 279. maddesiyle mal ortaklığı rejimi çerçevesinde eşlerin birlikte yaşadıkları konutun ortaklık mallarına dâhil olması hâlinde sağ kalan eş, payına mahsuben mülkiyet hakkının kendisine verilmesini isteyebilecek veya bunun yerine intifa veya oturma hakkı kendisine tanınabilecektir. Söz konusu düzenlemeler gözetildiğinde eşler arasındaki mal rejimi hükümlerinin bir taşınmazın aile konutu vasfında olmasına malik olmayan eş yönünden maddi içerikli menfaatler bağladığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla aile konutu olan taşınmazın eşin mal varlığı içinde tutulmasının diğer eş yönünden evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da mülkiyet hakkının sağladığı yetkileri kullanma imkânı tanıdığı kaydedilmelidir.
48. Miras hukuku kapsamında mirasın paylaşılması bahsinde eşlerin birlikte yaşadıkları konutun sağ kalan eşe özgülenmesine 4721 sayılı Kanun'un 652. maddesinde yer verilmiştir. Buna göre sağ kalan eş, eşlerin birlikte yaşadıkları konut üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilecek, bunun yanında haklı sebeplerin varlığı hâlinde sağ kalan eş mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınmasını da talep edebilecektir. Bu hâliyle aile konutu ile ilgili olarak yasal mirasçı olan eş lehine miras hukuku bakımından da birtakım maddi haklar sağlandığı anlaşılmaktadır.
49. Anayasa Mahkemesi Melahat Karkin ([GK], B. No: 2014/17751, 13/10/2016) kararında sadece eşlerden birinin mülkiyetinde olsa bile aile konutunun tüm aile bireylerince kullanıldığını yani tüm aile bireylerinin aile konutu üzerinde birlikte zilyetliklerinin söz konusu olduğunu belirtmiştir. Ailenin sosyal ve ekonomik yaşamı açısından son derece önemli bir yere sahip olan aile konutu, eşlerin mutluluğu ve çocukların geleceği için bir güvence, evlilik kurumunun ve aile hayatının bir arada sürmesini sağlayan ve aileyi bir çatı altında toplayan en önemli unsurlardan biri olarak görülmektedir (Melahat Karkin, § 52). Bu bağlamda eşin mülkiyetinde olan bir evde eşlerin bir arada yaşaması, özellikle mülkiyeti eşlerden birine ait olmayan bir konutta kira ödeyecekleri de gözetildiğinde bir taşınmazın aile konutu olarak nitelendirilmesinin aile ekonomisi açısından önem arz ettiği açıktır.
50. Somut olayda da yargılama sürecinde cebrî icra yoluyla davalı Bankaya satılan taşınmazın bir aile konutu olduğu mahkeme ve Yargıtay Dairesi kararlarıyla tespit edildiği belirtilmelidir. Sonuç olarak yukarıda belirtilen kanun hükümleri ve Yargıtay içtihadı gözetildiğinde davaya konu edilen taşınmazın aile konutu niteliğinde olmasının başvurucuya Anayasa'nın 35. maddesi bağlamında korunması gereken maddi bir menfaat sağladığı kabul edilmelidir.
ii. Başvuru Yollarının Tüketilmesi
51. Başvurucu, yargılama sürecinde aile konutu niteliğindeki taşınmazın satılmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesine rağmen Tapu Müdürlüğünün görevini yerine getirmeyerek tapu kaydına söz konusu tedbiri işlememesi nedeniyle taşınmazın cebrî icra sonucunda satılmasından yakınmıştır.
52. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği, Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulabilmesi için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Başvurucunun bireysel başvuru konusu şikâyetini öncelikle yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve delilleri zamanında bu makamlara sunması, bu süreçte de dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş olması gerekir (İsmail Buğra İşlek [1. B.], B. No: 2013/1177, 26/3/2013, § 17). Başvurucunun başvuru yollarının tüketilmesi noktasında kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediği başvurunun özellikleri dikkate alınarak incelenmelidir (S.S.A. [1. B.], B. No: 2013/2355, 7/11/2013, §§ 27, 28). Ancak somut olayın koşulları itibarıyla başvuru yollarının tüketilmesinin yarar sağlamayacağının veya etkili olmadığının anlaşılması hâlinde anılan yollar tüketilmeden yapılan bir başvuru incelenebilir (Şehap Korkmaz [2. B.], B. No: 2013/8975, 23/7/2014, § 33).
53. Başvuru yollarının tüketilmesi gereğinden söz edilebilmesi için öncelikle hukuk sisteminde hakkının ihlal edildiğini iddia eden kişinin başvurabileceği idari veya yargısal bir hukuki yolun öngörülmüş olması gerekir. Ayrıca bu hukuki yol, iddia edilen ihlalin sonuçlarını giderici, etkili ve başvurucu açısından makul bir çabayla ulaşılabilir nitelikte olmalı; sadece kâğıt üzerinde kalmayıp bu hukuki yolun fiilen de işlerliği olmalıdır. Olmayan bir hukuki yolun tüketilmesi başvurucudan beklenemeyeceği gibi hukuken veya fiilen etkili olmayan, ihlalin sonuçlarını düzeltici bir vasıf taşımayan veya aşırı ve olağan olmayan birtakım şeklî koşulların öngörülmesi nedeniyle fiilen erişilebilir ve kullanılabilir olmaktan uzaklaşan başvuru yollarının tüketilmesi zorunluluğu yoktur (Fatma Yıldırım [1. B.], B. No: 2014/6577, 16/2/2017, § 39).
54. Tapu sicilinin tutulması işlemleri nedeniyle zarar görenler 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi gereğince zararlarının tazmini için 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımı süresinde Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilecektir (benzer yöndeki kararlar için bkz. Nazmiye Akman [1. B.], B. No: 2013/1012, 16/4/2013, § 25; Halil İbrahim Köktepe [1. B.], B. No: 2014/12521, 19/4/2017, § 58; Mahmut Koç [2. B.], B. No: 2014/1724, 1/2/2017, § 37).
55. Başvurucunun Tapu Sicil Müdürlüğünün ihtiyati tedbir kararını tapu kaydına işlememesi nedeniyle zarara uğradığına ilişkin iddiasının 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı olarak bir tazminat davasında ileri sürebileceği, söz konusu yargısal yolun etkili ve erişilebilir olduğu konusunda tereddüt yoktur. Bununla birlikte somut olayda başvurucunun 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesine dayanarak tazminat davası açtığına dair herhangi bir bilgi veya belgeyi bireysel başvuru dosyasına sunmadığı görülmektedir.
56. Diğer taraftan Yargıtayın aile konutunun cebrî icra yoluyla satılması karşısında taşınmazı edinen ilgili bankaya karşı yolsuz tescil hükümlerine dayalı malik olmayan eşin açtığı tapu iptal ve tescil davasının kabulüne ilişkin içtihadına dikkat çekmek gerekir. Yine taşınmazın mülkiyetini edinen, iyi niyetli olmayan üçüncü kişiye karşı yolsuz tescil hükümlerine dayanılarak tapu iptal ve tescili davası açılabileceği hatırlatılmalıdır. Başvuruya konu olayda davanın aile konutu şerhi konulması ve ipoteğin kaldırılması talebiyle açıldığı kaydedilmelidir. Davanın açıldığı tarihten sonra taşınmazın mülkiyetinin satış yoluyla davalı Bankaya geçmesinin ardından başvurucunun davasını yolsuz tescil hükümlerine dayalı tapu iptal ve tescili davası olarak devam etme imkânına sahip olduğu belirtilmelidir. Her ne kadar başvurucu, yargılama aşamasında davanın tapu iptal ve tescil davasına dönüştüğünü beyan etmişse de başvurucunun bu beyanın ötesinde sonraki yargılama aşamalarında iddiasının takibi hususunda gerekli özeni gösterdiği söylenemeyecektir. Bunun yanında yine taşınmazın Bankanın mülkiyetinden çıkması hâlinde başvurucu, açtığı davayı tazminat davasına dönüştürerek iddialarını ileri sürebilme imkânına sahiptir.
57. Sonuç olarak mülkiyet hakkının ihlali iddiası kapsamında uğranılan zararın giderilmesi şikâyeti yönünden başvuru yollarının usulünce tüketildiği söylenemez. Dolayısıyla etkin ve erişilebilir bir çözüm imkânı sunan bu hukuk yoluna başvurulmaksızın yapılan başvurunun incelenmesi, bireysel başvuru yolunun ikincilliği ilkesi gereği mümkün değildir.
58. Açıklanan gerekçelerle başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
59. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesinden şikâyet etmiştir.
60. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK] B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
61. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının da başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 4/3/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.