TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
YETER DERİ TEKSTİL SANAYİ VE TİCARET A.Ş. BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2015/8867)
Karar Tarihi: 21/2/2019
R.G. Tarih ve Sayı: 13/3/2019 - 30713
Başkan
:
Engin YILDIRIM
Üyeler
Recep KÖMÜRCÜ
M. Emin KUZ
Rıdvan GÜLEÇ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Raportör
Özgür DUMAN
Başvurucu
Yeter Deri Tekstil Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Vekilleri
Av. Abdullah Yalçın SELAMOĞLU
Av. Yusuf ÖZMEN
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru ceza soruşturması sırasında el koyma tedbirinin uygulanması sonucu uğranılan zararların giderilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 27/5/2015 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. 2016/7221 numaralı bireysel başvuru dosyasının konu ve kişi yönünden hukuki irtibatı nedeniyle 2015/8867 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2015/8867 numaralı dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.
5. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:
8. Başvurucu tekstil ürünleri alım ve satımı işi ile iştigal eden bir anonim şirkettir.
A. Ceza Soruşturması ve Kovuşturması Süreci
9. Başvurucu şirketin Libya'ya ihraç edilmek istediği tekstil ürünlerine, beyannamede belirtilen eşyadan sayı ve nitelik olarak farklı olduğu, ayrıca FOB değerinin yüksek gösterildiği gerekçeleriyle gümrük makamlarınca el konulmuş olup 15/7/1999 tarihinde zaptetme tutanağı ve 22/7/1999 tarihinde teslim tutanağı düzenlenmiştir.
10. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 28/9/1999 tarihli iddianamesi ile şirketin Yönetim Kurulu Başkanı T.Y. ile gümrük komisyoncusu olan O.N.G. hakkında toplu gümrük kaçakçılığı suçundan ayrı ayrı cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmıştır.
11. Davanın görüldüğü İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesince davaya konu ürünler ile ilgili olarak uzman bilirkişi raporu alınmıştır. Bilirkişilerce düzenlenen 26/9/2000 raporda, dava konusu ürünlerin iddianın aksine yeni ve kullanılmamış oldukları, işçilik ve kumaş cinsleri itibarıyla iyi ve kaliteli ürünler oldukları belirtilmiştir. Raporda ayrıca yapılan karşılaştırmaya göre beyannamelerde gösterilen değerlerin belirlenen değerler ile uyumlu olduğu açıklanmıştır.
12. Söz konusu bilirkişi raporu hükme esas alınarak 29/11/2000 tarihinde sanıkların atılı suçtan beraatine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca suça konu eşyanın karar kesinleştiğinde iadesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, düzenlenen bilirkişi raporuna göre sanıkların cezalandırılmalarına yeterli bir delil bulunmadığı belirtilmiştir.
13. Temyiz edilen hüküm Yargıtay 7. Ceza Dairesi tarafından 23/12/2002 tarihinde onanmıştır. El konulan tekstil ürünleri Gümrük İdaresi tarafından 10/3/2003 tarihinde başvurucuya iade edilmiştir.
B. Delil Tespiti Süreci
14. Başvurucu İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesinden delil tespiti talebinde bulunmuş, bu Mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen 10/4/2003 tarihli bilirkişi raporunda, 225 çuval tekstil ürününün deponun en muhafazalı yerine konulduğu ve zaman zaman ilaçlama yapılarak korunmasının sağlandığı, bu nedenle uyuşmazlığa konu eşyanın kullanım özelliğini kaybetmediği belirtilmiştir. Raporda buna karşın dört yıl içinde renk, biçim ve kumaş özelliğinin değişmesi nedeniyle kadın ve çocuk giysilerinin bir bölümünün moda dışı kalmalarından ötürü piyasa değerinin düştüğü ifade edilmiştir. Rapora göre ancak belli oranda indirim yapılarak bu ürünlerin satılabilmesi mümkün olup fiyat indirimi ve emtianın ütülenip temizlenmesi için gerekli değer kaybının ise 42.431 TL olduğu belirtilmiştir.
C. Tazminat Davası Süreci
15. Başvurucu 14/7/2003 tarihinde İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinde Maliye ve Gümrük Bakanlığı aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde, ağır ceza mahkemesince beraat kararı verildiği belirtilerek, el konulan tekstil ürünlerinin dört yıl koli içinde kalması nedeniyle defolu hâle gelmesinin muhtemel olduğu ve kazanç kaybı, değer kaybı, düzeltme ve elden geçirme masrafı gibi maddi zararların oluştuğu iddia edilmiştir.
16. İdare mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle 11/11/2004 tarihinde görevsizlik kararı verilmiştir. Kararın gerekçesinde, 20/1/1993 tarihli ve 3864 sayılı mülga Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun hükümleri çerçevesinde gümrük makamlarınca el konulan eşyanın soruşturma sırasında tasfiye edilerek yargılama sonunda iade kararı verilmesi hâlinde bedelinin faiz de işletilerek ödeneceği, bu iddianın ise idari yargı yerinde ileri sürülmesi gerektiği belirtilmiştir.
17. Başvurucu bunun üzerine 17/2/2014 tarihinde İzmir 2. İdare Mahkemesinde (Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde, gümrük idaresince el konulan söz konusu eşya iade edilmekle birlikte meydana gelen değer kaybı ve ticari kazanç kaybı nedeniyle oluşan maddi zararın yasal faiziyle birlikte tazmin edilmesi talep edilmiştir.
18. Mahkeme 13/7/2005 tarihinde davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, davanın el koyma tarihi olan 22/7/1999 tarihinden itibaren altmış gün içinde açılması gerektiği hâlde görevsizlik kararından sonra açılması nedeniyle süre aşımından davanın reddi gerektiği belirtilmiştir.
19. Temyiz edilen karar Danıştay Onuncu Dairesince (Daire) 13/7/2007 tarihinde bozulmuştur. Bozma kararının gerekçesinde, uyuşmazlıkta tazmini istenilen zararın davacı şirkete ait mallara el konulmasından sonra söz konusu malların koli içinde bekletilmesi nedeniyle defolu hâle gelmesinden yani idareye teslim edilen malların gereği gibi korunmaması eyleminden kaynaklandığı vurgulanmıştır. Daireye göre bu sebeple malların iade edildiği tarihe kadar meydana geldiği ileri sürülen değer düşüklüğü sonucu oluşan maddi zararın, anılan malların iade edildiği tarihte öğrenildiğinin kabulü gerekir. Daire ayrıca el konulan eşyanın bakım ve muhafazası için yapılması gerekenlerin idari eylem niteliğinde olduğunu ve bu sebeple dava açma süresinin de 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesine göre bir yıl olduğunu belirtmiştir. Daire sonuç olarak davanın süre aşımı yönünden reddinde hukuki isabet bulunmadığını kabul etmiştir.
20. Mahkeme 27/11/2008 tarihinde davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar vermiştir. Mahkeme başvurucunun ticari kazanç kaybı nedeniyle uğradığını belirttiği 457.569 TL tutarındaki zararın tazmini talebini süre aşımı yönünden reddetmiş ve bu davanın 22/7/1999 tarihinden sonra altmış gün içinde açılması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme değer düşüklüğü nedeniyle meydana gelen 42.431 TL tutarındaki tazminat istemini ise kabul etmiştir. Mahkemeye göre meydana gelen zararda davalı idare, eşyanın bakım ve muhafazası için yapılması gerekenleri yapmaması sebebiyle kusurlu olduğundan bu zararı hizmet kusuru ilkesine göre davacıya ödemek durumundadır.
21. Taraflarca temyiz edilen karar Daire tarafından 12/7/2011 tarihinde bozulmuştur. Daire delil tespiti aşamasında alınan bilirkişi raporuna göre eşyanın muhafazası sırasında gerekli koruma önlemlerini aldığını, bu sebeple idarenin eşyanın muhafazası ile ilgili herhangi bir hizmet kusurunun ve tazmin sorumluluğunun bulunmadığını belirtmiştir. Daire ayrıca eşyanın el konulup tutulması sonucu geçen süre içerisinde muhafazasından dolayı meydana geldiği ileri sürülen zarar yönünden ise davanın süresinde açıldığını belirttikten sonra açılan ceza davası nedeniyle eşyanın iadesi mümkün olmadığı için idarenin hizmet kusurundan ve tazminat sorumluluğundan söz edilemeyeceğini vurgulamıştır.
22. Bozma kararına uyan Mahkeme 30/4/2014 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Başvurucunun temyiz ettiği karar Daire tarafından 13/11/2014 tarihinde onanmıştır.
23. Başvurucu 27/5/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
24. Başvurucunun karar düzeltme talebi Daire tarafından 21/1/2016 tarihinde reddedilmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
25. 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı mülga Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun'un 26/7/1983 tarihli ve 2867 sayılı Kanun'un 6. maddesiyle değişik 21. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Kaçak zannı ile tutulan giriş veya çıkış kaçağı eşyanın ve bunların naklinde kullanılan araçların sahip veya taşıyıcıları, eşyanın veya aracın zaptını müteakip;
A) Giriş kaçağı eşya ile her türlü kaçak eşyanın naklinde kullanılan yabancı vasıtanın gümrük idaresince tespit edilecek gümrüklenmiş değerine,
B) Çıkış kaçağı eşya ile, her türlü kaçak eşyanın naklinde kullanılan millileşmiş veya yerli nakil vasıtasının, mahallin en büyük mülki amiri veya görevlendireceği memurun başkanlığında gümrük ve hazine yetkilileri ile belediye temsilcisi ve varsa ticaret odası temsilcisinden oluşan heyet marifeti ile tespit edilen FOB değerine,
Muadil bir meblağı depozito ederek veya kanuni faizi de kapsayacak şekilde muteber banka mektubu veya hazine tahvil ve bonolarını teminat göstererek, eşya ve aracın teslimini gümrük idarelerinden veya yetkili ve görevli adli mercilerden isteyebilirler.
...”
26. 1918 sayılı mülga Kanun’un 1/9/1956 tarihli ve 6846 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle değişik 23. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Cezai hükümler faslının 1 inci kısmında yazılı suçlara mütaallik kaçak eşya müstesna olmak üzere gerek hariçten gelsin ve gerek dahilde bulunsun kaçak eşya ve maddeler derhal zaptolunur ve tutuldukları yere en yakın olan Hükümet merkezinde maznunun huzurunda zabıta memuru ile ait olduğu gümrük ve inhisarlar memurlarından ve bulunmadığı yerlerde mal memurlarından mürekkep bir heyet tarafından nevi ve aded miktarını bildiren bir zabıt varakası tanzim ve imza olunur...”
27. 1918 sayılı mülga Kanun’un 2867 sayılı Kanun'un 10. maddesiyle değişik 27. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Kaçakçılık suçu, kaçakçılık,maksadıyla teşekkül vücuda getirenler ile idare edenler veya teşekküle mensup olanlar tarafından işlenirse failler hakkında on seneden onbeş seneye kadar ağır hapis cezasına hükmolunur.
Birinci fıkradaki hal dışında iki veya daha fazla kimselerin toplu olarak kaçakçılık yapmaları halinde sekiz seneden oniki seneye kadar ağır hapis cezasına hükmolunur.
Birinci ve ikinci fıkralarda hükmolunacak ağır hapis cezasıyla beraber tekel maddeleri için CIF değeri ile birlikte hususi kanunlarındaki para cezaları veya resim tutarının, eşya kaçakçılığı için de gümrüklenmiş değerinin dört mislinden ve yasak eşya ve maddeler için de bunların değerinin altı mislinden aşağı olmamak üzere ağır para cezasına hükmolunur. Kaçak eşya ve maddeler de müsadere edilir .
(Ek:5/6/1985 - 3217/4 md.) İkinci fıkranın uygulanmasını gerektiren durumlarda; mal veya eşyanın özel kanunlarla veya ihracat rejimi kararlarıyla memlekete ithal veya ihracı yasaklanmamış olmakla birlikte gümrüklenmiş piyasa değerinin otuz milyon (31.316.000.000.) lirayı geçmemesi ve tekele tabi maddelerden olmaması halinde ikinci fıkradaki ağır hapis cezasına hükmedilmeyip sadece üçüncü fıkraya göre ağır para cezasına ve mal veya eşyanın müsaderesine karar verilir. Bu fıkradaki miktarı, Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayınlanan 'Toptan Eşya Fiyatları Yıllık İndeksi'ndeki artışlar oranında artırmaya Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu kararlar Resmi Gazete`de yayımlanır.
28. 1918 sayılı mülga Kanun’un 33. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“25,26 ve 27 nci maddelerdeki kaçakçılık cürümlerine veya teşekküllerine, faillerinin hal ve sıfatlarını bilerek her ne şekilde olursa olsun yardım edenler hakkında asıl suçluların o maddeler hükmünce görecekleri cezaların yarısı hükmolunur.
...
(Ek: 12/6/1979-2248/27 md.; Değişik: 26/7/1983-2867/13 md.) Bu Kanunda öngörülen suçlar işlendiği tarihte girişte tekel kaçağı maddelerin hususi kanunlarında yazılı para cezası veya resmi ile CIF değeri toplamı, gümrük kaçağı eşyanın gümrüklenmiş değeri, bunların çıkışında ve yerli tekel mallarında FOB değeri pek fahiş ise mahkeme fiile mahsus olan cezayı yarısına kadar artırır ve eğer hafif ise yarısına ve eğer pek hafif ise üçte birine kadar eksiltir.Eğer fail bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı mükerrir ise, cezası indirilmez."
29. 1918 sayılı mülga Kanun'un 29/6/2001 tarihli ve 4704 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle değişik 45. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
"Gümrük kapıları ve yolları dışındaki yerlerden memleket dışına eşya çıkaranlar veya bunları çıkartmak için gümrüklere verdikleri beyannamelerde cins, nevi, miktar, menşe, gönderileceği yer ve ticarî eşya için ihracat amacıyla yapılan satışta gerçekte ödenen veya ödenecek fiyat bakımından yanlış beyanda bulunanların, bu fiilleri bir menfaat temini amacıyla işlemeleri halinde temin edilen veya edilecek olan menfaatin beş katına kadar ağır para cezasına hükmolunur. Hükmolunacak ağır para cezası beş milyar liradan az olamaz."
30. 1918 sayılı mülga Kanun’un 2867 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle değişik 47. maddesi şöyledir:
“Kaçak eşya ve madde naklinde bilerek kullanılan veya buna teşebbüs edilen her türlü nakil vasıtalarının da müsaderesine hükmolunur.
Müsaderesi icabeden nakil vasıtaları, tahkikat sırasında zaptedilerek en yakın gümrük veya inhisarlar idaresine teslim edilir."
31. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında
(j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler."
32. 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
"(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır."
B. Uluslararası Hukuk
33. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."
34. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), el koyma ve müsadere yoluyla yapılan müdahalelerin sonuçlarını da kararlarında tartışmaktadır. Buna göre AİHM, her el koyma ve müsaderenin muhakkak bir zarara yol açtığını kabul etmektedir. Ancak AİHM, el koyma ve müsaderenin Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesine göre adil olabilmesi için mülkün sahibinin güncel zararının kaçınılmaz olandan daha fazla olmaması gerektiğini sıklıkla vurgulamaktadır (Raimondo/İtalya, B. No: 12954/87, 22/2/1994, § 33; Borzhonov/Rusya, B. No: 18274/04, 22/1/2009, § 61; Jucys/Litvanya, B. No: 5457/03, 8/1/2008, § 36).
35. Bu bağlamda Borzhonov/Rusya kararında, el konulan otobüsün yapılan kanun değişikliğiyle sahibine iadesi gerektiği hâlde kamu makamlarının altı yıl boyunca hareketsiz kalması kaçınılmaz olandan daha ağır bir zarar olarak görülmüştür (Borzhonov/Rusya, §§ 61-63). East/West Alliance Limited/Ukrayna (B. No: 19336/04, 23/1/2014) kararında başvurucunun mülkünden on yıl boyunca yoksun kalmasına yol açan el atma tedbirinin mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale olduğu sonucuna varılmıştır (East/West Alliance Limited/Ukrayna, §§ 166-218). Vendittelli/İtalya (B. No: 14804/89, 18/7/1994) kararında bir suç isnadı kapsamında başvurucunun taşınmazına konulan tedbirin hükümden sonra gerek de kalmadığı hâlde on bir ay daha uygulanmaya devam edilmesi ölçüsüz bir müdahale olarak görülmüştür (Vendittelli/İtalya, §§ 31-40).
36. Jucys/Litvanya kararında ise başvurucunun kaçakçılık suçundan beraat ettiğini belirten AİHM, başvurucunun kürklerine el konulan ceza kovuşturmasında uyuşmazlığın 8,5 yıl süren bir yargılama sonucunda çözülebildiğini vurgulamıştır. AİHM'e göre yargılamanın uzun sürmesinde başvurucuya düşen bir ihmal da bulunmamaktadır. AİHM sonuç olarak asılsız bir ceza kovuşturması geçirdikten sonra başvurucunun en azından bu mallarının semerelerinden uzun yıllar yararlanamadığını belirterek müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği kanaatiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Jucys/Litvanya, §§ 34-39).
37. Diğer taraftan JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Lithvanya (B. No: 3330/12, 5/11/2013) kararında, başvurucunun taşınmazının satışını veya başka suretle devredilmesini kısıtlayan bir tedbirin uygulanması, mülkiyet hakkına müdahale olarak görülmüştür. AİHM, başvuruyu mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolüne ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemiş ve müdahalenin meşru bir amacı olsa dahi özellikle tedbirin devam ettiği süre boyunca başvurucu şirket yönünden yol açtığı olumsuz ekonomik sonuçların ve meydana gelen kısıtlamaların dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. AİHM sonuç olarak diğer unsurlar yanında müdahaleye konu tedbirin on yılı aşkın bir süreden beri devam etmiş olduğuna dikkat çekerek başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olmadığına karar vermiştir (JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Lithvanya, §§ 111-145).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
38. Mahkemenin 21/2/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
39. Başvurucu, 2016/7221 numaralı dosya ile birleşen 2015/8867 numaralı bireysel başvuru dosyasında yalnızca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
40. Bireysel başvurular sonrasında 31/7/2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un 20. maddesiyle 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a geçici madde eklenmiştir.
41. 6384 sayılı Kanun'a eklenen geçici maddeye göre yargılamaların uzun sürmesi, yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Tazminat Komisyonu) tarafından incelenmesi öngörülmüştür.
42. Ferat Yüksel (B. No: 53984/00, 30/3/2004, § 37)kararında Anayasa Mahkemesi yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun ilk bakışta ulaşılabilir ve ihlal iddialarıyla ilgili başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğunu değerlendirmiştir. Buna göre Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı sonucuna vararak başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir (Ferat Yüksel, §§ 27-36).
43. Mevcut başvuruda söz konusu karardan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
44. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
B. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun İddiaları
45. Başvurucu şirket, idare tarafından el konulan eşyanın haksız olarak dört yılı aşkın bir süre depoda tutulması nedeniyle maddi olarak zarara uğradığını belirtmiştir. Başvurucu şirket, yetkililerinin ceza davasında beraatine karar verilmiş olmasına ve idarenin şirket mallarına el konulmasında kusurlu olduğunun belirlenmesine rağmen uğranılan maddi kayıpların karşılanmadığına vurgu yapılmıştır. Başvurucu bu gerekçeyle açtığı davanın reddedildiğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
2. Değerlendirme
46. Anayasa’nın "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
47. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Öncelikle başvurucu 2015/8867 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleşen 2016/7221 numaralı dosyada aynı zamanda makul sürede yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Ancak 2015/8867 numaralı dosya yönünden de aynı şikâyette bulunulmasından ve yukarıda da bu şikâyet yönünden başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesinden dolayı konu hakkında ayrıca bir değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.
48. Başvurucu şirket, adil yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmekte ise de ceza soruşturması kapsamında başvurucunun eşyası hakkında uygulanan el koyma tedbiri nedeniyle mal varlığı yönünden zarara uğratıldığı yönündeki şikâyetin esas itibarıyla mülkiyet hakkını ilgilendirdiği anlaşıldığından başvurucunun bu şikâyetinin mülkiyet hakkının ihlali iddiası kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
a. Kabul Edilebilirlik Yönünden
49. Bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerekir (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, §§ 16, 17).
50. 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (j) bendinde, eşyasına veya diğer mal varlığı değerlerine koşulları oluşmadığı hâlde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer mal varlığı değerleri amaç dışı kullanılan ya da zamanında geri verilmeyen kişilere tazminat talebinde bulunabilme imkânı tanınmaktadır (bkz.§ 31).
51. Anayasa Mahkemesi, ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında yargı organlarınca şüphelilerin eşyasına ya da mal varlığı değerlerine ilişkin olarak el koyma tedbirinin uygulandığı durumlarda bunun hukuka aykırı olduğu iddialarına ilişkin olarak bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla asıl dava sonuçlanmamış da olsa -ilgili Yargıtay içtihatlarına atıf yaparak- 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası açma imkânının tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır (Nuray Işık, B. No: 2014/7561, 28/9/2016, §§ 60-69; Sinan Aydın Aygün (2), B. No: 2014/922, 16/6/2016, §§ 61-69).
52. Somut olayda da şikâyet edilen el koyma işlemi bir ceza soruşturması kapsamında uygulanmıştır. Bununla birlikte 5320 sayılı Kanun'un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre 5271 sayılı Kanun'un 141 ilâ 144. maddeleri hükümlerinin 1/6/2005 tarihinden itibaren yapılacak işlemler hakkında uygulanması öngörülmüştür. Başvuru konusu olayda ise el koyma işlemi 15/7/1999 tarihinde yapılmıştır. Dolayısıyla başvurucunun anılan hükümlere göre ağır ceza mahkemesinde tazminat davası açabilmesi mümkün görünmemektedir.
53. Başvurucunun genel hükümlere göre asliye ticaret mahkemesinde Maliye ve Gümrük Bakanlığına karşı açtığı davada ise idari yargı yerlerinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, idare mahkemesi de karşı görevsizlik kararı vermeyerek esasını incelediği davanın reddine karar vermiştir. Bu karar da Danıştay tarafından onanmış ve karar düzeltme isteğinin reddiyle kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun bireysel başvuru öncesi tüketebileceği başka bir hukuk yolu bulunmadığına göre açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Esas Yönünden
i. Mülkün Varlığı
54. Anayasa'nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Somut olayda başvurucu şirketin ihraç etmek istediği sırada gümrük makamlarınca el konulan tekstil ürünlerinin başvurucu yönünden mülk teşkil ettiğinde kuşku bulunmamaktadır.
ii. Müdahalenin Varlığı ve Türü
55. Malikin, mülkünü kullanma, semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması, mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53). Anayasa Mahkemesi daha önce bir suç isnadına bağlı olarak uygulanan el koyma tedbirinin, mülkten geçici süreyle de olsa yoksun bırakma sonucuna yol açmasından dolayı mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir (Hanife Ensaroğlu, B. No: 2014/14195, 20/9/2017, § 52). Diğer taraftan somut olayda başvurucunun eşyasına bir ceza soruşturması sürecinde kaçak olduğu şüphesiyle ve muhtemel bir müsadereyi güvence altına almak için el konulmuştur. Bu durumda müdahalenin belirtilen amacı da gözetildiğinde mülkiyetin kamu yararına kullanımının düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hanife Ensaroğlu, § 52; Onur Tur Uluslararası Nakliyat Ltd. Şti., B. No: 2015/947, 15/11/2018, § 52).
iii. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
56. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:
"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
57. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir(Recep Tarhan ve Afife Tarhan, § 62).
(1) Kanunilik
58. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken ölçüt kanuna dayalı olma ölçütüdür. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit edildiğinde diğer ölçütler bakımından inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Müdahalenin kanuna dayalı olması, müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir kanun hükümlerinin bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49; Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).
59. Başvuru konusu olayda el koyma tedbirinin 1918 sayılı Kanun'un 23. maddesine dayanılarak uygulandığı görülmektedir. Bu hükmün öngörülebilir, açık ve ulaşılabilir mahiyette olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Dolayısıyla müdahalenin kanunilik koşulunu taşıdığı anlaşılmaktadır.
(2) Meşru Amaç
60. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı, mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması imkânı vermekle bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda bir sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır. Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde getiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir (Nusrat Külah,B. No: 2013/6151, 21/4/2016, §§ 53, 56; Yunis Ağlar, B. No: 2013/1239, 20/3/2014, §§ 28, 29).
61. Kaçak olduğu şüphesiyle uygulanan el koyma tedbirinin, muhtemel bir müsaderenin güvence altına alınması ve caydırıcılığın sağlanması gibi amaçları bulunmaktadır. Bunun yanında kaçak olduğu şüphesiyle eşyaya el konulması yoluyla suçtan gelir elde edilmemesi, suçla ilgili veya bizatihi suç teşkil eden eşyanın ülke ekonomisi, kamu düzeni ve güvenliği ile toplum ve çevre sağlığı bakımından arz ettiği tehlikelerin önlenmesi de hedeflenmektedir (Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, § 64; Hanife Ensaroğlu, § 59). Dolayısıyla söz konusu amaçlar dikkate alındığında başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararına dayalı meşru bir amacının olduğu kuşkusuzdur.
(3) Ölçülülük
(a) Genel İlkeler
62. Son olarak kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.
63. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).
64. Buna göre mülkiyet hakkını sınırlandıran bir tedbirin uygulanmasının Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine göre ölçülü olabilmesi için bu tedbirin öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli olması ve bu tedbirin uygulanması dışında aynı amacı gerçekleştirmeye yarar daha elverişli başka bir aracın da bulunmaması gerekmektedir. Suçla mücadele alanında hangi tedbirlerin gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi öncelikli olarak ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu alanda ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği hakkında sorumlu ve yetkili merciler daha isabetli karar verebilecek konumdadır. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır. Ne var ki seçilen aracın gerekliliğine ilişkin olarak idarelerin sahip olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir. Tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağırlaştırması durumunda Anayasa Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Ancak Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim, seçilen aracın isabet derecesine yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu müdahalenin ağırlığına dönüktür (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hamdi Akın İpek, B. No: 2015/17763, 24/5/2018, § 108; Hanife Ensaroğlu, § 67).
65. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Anayasa Mahkemesi müdahalenin orantılılığını değerlendirirken bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60).
66. Anayasa'nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (başvurucuya diğer unsurlar yanında ayrıca etkin bir savunma hakkı tanındığından müdahalenin ölçülü görüldüğü kararlar için bkz. Eyyüp Baran, B. No: 2014/8060, 29/9/2016, §§ 75-95; Fatma Çavuşoğlu ve Bilal Çavuşoğlu, B. No: 2014/5167, 28/9/2016, §§ 74-89. Buna karşılık aynı koşulun yargılama sürecinde sağlanamaması nedeniyle müdahalenin ölçüsüz görüldüğü kararlar için bkz. Mahmut Üçüncü, B. No: 2014/1017, 13/7/2016, §§ 79-102; Arif Güven, §§ 57-72).
67. Ayrıca mülkiyet hakkına müdahaleye yol açan tedbirlerin keyfî veya öngörülemez biçimde uygulanmaması gerekmektedir. Aksi takdirde mülkiyet hakkının etkin bir biçimde korunması mümkün olmaz. Bu sebeple kamu makamlarınca başvurucunun eylemi ile tedbire yol açan kanuna aykırılık arasında bağlantı olduğunu gösterir makul bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda el koyma veya müsadere gibi tedbirler yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin bireyin menfaatleri ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozmaması için suça veya kabahate konu eşyanın malikinin davranışı ile kanunun ihlali arasında uygun bir illiyet bağının olması ve iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir (Bekir Yazıcı, §§ 31-80; Hanife Ensaroğlu, § 66; Hamdi Akın İpek, § 115).
68. Bunun yanında söz konusu tedbir gerek kapsamı gerekse de süresi itibarıyla orantılı olarak uygulanmalıdır. Kamu yararı amacı doğrultusunda mülkle ilgili olarak bu ve benzeri tedbirlerin uygulanmasının zarara yol açması ise kaçınılmazdır. Ancak bu zararın kaçınılmaz olandan ağır veya aşırı sonuçlara da yol açmaması ya da oluşması durumunda böyle bir zararın kamu makamlarınca makul bir sürede, uygun yöntem ve vasıtalarla gideriminin sağlanması gerekmektedir. Buna göre kamu makamlarının kanuna dayalı olarak ve ilgili kamu yararı amacı doğrultusunda mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirler uygulaması ve bu tedbirlerin belirli bir süre devam etmesi ancak bireyin mülkiyet hakkının korunmasının gerekliliklerine uyulduğu takdirde ölçülü görülebilir (Hanife Ensaroğlu, § 67).
69. Suçla mücadele bağlamında ihtiyaç duyulan tedbirlerin alınması ve bu tedbirler kapsamında somut olayda olduğu gibi araçlar üzerinde belirli bir süreyle hukuki tasarruflarda bulunulmasının sınırlandırılması bakımından kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi mevcut ise de bu tedbirlerin uygulanmasının mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir külfet de yüklememesi gerekmektedir. Bu doğrultuda mülkiyet hakkına yönelik olarak uygulanan tedbir süreçlerinde kamu makamlarının makul derecede ivedilik ve özen koşullarına uygun hareket etmeleri beklenir. Diğer bir deyişle tedbiri uygulayan kamu makamlarının söz konusu tedbirin başvurucunun mülkiyet hakkına etkilerini de gözetmesi ve ölçüsüz bir müdahaleye yol açmaması gerekmektedir (Onur Tur Uluslararası Nakliyat Ltd. Şti., § 66).
(b) İlkelerin Olaya Uygulanması
70. Somut olayda başvurucu şirketin ihraç etmek istediği tekstil ürünlerine kaçak olduğu şüphesiyle gümrük makamlarınca 15/7/1999 tarihinde el konulmuş ve başvurucu şirketin yetkilileri hakkında toplu kaçakçılık suçunu işledikleri iddiasıyla ceza davası açılmış, ağır ceza mahkemesi konu hakkında düzenlenen bilirkişi raporunu hükme esas alarak 29/11/2000 tarihinde sanıkların beraatine karar vermiştir. Bu hüküm Yargıtayca 23/12/2002 tarihinde onanarak kesinleştikten sonra, el konulan söz konusu tekstil ürünleri 10/3/2003 tarihinde Gümrük İdaresince başvurucu şirkete iade edilmiştir.
71. Başvuruya konu olayda el koyma tedbirinin uygulanmasının kaçak eşyanın piyasada dolaşımının ve kaçakçılıktan gelir elde edilmesinin önlenmesi ve muhtemel bir müsaderenin güvence altına alınmasını sağlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olduğu kuşkusuzdur.
72. Gereklilik ölçütü yönünden ise öncelikle ülke ticaretinin ve güvenliğinin korunması ve kontrolü ile haksız rekabetin önlenmesi için kaçakçılıkla mücadelede etkinliğin artırılması gayesiyle kaçak eşyaya el konularak müsadere edilmesi bakımından kamu makamlarının belirli bir takdir yetkisinin olduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu takdir yetkisi çerçevesinde yapılan müdahale yönünden kamu makamlarının Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının korunmasının gerektirdiği güvenceleri de sağlamaları zorunludur.
73. Somut olayda ise el koyma işleminin gümrük makamlarınca fiilî olarak yapılmış olduğu ve yapılan yargılama neticesinde ise ağır ceza mahkemesince söz konusu eşyanın kaçak olmadığı tespit edilmesine rağmen yaklaşık iki yıl bir ay boyunca fiilen el koyma işlemine devam edildiği görülmektedir. Buna göre ağır ceza mahkemesi gerekçeli kararındaki açık tespite rağmen eşyayı hemen iade etmemiş, bunun yerine hüküm kesinleştiğinde eşyanın iadesine karar vermiştir. Dolayısıyla müdahalenin gerekli olup olmadığı tartışmalıdır. Bununla birlikte müdahalenin niteliği gereği orantılılık ölçütü yönünden değerlendirme yapılması gerekmektedir.
74. Başvuruya konu olayda başvurucu şirkete ait ürünlerin kaçak eşya niteliğinde olmadığı, yapılan ceza yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporu ve bu rapora dayalı ilk derece mahkemesinin kararı ile ortaya konulmuş, Yargıtay Dairesi de bu hükmü onamıştır. Nitekim bu yargılama neticesinde başvurucu şirketin yetkililerinin de beraatine karar verilmiştir.
75. Anayasa Mahkemesi daha önce kural olarak mülk sahibinin davranışları ile el koyma veya müsadere tedbirlerinin uygulanmasına yol açan kanuna aykırılık arasındaki ilişkinin tedbiri uygulayan kamu makamlarınca ortaya konulması gerektiğini belirtmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi aynı kararlarında böyle bir ilişki mevcut olmasa dahi kamu yararının gerektirdiği kimi durumlarda el koyma veya müsadere gibi tedbirlerin uygulanmasının öngörülebileceğini kabul etmiştir (Arif Güven, § 68; başvurucu mahkûm edilmemekle birlikte millî ekonominin korunması ve karayollarının güvenliği için aracın müsaderesinin etkin bir tazminat yolunun varlığı nedeniyle ölçülü görüldüğü karar için bkz. Bekir Yazıcı, §§ 66-80).
76. Diğer bir deyişle müsaderenin bir suç isnadına bağlı olarak uygulandığı durumlarda yöntemince yapılan ceza soruşturması ve kovuşturması neticesinde müsadere kararı verilebilmesi için davanın mahkûmiyet ile sonuçlanması gerekmekle birlikte mülkün kanun dışı yollarla ele geçirildiği veya kanuna aykırı faaliyetlerde kullanıldığı gibi kimi durumlarda mahkûmiyetten bağımsız olarak da el koyma veya müsadere tedbirleri uygulanabilir. Buna göre söz konusu tedbirler özellikle yolsuzluk, kara paranın önlenmesi, kaçakçılıkveyauyuşturucu madde ticareti gibi ciddi suçların önlenmesi kapsamında sadece suçtan elde edilen gelirler ve mal varlıklarının ait olduğu şüpheli veya sanıklar yönünden değil aynı zamanda bu gelirler ve mal varlıklarının devredildiği veya kazandırıldığı iyi niyetli olmayan üçüncü kişiler yönünden de uygulanabilir.
77. Ancak somut olayda ağır ceza mahkemesince başvurucuya ait eşyanın müsaderesine karar verilmediği gibi aksine bu eşyanın iadesi yönünde hüküm tesis edilmiştir. Ceza mahkemesince verilen beraat kararındaki gerekçe dikkate alındığında başvurucunun mülkiyet hakkına el koyma suretiyle yapılan müdahalenin ölçülü olabilmesi için, uğradığı zararlarının giderilmiş olması gerekmektedir. Zira yukarıda da değinildiği üzere müdahalenin ölçülü olabilmesi için iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir (bkz. § 67). Bu ilke belirli durumlarda ceza yargılaması neticesinde beraate karar verilmesi durumunda da uygulanmalıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi Bekir Yazıcı kararında, gümrük makamlarının kusursuz sorumluluğuna yönelik konu hakkındaki Danıştay içtihadının varlığı nedeniyle böyle bir tazminat yolunun varlığını gözeterek müsadere yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi ölçülü görmüştür (Bekir Yazıcı, §§ 66-80).
78. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin el koyma nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönündeki başvurularda açık olarak belirttiği üzere her el koyma kaçınılmaz olarak zarara yol açar. Ancak bu kaçınılmaz olanın üzerinde bir zarara yol açılması durumunda mülkiyet hakkına yapılan müdahale başvurucuya aşırı bir külfet yükler.
79. Somut olayda ise başvurucunun eşyasına ilk olarak gümrük makamlarınca el konulmuş, ancak gümrük makamlarının ihbarı üzerine başlatılan ceza soruşturması ve yargılaması sonucunda bu eşyanın kaçak olmadığı açıkça anlaşılmıştır. Netice olarak bütün bu süreçte başvurucuya ait söz konusu eşyaya yaklaşık üç yıl sekiz ay boyunca gümrük fiilen el konulmuştur.
80. Başvurucu yargılama sonunda kendisine eşyası teslim edilmesine karşın haksız yere yapılan el koyma yüzünden uğradığı zararların giderilmediğinden yakınmış, ancak bu taleple açılan dava idare mahkemesince reddedilmiştir. Danıştay bozma kararına uyan idare mahkemesi, gümrük makamlarının yalnızca el konulan eşyanın muhafazası ile sorumlu olduğunu ve somut olayda da bu muhafaza işleminin özenle yerine getirilmiş olduğunun tespit edildiği gerekçesiyle hizmet kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddi gerektiği sonucuna varmıştır. Bu gerekçe, başvurucunun talebiyle yapılan delil tespiti üzerine alınan bilirkişi raporunda da gümrük makamlarının eşyanın muhafazası ile ilgili bir kusurunun olmadığı yönündeki tespite dayandığından, muhafaza yönünden yapılan şikâyetler bakımından makul bir değerlendirme olarak görülebilir.
81. Bununla birlikte aynı bilirkişi raporunda el konulan tekstil ürünlerinin dört yıl içinde renk, biçim ve kumaş özelliğinin değişmesi nedeniyle kadın ve çocuk giysilerinin bir bölümünün moda dışı kalmalarından ötürü piyasa değerinin düştüğü ifade edilmiştir. Üstelik rapora göre ancak belli oranda indirim yapılarak bu ürünlerin satılabilmesi mümkün olup fiyat indirimi ve emtianın ütülenip temizlenmesi için gerekli değer kaybı ise 42.431 TL'dir.
82. Bu tespitlere göre başvurucu el koyma sonucu üç yıl sekiz ay gibi süreyle eşyasından yoksun kalmış, üstelik el koyma süresince bu eşyanın değeri önemli ölçüde de azalmıştır. Başvurucu ise gerek asliye ticaret mahkemesinde gerekse de görevsizlik kararı üzerine idare mahkemesinde açtığı davalarda, değer kaybı ve düzeltme ile elden geçirme masraflarına yol açıldığından da açık olarak yakınmıştır. Ancak idari yargı mercileri gümrük makamlarının sorumluluğunu yalnızca el konulan eşyanın muhafazası ile sınırlandırmıştır. Hâlbuki 1918 sayılı mülga Kanun'un 23. maddesine göre doğrudan gümrük makamlarınca söz konusu eşyaya el konulmuş ve yapılan ceza kovuşturması neticesinde el koyma işleminin haksız olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla el koyma işlemi yönünden gümrük makamlarının hiçbir sorumluluğu olmadığının kabul edilmesi makul olmadığı gibi derece mahkemelerinin idarenin sorumluluğunu sadece muhafaza ile sınırlı tutmaları başvurucunun el koyma nedeniyle uğradığı zararların karşılanamamasına yol açmıştır. Derece mahkemeleri, olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan kanun hükümleri çerçevesinde el koyma işlemini uygulayan gümrük makamlarının bu bakımdan sorumluluklarını irdelememiştir.
83. Üstelik başvurucu o zamanki adıyla Maliye ve Gümrük Bakanlığı aleyhine dava açarken tazminat talebini sadece gümrük makamlarının muhafaza sorumluluğu ile sınırlı da tutmamıştır. Başvurucunun belirtilen tarih itibarıyla adli makamların sorumluluğu yönünden 5271 sayılı Kanun'un 141. ve devamı maddelerine göre dava açamadığı ve ayrıca genel hükümlere göre asliye ticaret mahkemesinde açılan davada verilen görevsizlik kararı üzerine davanın idari yargı yerinde görüldüğü de dikkate alınmalıdır.
84. Sonuç olarak başvurucunun ihraç etmek istediği tekstil ürünlerine kaçak eşya olduğu şüphesiyle Gümrük İdaresince el konulmuş ancak yapılan ceza soruşturması ve kovuşturması neticesinde bu ürünlerin kaçak olmadıkları tespit edilmiştir. Gümrük makamlarının belirtilen tespitleriyle bu eşyaya yaklaşık üç yıl sekiz ay boyunca fiilî olarak el konulmuş, başvurucu bu süre boyunca eşyasından yararlanamamış ve bu eşyanın geçen sürede değer kaybına uğradığı da tespit edilmiştir. Bu süreçte fiilen el koyma dışında daha hafif bir aracın da tercih edilmediği görülmektedir. Buna rağmen herhangi bir tazminat da ödenmediğine göre el koyma suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği açıktır. Buna göre başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil denge başvurucu aleyhine bozulmuş olup müdahale ölçüsüzdür.
85. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden
86. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir...
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
87. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hâle getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, § 55).
88. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemler, yargısal işlemler veya yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Mehmet Doğan, § 57).
89. İhlalin idari eylem ve işlemden kaynaklandığı durumlarda 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi her somut olayın koşullarını dikkate alarak yapılması gerekenlere hükmeder. İdari eylem ve işleme karşı başvurulacak kanun yolları varsa ve bu yollar tüketildikten sonra yapılan bireysel başvurunun incelenmesi sonucu ihlal tespiti yapılmışsa yeniden yargılama yoluyla ilgili mahkemenin tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırma imkânının bulunduğu durumlarda kararın bir örneğinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilebilir.
90. Buna göre Anayasa Mahkemesince ihlalin tespit edildiği hâllerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemeleri ise Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan, § 59).
91. Başvurucuya ait eşyaya kaçak olmadığı hâlde gümrük makamlarınca el konulduğunun belirlenmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla somut başvuruda ihlalin idari bir işlemden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
92. Ancak somut olayda bu idari işlem nedeniyle uğranılan zararların giderimi için hukuki bir yol mevcut olup derece mahkemelerinin başvurucunun tazminat talebini reddetmesi nedeniyle ihlalin sonuçları giderilememiştir.
93. Bu durumda mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Buna göre yapılacak yeniden yargılama ise 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda derece mahkemelerince yapılması gereken iş, öncelikle ihlale yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılması ve nihayet ihlal sonucuna uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 2. İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
94. Dosyadaki belgelerden tespit edilen makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğinin şikâyeti yönünden yapılan yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına; ihlal kararının ilgili olduğu 226,90 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.701,90 TL tutarındaki yargılama giderinin ise başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 2. İdare Mahkemesine (E.2014/252, K.2014/712) GÖNDERİLMESİNE,
D. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği şikâyeti yönünden yapılan yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA; ihlal kararının ilgili olduğu 226,90 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.701,90 TL tutarındaki yargılama giderinin ise BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 21/2/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.