logo
Bireysel Başvuru Kararları Kullanma Kılavuzu English

(Abdulgaffur Atabay ve diğerleri, B. No: 2015/15911, 9/10/2019, § …)
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.
   


 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

ABDULGAFFUR ATABAY VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2015/15911)

 

Karar Tarihi: 9/10/2019

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başkan

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

 

 

Burhan ÜSTÜN

 

 

Hicabi DURSUN

 

 

Selahaddin MENTEŞ

Raportör

:

Hasan SARAÇ

Başvurucular

:

1. Abdulgaffur ATABAY

 

:

2. Abdulvahap ATABAY

 

:

3. Emine ATABAY

 

:

4. Kenan ATABAY

 

:

5. Menican ATABAY

 

:

6. Nuran BAYÇINAR

 

:

7. Osman ATABAY

 

:

8. Sinan ATABAY

Vekili

:

Av. Kutbettin FIRTINA

 

 

Av. İsmail GÜLER

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; güvenlik görevlileri tarafından gerçekleştirilen askerî operasyon sırasında meydana gelen ölüm nedeniyle yaşam hakkının, bu olay nedeniyle açılan tam yargı davasının süre aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 18/9/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

7. Başvuruculardan Abdulgaffur ve Menican Atabay'ın oğlu, diğer başvurucuların ise kardeşi olan C.A. 7/10/2009 tarihinde Van'ın Çaldıran ilçesi Buğulukaynak köyünde başvurucuların ifadesine göre köyden 2 km. uzaklıkta güvenlik güçleri tarafından öldürülmüştür.

8. Başvurucular, olayı gördüğünü iddia eden A.K.nın Van Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarı nedeniyle olaydan 9/9/2011 tarihinde haberdar olduklarını beyan ederek 9/3/2012 tarihinde Çaldıran Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır.

9. Çaldıran Asliye Hukuk Mahkemesinin 13/3/2013 tarihinde davayı görev yönünden reddetmesi ve anılan kararın da temyiz edilmeksizin kesinleşmesi nedeniyle başvurucular Van 1. İdare Mahkemesinde (Mahkeme)tam yargı davası açmışlardır.

10. Mahkeme, yasal süresi içinde açılmadığı gerekçesiyle 14/6/2013 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme kararının ilgili kısımları şöyledir:

''..[D]ava dosyasının incelenmesinden, davacılar[başvurucular]dan Abdulgafur ve Menican Atabay'ın müşterek çocukları, diğer davacıların kardeşi olan [C.A.nın] 07.10.2009 tarihinde güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi nedeniyle uğranıldığı iddia edilen zararın tazmini istemiyle 09.03.2012 tarihinde Çaldıran Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, anılan Mahkemenin 13.03.2013 tarih ve E:2012/37, K:2013/27 sayılı kararıyla davanın görev yönünden reddedildiği ve temyiz edilmeyerek 22.05.2013 tarihinde kesinleştiği, görevsizlik kararı üzerine davacılar tarafından Mahkememizde görülen bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda yer verilen 2577 sayılı Kanunun 13. maddesinin 1. fıkrasında; tam yargı davalarının açılabileceği sürelere yer verilmiş, 2. fıkrasında ise görevsiz yargı mercilerinde açılan davalarda idareye başvuru şartı aranmayacağı belirtilmiştir. Adı geçen madde bir bütün olarak değerlendirildiğinde, zararın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgili idareye başvurulması yada görevsiz yargı yerinde dava açılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Aksi halde zararın öğrenildiği tarihten örneğin 4 yıl sonra adli yargıda dava açılmak suretiyle bir yıllık dava açma süresi bertaraf edilebilecektir. Böyle bir yorum 2577 sayılı Kanunun 13. maddesinin 2. fıkrası kullanılarak 1. fıkrada belirtilen sürelerin bertaraf edilmesi anlamına gelir ki, adı geçen kanunun sistematiğine ve maddenin konuluş amacına aykırı bir yorum olur.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu olay değerlendirildiğinde,[C.A.nın] 07.10.2009 tarihinde öldürüldüğü, bu tarihte zararın öğrenildiği hususunun kabulü gerektiği, bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde idareye başvurulması yada adli yargıda dava açılması gerekirken, bir yıllık süre geçirildikten çok sonra 09.03.2012 tarihinde Çaldıran Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde adı geçen Mahkemenin görevsizlik kararı üzerine Mahkememizde açılan iş bu davanın süre aşımı nedeniyle esasının incelenmesine hukuken olanak bulunmadığı [anlaşılmıştır.]''

11. Anılan karara karşı karar temyiz yoluna başvurulmuş ise de Danıştay Onuncu Dairesinin 13/4/2015 tarihli ilamı ile karar onanmıştır. Başvurucular tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmadığından kesinleşen karar 9/9/2015 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiş ve başvurucular 18/9/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

IV. İLGİLİ HUKUK

12. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 9. maddesinin "Görevli olmayan yerlere başvurma" kenar başlıklı 9. maddesi şöyledir:

 “1. Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.

2. Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise bu süre içinde idari dava açılabilir.”

13. 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesi şöyledir:

 “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.

Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”

14. Diğer ilgili mevzuat için bkz. Serpil Kerimoğlu ve diğerleri (B. No: 2012/752, 17/9/2013); Mehmet Menendiz ve diğerleri (B. No: 2014/5235, 6/7/2017); Hülya Karadeniz (B. No: 2015/19340; 27/6/2018); Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri [GK], (B. No: 2014/14844, 1/12/2016) başvurusu hakkında verilen kararlar.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

15. Mahkemenin 9/10/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

16. Başvurucular yakınları olan C.A.nın olay tarihinde askerler tarafından öldürüldüğünü ve böylece devletin öldürmeme (negatif) yükümlülüğünü ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.

17. Yaşam hakkının doğal niteliği gereği, yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka yönelik bir başvuru ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin mağdur olan yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 41). Başvuru konusu olayda başvuruculardan Abdulgaffur Atabay ve Menican Atabay C.A.nın babası ve annesi, diğer başvurucular ise kardeşleridir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik bulunmamaktadır.

18. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi şöyledir:

"...Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."

19.30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

20. Somut olayda, başvurucular olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcılıklarına müracaat edip etmedikleri, etmişlerse iddialar karşısında ne gibi işlemler yapıldığı ve soruşturmanın sonucuna ilişkin bir belge sunmadıkları gibi UYAP ortamında yapılan incelemede de başkaca bir bilgiye rastlanmamıştır. Bunların yanında başvurucular, söz konusu yolların etkililiği hakkında herhangi bir açıklamada da bulunmamıştır.

21.Anılan Anayasa ve Kanun maddelerinde yer verilen kanun yollarının tüketilmesi koşulu, bireysel başvurunun temel hak ihlallerini önlemek için son ve olağanüstü bir çare olmasının doğal sonucudur. Diğer bir ifadeyle temel hak ihlallerini öncelikle idari makamların ve derece mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi koşulunu zorunlu kılmaktadır (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 20).

22. Diğer taraftan etkili bir başvuru yolundan söz edilebilmesi için bu yolun sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp uygulamada fiilen de etkili olması ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması gerekir. Başvuru yolunun ancak bir hak ihlali iddiasını önleyebilme, devam etmekteyse sonlandırabilme veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi hâlinde etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir. Yine vuku bulmuş bir hak ihlali iddiası söz konusu olduğunda tazminat ödenmesinin yanı sıra sorumluların ortaya çıkarılması bakımından da yeterli usule ilişkin güvencelerin sağlanması gerekir (S.S.A., B. No: 2013/2355, 7/11/2013, § 28).

23. Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı, Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete negatif ödevler yanında pozitif ödevler de yükler (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri 50).

24. Devletin negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğünün yanı sıra pozitif bir yükümlülük olarak yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, §§ 50, 51).

25. Devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin ayrıca usule ilişkin yönü bulunmaktadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 54). Yaşam hakkı kapsamındaki usule ilişkin yükümlülük olayın niteliğine bağlı olarak cezai, hukuki ve idari nitelikte soruşturmalarla yerine getirilebilir. Kasten meydana gelen ölüm olaylarında Anayasa'nın 17. maddesi gereğince devletin, sorumluların tespitini ve cezalandırılmalarını sağlayabilecek nitelikte bir cezai soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda idari soruşturmalar ve tazminat davaları sonucunda idari bir yaptırım veya tazminata hükmedilmesi, ihlali gidermek ve dolayısıyla mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

26. Öte yandan ceza soruşturmasının amacı yaşam hakkını koruyan hukukun etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamak olmakla birlikte bu yükümlülük, kesin olarak bir sonuç elde etmeyi değil uygun araçların kullanılmasını gerektirir. Diğer yandan Anayasa'nın 17. maddesi başvuruculara üçüncü kişileri bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı vermediği gibi devlete tüm yargılamaları mahkûmiyetle sonuçlandırma ödevi yüklemez (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri 56).

27. Bu açıklamalar sonrasında yakınları olan C.A.nın güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğüne ilişkin başvurucuların iddiasının devletin negatif yükümlüğüne ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Bu iddialar bakımından ise tüketilmesi gereken yargısal yolun ne olduğu hususunun öncelikle belirlenmesi gerekir. Yukarıda açıklandığı üzere devletin negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan bireylerin yaşamına kasten ve hukuka aykırı olarak son verme yükümlüğünün ihlali iddialarında -bu başvuru özelinde- devletin sorumluların tespitine ve eylemlerinin sabit olması hâlinde cezalandırılmalarına imkân verecek ölçüde veya resen cezai bir soruşturma yürütüldüğüne dair başvurucular tarafından sunulan bir belgeye rastlanmamıştır. Başvurucular bu hususta herhangi bir açıklama yapmamış ve tüketilmesi gereken yolun etkin olup olmadığı hususunda bir beyanda da bulunmamışlardır. Başvurucular sadece olay nedeniyle uğramış olduklarını iddia ettikleri zararların tazmini için mahkemede açmış oldukları tam yargı davasının reddedilmesi üzerine bireysel başvurularda bulunmuşlardır.

28. Başvurucuların iddialarının devletin öldürme yükümlülüğüne aykırı bir şekilde güvenlik güçlerince kasten gerçekleştirilen bir eyleme ilişkin olması nedeniyle, bu tür olaylar veya iddialar karşısında idari mahiyetteki soruşturmalar veya tazminat davalarının olayın gerçekleşme koşullarının belirlenebilmesi açısından yeterli olmadığı gibi, maddi yükümlülük cezai kovuşturmayı ve yaptırımı gerektirdiğinden, yaşam hakkına ilişkin negatif yükümlüğünün ihlali iddialarının yer aldığı bu gibi durumlarda ceza soruşturması yapılması gerekmektedir.

29. Nitekim Anayasa Mahkemesi Serpil Kerimoğlu ve diğerleri kararından itibaren istikrarlı bir şekilde kasten ya da saldırı veya kötü muamele sonucu meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin davalarda Anayasa'nın 17. maddesi gereğince devletin ölümcül saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunduğunu, bu tür olaylarda yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesinin yaşam hakkı ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olmadığına karar vermiştir.

30. Bu itibarla başvuru konusu olayda, devletin yargı yetkisi altında bulunan bireylerin yaşamlarına son vermemesi şeklindeki yükümlüğünün ihlal edildiği iddiası karşısında sadece hukuksal tazmin yoluna başvurması nedeniyle etkili yargısal yolun bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmediği sonucuna varılmıştır.

31. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucuların İddiaları

32. Başvurucular, yakınlarının 2009 yılında güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü 9/9/2011 tarihinde gazetelerdeki haberlerden öğrendiklerini, bu durumu öğrendikten sonra süresi içinde dava açmalarına rağmen eylemin idariliğinin tartışma konusu yapılmaksızın süre aşımı kararıyla reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

2. Değerlendirme

33. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

34. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucuların şikâyetlerinin özü mahkemenin dava açma süresinin başlangıcını tespit etme noktasında hukuk kurallarını hatalı değerlendirmesi ve uygulaması neticesinde uyuşmazlığın esasının incelenememesidir. Bu itibarla başvurucunun ihlal iddiaları adil yargılanma hakkının güvencelerinden biri olan mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir.

a. Kabul Edilebilirlik Yönünden

35. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas Yönünden

i. Hakkın Kapsamı ve Müdahalenin Varlığı

36. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017,§ 34).

37. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah, B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).

38. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

39. Somut olayda maddi ve manevi tazminat istemiyle açılan davanın süre aşımından reddedilerek uyuşmazlığın esasının incelenmemesi nedeniyle başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik bir müdahalenin bulunduğu görülmektedir.

ii. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

40. Anayasa'nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

41. Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanılarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemenin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak bu sınırlamalar, Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz (Özkan Şen, § 58; Tahir Gökatalay, B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 39; İbrahim Can Kişi, B. No: 2012/1052, 23/7/2014, § 33).

42. Sonuç itibarıyla mutlak olmayan ve sınırlandırılabilen mahkemeye erişim hakkına ilişkin müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma (meşru amaç) ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

 (1) Kanunilik

43. Başvurucuların yakınlarının ölümünden dolayı uğradığı zararın tazmini istemiyle açtığı davanın süre aşımı gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin mahkeme kararının 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları ile 15. maddesine dayandığı görülmektedir. Dolayısıyla somut olayda başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik müdahalenin kanuni dayanağının mevcut olduğu anlaşılmıştır.

 (2) Meşru Amaç

44. İdarenin sürekli bir biçimde dava açılma tehdidi altında kalmasını engellemek, kamu hizmetinin hızlı, düzenli ve etkin biçimde yürütülmesini sağlamak düşüncesi ile idari işlem ve eylemlere karşı yapılacak başvurular ve açılacak davalar kanunlarla belli sürelere bağlanmıştır (aynı yöndeki karar için bkz. Mohammed Aynosah, § 39). Diğer yandan idari işlem ya da eylemlere karşı açılacak davalar için tanınan süreler, mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan, eksik ya da ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzak geçmişte meydana gelmiş olaylar hakkında karar vermelerini istemekle oluşabilecek adaletsizliklerin önüne geçmek ve hukuk güvenliğini sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet eder (AYM, E.2014/92, K.2016/6, 28/1/2016, § 17). Dolayısıyla bu tür durumların önlenmesi bakımından idari işlem ya da eylemlere karşı açılacak davalarda süre koşulunun öngörülmesi meşru amaçlara sahiptir (Ahmet Yıldırım, B. No: 2014/18135, 20/9/2017, § 43).

 (3) Ölçülülük

 (a) Genel İlkeler

45. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka anlatımla mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini ifade etmiştir (Özkan Şen 52).

46. Bu nedenle mahkemelerin usul kurallarını uygularken yargılamanın hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmaları gerektiği gibi kanunla öngörülmüş usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak ölçüde aşırı esneklikten de kaçınmaları gerekir (Kamil Koç, B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 65). Bu kapsamda mevzuatta öngörülen dava açma süresine ilişkin kuralların hukuka açıkça aykırı olarak yanlış uygulanması veya bu sürelerin hatalı hesaplanması nedenleriyle kişilerin dava açma ya da kanun yollarına başvuru haklarını kullanmasına engel olunması mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., § 38).

47. Bu bağlamda dava açma süresinin işlemeye başladığı anda mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğü bağlamında büyük önem taşımaktadır (Yaşar Çoban [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, § 66). Vurgulamak gerekir ki dava açma süresinin hangi tarihte başlayacağını belirlemek ve mevzuatı bu yönüyle yorumlamak görevi esasen derece mahkemelerine aittir. Bireysel başvurunun ikincillik ilkesi gereği, dava açma süresinin başlatılacağı tarihin belirlenmesi noktasında Anayasa Mahkemesinin bir görevi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin bu hususta üstleneceği rol, dava açma süresinin hangi tarihten itibaren başlatılması gerektiğiyle ilgili derece mahkemelerinin yorumlarının mahkemeye erişim hakkına etkisini somut olayın koşulları ışığında incelemektir (Ahmet Yıldırım, 20/9/2017, § 46). Bu kapsamda dava açma süresinin hak sahibinin henüz dava hakkının doğduğundan haberdar olmadığı ve somut koşullar çerçevesinde haberdar olduğunun kabulünü haklı kılan nedenlerin bulunmadığı bir dönemde işlemeye başlaması dava hakkının varlığını anlamsız kılabileceğinden ölçülülük ilkesini zedeleyebilir (Yaşar Çoban, § 66).

 (b) İlkelerin Olaya Uygulanması

48. Başvurucular, dava açma süresinin başlangıç tarihi olarak ölüm olayının gerçekleştiği tarihin esas alınmasının mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğinden şikâyet etmektedir.

49. Anayasa Mahkemesince daha önce benzer nitelikte başvurularda da belirtildiği üzere idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasında idarenin tazminle yükümlü tutulabilmesi için ortada idari eylem ve zarar olmalı, ayrıca zararla idari eylem arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken bazen de çok sonra değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir. Bu çerçevede eylemin idariliğinin veya yol açtığı zararın ya da arasındaki illiyet bağının eylemden çok sonra anlaşıldığı veya ortaya konulabildiği durumlarda dava açma süresinin bu tarihlerden sonra başlayacağı kabul edilmektedir (aynı yöndeki karar için bkz. Hasan Oğuz ve diğerleri, B. No: 2015/2700, 7/2/2018, § 48).

50. Bu bağlamda özellikle zorunlu askerlik görevi sırasında meydana gelen, ilk etapta mahiyeti bilinemeyen ölüm olaylarının kesin sebebi (hastalık/kaza/intihar/cinayet) ve bu neticeye idarenin bir ihmalinin yol açıp açmadığı yapılan adli ve/veya idari soruşturma sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu tip durumlarda ilgililerin kesin ölüm nedenini ve olay sürecini bilmeleri, takip edecekleri usul ve başvuracakları idari ve adli mercilerin belirlenmesinde önem arz etmektedir. Bu husus ayrıca ilgililerin tam yargı davası açma iradeleri üzerinde de belirleyici bir etkiye sahiptir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Mehmet Menendiz ve diğerleri, B. No: 2014/5235, 6/7/2017, § 58; Hasan Oğuz ve diğerleri 49).

51. Söz konusu soruşturmalar kamu makamlarınca resen yürütüldüğünden ilgililerin soruşturma süresinin uzunluğu üzerinde genellikle bir etkisi olmadığı gibi soruşturma sonucunu beklemekten başka seçeneği de bulunmamaktadır. Bu durum özellikle tam yargı davasının kusur veya ihmalin varlığına dayandırıldığı durumlarda önem arz eder. Bu bağlamda yürütülen soruşturma sonucu kesin ölüm nedeni, ölüm olayının meydana gelmesinde kusur veya ihmalin varlığı ya da sürece ilişkin diğer ayrıntılar tespit edildiğinde ilgililerin tam yargı davası açılması için gerekli olan koşulların oluştuğundan haberdar olduğunun veya haberdar olması gerektiğinin ve dava açma süresinin de bu andan itibaren başladığının kabulü gerekir (Hasan Oğuz ve diğerleri, § 50, benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Mehmet Menendiz ve diğerleri§ 58, 59).

52. Bireysel başvuruya dayanak kararda Mahkemenin dava açma süresinin başlangıcında ölümün gerçekleştiği tarihi esas aldığı ancak başvurucu tarafından eylemin idariliğinin ne zaman öğrenildiği ya da öğrenilmesi gerektiğine dair herhangi bir değerlendirme yapmadığı görülmektedir.

53. Somut olayda başvurucuların yakınlarının 7/10/2009 tarihinde öldürüldüğü hususunda tartışma bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucular baştan itibaren yakınları C.A.nın öldürülmesi olayında güvenlik güçlerinin olaylardaki rolünü 2011 yılında çıkan haberler üzerine ve eylemin idari niteliğini bu şekilde 2009 yılında meydana gelen ölümden çok sonra öğrendiklerini, buna göre yasal süresi içsinde açılan davanın bu eylemlerin niteliği tartışılmaksızın, normal bir dava olarak kabul edilerek sadece süre yönünden incelenerek reddedildiğini beyan etmişlerdir.

54. Başvurucuların yakınlarının ölümünün kesin sebebine, ölümünden önceki süreçte içinde bulunduğu koşullara, yaşadığı olaylara,bu süreçte idarenin kastı, hatası ya da ihmali bulunduğu iddiasına dayanak alınabilecek bilgilere, bir başka ifadeyle eylemin idarilik niteliğinin bulunup bulunmadığının tespitinde esas alınabilecek unsurlara kesin ölüm nedeninin ortaya çıkarılması için yürütülen soruşturma tamamlanıncaya kadar vâkıf olamayacakları kabul edilmelidir.

55. Bununla birlikte başvurucular ölümün kamu görevlilerinin kasten işlemiş olduğu eylemleri sonucunda olduğunu ancak bunu gazete haberi üzerine öğrendiklerini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular bundan başka Van Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütüldüğünü beyan ettikleri soruşturma dosyasının ayrıntılarına ilişkin olarak ise herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır.

56. Bu aşamada eylemin idari nitelikte olup olmadığının ve buna bağlı olarak da dava açma süresinin nerede başlayacağının tespitinin ceza soruşturması ile yakından ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktada ise eylemin idariliğinin tespiti ve bunun başvurucular tarafından öğrenilmesinde gazete haberinden daha çok olaya konu kamu görevlileri hakkında ileri sürülen iddiaların soruşturma makamlarınca ciddi görülerek adli işlemlere başlandığına dair belgelerin ve özellikle iddianamenin ortaya konulması gerekmektedir. Zira bu ölçekteki bir iddia karşısında olaydan sorumlu olduğu iddia edilen kamusal makamların olaya ilişkin kusurunun var olup olmadığı, varsa kusur ve sorumluluğun boyutunun ancak bu ağırlıktaki bir araştırma ile ortaya konulabileceğinin kabulü gerekir.

57. Bireysel başvuruya konu olan yargılamada ise başvurucuların bu iddialarıyla ilgili olarak, Cumhuriyet Başsavcılıklarına müracaat edip etmedikleri, etmişlerse iddialar karşısında ne gibi işlemler yapıldığı ve varsa soruşturmanın sonucuna dair evrakı ilgili mahkemesine sunduklarına dair belgeleri ibraz etmedikleri gibi UYAP ortamında resen yapılan incelemede de bu nitelikteki bir veriye rastlanmamıştır. Bir başka ifadeyle iddiaların ağırlığı karşısında eylemin idariliğinin ya da idarenin eylemiyle zarar arasındaki illiyet bağının iddia edildiği gibi 2011 yılında öğrenildiğini ortaya koyabilecek derecede veri içeren belgelerin dava dosyasına konulduğuna fakat Mahkemenin bu hususları incelemeksizin açılan davayı reddettiğine dair herhangi bir kanıtın veya tespitin olmadığı anlaşılmıştır.

58. Mahkemenin kararına (bkz. § 10) bu açıdan bakıldığında, başvurucuların bu iddialarına ilişkin olarak olayda kamu görevlileri veya devletin sorumluluğuna dair tespit içeren belgeleri Mahkemeye sunmaksızın bir gazete haberine dayanmaları karşısında Mahkemenin gerek uyuşmazlık konusu olguyu gerekse bu olgudan hareketle dava açma süresinin hesaplanma usulünü ve sürenin başlatılacağı tarihi belirlemesiyle ilgili yorumunun öngörülemez nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla derece mahkemelerinin 2577 sayılı Kanun'da yer alan dava açma süresine ilişkin kuralları hukuka uygun şekilde uyguladığı ve dava açma süresinin başlangıcına esas alınan tarihin belirlenmesine ilişkin yorumun başvurucuların dava açmasını aşırı derecede zorlaştıracak ya da imkânsız kılacak nitelikte katı bir yaklaşım içermediği sonucuna varılmıştır.

59. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 9/10/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Kararı Veren Birim Birinci Bölüm
Karar Türü (Başvuru Sonucu) Esas (İhlal Olmadığı)
Künye
(Abdulgaffur Atabay ve diğerleri, B. No: 2015/15911, 9/10/2019, § …)
   
Başvuru Adı ABDULGAFFUR ATABAY VE DİĞERLERİ
Başvuru No 2015/15911
Başvuru Tarihi 18/9/2015
Karar Tarihi 9/10/2019

II. BAŞVURU KONUSU


Başvuru, güvenlik görevlileri tarafından gerçekleştirilen askerî operasyon sırasında meydana gelen ölüm nedeniyle yaşam hakkının, bu olay nedeniyle açılan tam yargı davasının süre aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

III. İNCELEME SONUÇLARI


Hak Müdahale İddiası Sonuç Giderim
Yaşam hakkı Kamu görevlisinin güç kullanımı sonucu öldürülme, ağır yaralanma (genel) (fiziksel güç kullanma, kelepçeleme, biber gazı vd.) Başvuru Yollarının Tüketilmemesi
Adil yargılanma hakkı (İdare) Mahkemeye erişim hakkı (idare) İhlal Olmadığı

IV. İLGİLİ HUKUK



Mevzuat Türü Mevzuat Tarihi/Numarası - İsmi Madde Numarası
Kanun 2577 İdari Yargılama Usulü Kanunu 9
13
353 Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu 97
96
1602 Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu 43
5902 Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun 18
4
2
1
7269 Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun 13
4
6098 Türk Borçlar Kanunu 74
49
4483 Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun 9
4
3
12
5271 Ceza Muhakemesi Kanunu 153
160
5237 Türk Ceza Kanunu 257
85
353 Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu 98
Yönetmelik 19/5/1988 Afetlere ilişkin Acil Yardım Teşkilatı ve Planlama Esaslarına Dair Yönetmelik 4
6
32
  • pdf
  • udf
  • word
  • yazdir
T.C. Anayasa Mahkemesi