logo
Bireysel Başvuru Kararları Kullanıcı Kılavuzu English

(Mustafa Kılıç [GK], B. No: 2019/35236, 18/5/2022, § …)
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.
   


 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

GENEL KURUL

 

KARAR

 

MUSTAFA KILIÇ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2019/35236)

 

Karar Tarihi: 18/5/2022

R.G. Tarih ve Sayı: 7/9/2022-31946

 

GENEL KURUL

 

KARAR

 

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

 

 

Hicabi DURSUN

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin KUZ

 

 

Rıdvan GÜLEÇ

 

 

Recai AKYEL

 

 

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

 

 

Yıldız SEFERİNOĞLU

 

 

Selahaddin MENTEŞ

 

 

İrfan FİDAN

 

 

Kenan YAŞAR

Raportör

:

Ayhan KILIÇ

Başvurucu

:

Mustafa KILIÇ

Vekili

:

Av. Murat Esat KILIÇ

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; Yargıtay üyeliği görevinden çekilmeye davet disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı başvurulacak bir yargısal mercinin bulunmaması, kanuna uygun olarak kurulmayan ve tarafsız olmayan mahkemede yargılama yapılması, soruşturmaya dayanak bilgi ve belgelerin tebliğ edilmemesi ve Yargıtay Başkanı'nın konuşmasında ve disiplin cezası kararında masumiyeti ihlal eden ifadelere yer verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/10/2019 tarihinde yapılmıştır.

3. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur.

7. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

9. Başvurucu 1960 doğumlu olup bireysel başvuruyu yaptığı tarihte Ereğli T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bulunmaktadır. Başvurucu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (Hâkimler ve Savcılar Kurulu/HSK) tarafından 24/2/2011 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilmiştir.

A. Başvurucunun Yargıtay Üyeliğinin Sona Ermesine İlişkin Süreç

10. 1/7/2016 tarihli ve 6723 sayılı Kanun'la 6/1/1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu ve 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nda değişiklikler yapılmıştır. Buna göre Yargıtay ve Danıştayın daire ve üye sayısı azaltılmış, Yargıtay ve Danıştay üyeliği 12 yıl ile sınırlandırılmıştır. Yargıtayın 516 olan üye sayısı 310, Danıştayın 195 olan üye sayısı da 116'ya düşürülmüştür.

11. Bu çerçevede 6723 sayılı Kanun'un 22. maddesiyle 2797 sayılı Kanun'a eklenen geçici 15. maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesiyle 6723 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihte Yargıtay üyelerinin üyelikleri sona erdirilmiştir. 6723 sayılı Kanun, 23/7/2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe girmiştir. Başvurucunun Yargıtay üyeliği 6723 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesiyle 23/7/2016 tarihinde kendiliğinden sona ermiştir.

12. HSK Genel Kurulu 6723 sayılı Kanun'la görevi sona erdirilen Yargıtay ve Danıştay üyelerinin bir kısmını 25/7/2016 tarihinde yeniden Yargıtay ve Danıştay üyesi olarak seçmiştir. Başvurucu, HSK tarafından yeniden Yargıtay üyesi seçilmemiş; 1/8/2016 tarihinde Yargıtay tetkik hâkimi olarak atanmıştır.

B. Başvurucunun Meslekten Çıkarılmasına İlişkin Süreç

13. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış ve bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihinde son bulmuştur. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25).

14. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı olan ve aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kişi hakkında Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda teşebbüsün savuşturulduğu gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca -aralarında yüksek mahkemelerin üyelerinin de bulunduğu- üç bine yakın yargı mensubu hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılarının bulunduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmada bu kişilerin büyük bölümü hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51, 350).

15. En son Yargıtay tetkik hâkimi olarak görev yapmaktayken başvurucunun FETÖ/PDY hiyerarşik yapılanmasında yer aldığı iddiasıyla hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır.

16. HSK Genel Kurulu da 24/8/2016 tarihinde başvurucunun meslekten çıkarılmasına karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, FETÖ/PDY'ye ilişkin genel bilgilere ve örgüt talimatı doğrultusunda gerçekleştirildiği değerlendirilen bazı soruşturmalarla ilgili açıklamalara yer verildikten sonra özetle şu değerlendirmeler yapılmıştır:

i. 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) 3. ve 4. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde başta FETÖ/PDY olmak üzere devletin millî güvenliğine aykırı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı veyahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen kişilerin tamamının tüm kamu kurum ve kuruluşlarından çıkarılması sonucuna ulaşılmak istendiği anlaşılmaktadır.

ii. Buna göre 667 sayılı KHK'nın 3. ve 4. maddelerinde öngörülen meslekten veya kamu görevinden çıkarma; adli suç veya disiplin suçu işlenmesi sebebiyle uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî güvenliğe aykırı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya grupların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan, geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran olağanüstü tedbir niteliğindedir.

iii. FETÖ/PDY'nin neredeyse tüm kamu kurumlarında örgütlenmesi ve darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olması potansiyel tehdidi mevcut tehlikeye dönüştürmüştür. Demokratik anayasal düzenin sürdürülmesi için olağanüstü tedbirlerin alınması zorunlu hâle gelmiştir.

iv. HSK'nın 667 sayılı KHK'nın 3. maddesi kapsamında yapacağı değerlendirme; hâkim ve Cumhuriyet savcılarının millî güvenliğe aykırı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum ve gruplara üyeliğinin, mensubiyetinin, bunlarla irtibatının ya da iltisakının bulunup bulunmadığının tespitine yöneliktir.

v. Ekli listede yer alan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının 667 sayılı KHK'nın 3. maddesinin (1) numaralı fıkrası kapsamında FETÖ/PDY ile irtibat ve iltisakının bulunduğu sonucuna aşağıdaki hususlar dikkate alınarak varılmıştır:

- Somut olayın özellikleri

- İlgililerin adaylık dönemindeki faaliyetleri, mesleğe kabulleriyle başlayan hizmet içi eğitim ve yabancı dil eğitimlerine katılımlarına, yurt dışına gönderilmelerine, özel yetkili savcılıklara ya da mahkemelere yahut idari görevlere atanmalarına ilişkin bilgiler

- Teftiş Kurulu Başkanlığına başkan, başkan yardımcısı ya da müfettiş sıfatıyla, idari kurumlara tetkik hâkimi, daire başkanı veya daire başkan yardımcısı, genel müdür ya da genel müdür yardımcısı sıfatıyla yapılan atamalarda dikkate alınan kriterler

- Özlük dosyalarındaki bilgi ve belgeler, sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlar, HSK'ya intikal eden şikâyetler ve bunlar üzerine yapılan inceleme, soruşturmalar ve verilen kararlar

- FETÖ/PDY ile ilintili olan dosyalara bakan hâkim ve savcıların bu dosyalarda yaptığı değerlendirmeler ve verdiği kararlar

- Örgüt mensuplarının haberleşme için kullandığı şifreli programda yer alan kayıtlar

- HSK'nın güvenlik birimlerinin hazırladığı raporlarla örgütle bağlantılı olduğu sabit olan üyeleri hakkında tayin ettiği disiplin cezaları ve bu kararlarda kullanılan muhalefet şerhleri

- Sosyal çevre bilgileri ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığından temin edilen bilgi ve belgeler

- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturmalar kapsamında alınan ifadelere ilişkin tutanaklar

17. Başvurucunun yeniden inceleme talebi HSK Genel Kurulunun 29/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

18. Başvurucu, meslekten çıkarılmaya ilişkin karara karşı Danıştay Beşinci Dairesinde iptal davası açmıştır.

C. Başvurucu Aleyhine Başlatılan Ceza Soruşturması Süreci

19. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucu hakkında FETÖ/PDY'ye üye olma suçlamasıyla 18/7/2016 tarihinde başlatılan soruşturma, 29/4/2017 tarihli ve 30052 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 690 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 2. maddesiyle 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinin mülga altıncı fıkrasında yapılan değişikliğe istinaden düzenlenen fezlekeyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

20. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11/10/2017 tarihli iddianamesiyle başvurucunun terör örgütüne üye olduğu kanaatine varılarak 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca cezalandırılması talep edilmiştir. İddianamede, darbe girişimi sonrasında yürütülen soruşturmalar kapsamında eski HSK üyeleri ile Yargıtay üyesi olan A.H., A.B., İ.O., İ.D., K.T. ve gizli tanık Murat'ın verdiği ifadelerin başvurucuyla ilgili kısmına aynen alıntılanmak suretiyle yer verilmiş; ayrıca eski Bakanlık Müsteşarı B.E.nin ifadesinde başvurucunun isminin FETÖ/PDY'ye mensup kişiler arasında sayıldığı belirtilmiştir. İddianamede, başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yolunda bir tespit bulunmamakla birlikte örgüt kurucusunun talimatı sonrası örgüt üyesi H.S. tarafından verilen paranın başvurucunun kardeşi adına Bank Asyaya yatırılması konusunda bazı örgüt üyelerinin ByLock üzerinden yazıştıkları ifade edilmiştir.

21. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, tanık ifadelerine dayanarak başvurucunun öğrencilik döneminden beri örgüt içinde yer aldığını ve 2010 yılında yapılan HSK seçimlerinden sonra örgütün HSK'da çoğunluğu ele geçirmesi üzerine Yargıtay üyesi olarak seçildiğini belirtmiştir. İddianamede, başvurucunun Yargıtay üyesi olarak görev yaptığı dönemde örgütün ilgilendiği davaların örgütün istediği yönde sonuçlanması için çaba sarf ettiği ifade edilmiştir. İddianamede ayrıca ByLock yazışmalarında başvurucunun isminin örgüt üyesi olarak geçtiği vurgulanmıştır.

22. İddianame 9/11/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

23. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 27/6/2019 tarihli kararıyla başvurucu, FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Kararda tanık ifadelerine, başvurucunun örgüt kurucusunun talimatından sonra kardeşinin hesabı üzerinden Bank Asyaya para yatırdığına ilişkin ByLock yazışmalarına, Yargıçlar ve Savcılar Derneğine üye olduğu tarihe ve mali analiz raporuna dayanılmıştır.

24. Mahkûmiyet hükmü, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17/3/2021 tarihli kararıyla düzeltilerek onanmıştır.

D. Başvurucunun Yargıtay Üyeliğinden Çekilmeye Davet Edilmesine İlişkin Süreç

25. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17/7/2016 tarihli yazısıyla, 133'ü fiilen görevde olmak üzere toplam 140 Yargıtay üyesi hakkında soruşturma başlatıldığı hususu Yargıtay Başkanlığına bildirilmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 17/7/2016 tarihli kararıyla başvurucunun da aralarında bulunduğu 133 Yargıtay üyesinin mevcut yetkilerinin kaldırılmasına, haklarında ceza soruşturması başlatılan -emekli olanlar da dâhil- 140 Yargıtay üyesinin fiillerinin soruşturulması için Yüksek Disiplin Kurulu oluşturulmasına karar verilmiştir.

26. Yüksek Disiplin Kurulunun 18/7/2016 tarihli kararıyla Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı soruşturma yapmak üzere muhakkik olarak görevlendirilmiştir. Muhakkik tarafından 12/9/2017 tarihli yazıyla, savunma yapması için başvurucuya on gün süre verilmiştir. Yazıda, 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişimi sonrasında yürütülen soruşturma kapsamında başvurucunun silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan hakkında ceza soruşturması başlatıldığı belirtilmiş ve 2797 sayılı Kanun'un 43. maddesi uyarınca, bununla bağlantılı olarak savunma yapması başvurucudan istenmiştir.

27. Muhakkik tarafından 8/5/2018 tarihli soruşturma raporu hazırlanarak Yüksek Disiplin Kuruluna sunulmuştur. Raporda, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı fezleke ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği iddianamede yer alan deliller incelendiğinde başvurucunun da aralarında olduğu eski Yargıtay üyelerinin FETÖ/PDY'nin yargı yapılanmasında yer aldıklarının, örgütün hiyerarşik yapılanmasında bilerek ve isteyerek bulunmak suretiyle terör örgütü üyesi olduklarının anlaşıldığı belirtilmiş, görevden çekilmeye davet yaptırımının uygulanması önerilmiştir.

28. Yüksek Disiplin Kurulu 21/6/2018 tarihinde 2797 sayılı Kanun'un 43. maddesi uyarınca başvurucu hakkında görevden çekilmeye davet tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir. 12/12/2018 tarihinde başvurucuya tebliğ edilen kararın gerekçesinde özetle şunlar ifade edilmiştir:

i. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturmalarda eski HSK üyeleri A.H., İ.O., K.T., M.K.Ö. ve B.E. ile eski Yargıtay üyesi İ.D. ifadelerinde, haklarında disiplin soruşturması yapılan ve başvurucunun da aralarında bulunduğu eski Yargıtay üyelerinin FETÖ/PDY mensubu olduğu yönünde beyanlarda bulunmuştur.

ii. 2010 yılında yapılan seçim sonucunda HSK'da çoğunluğu ele geçiren FETÖ/PDY'ye mensup üyelerin evlerinde yapılan toplantılarda örgütün kurucusu ve yöneticisi Fetullah Gülen tarafından bildirilen sayıya istinaden yüksek yargıyı ele geçirmek için Yargıtay üyesi olarak seçildikleri anlaşılmaktadır.

iii. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan fezlekeler incelendiğinde görev esnasında FETÖ/PDY adına hareket edildiğine dair delil tespit edilmiştir.

iv. Terör örgütleriyle veya Anayasa'ya aykırı faaliyette bulundukları tespit edilen yapı, oluşum ve gruplarla bağı olduğu saptanan yüksek yargı mensuplarının bu davranışları; Yargıtay üyeliği onur ve vakarına dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran ve görev icaplarına uymayan, yüksek yargının güvenilirliğine zarar veren fiillerdir.

v. Örgütün talimatları doğrultusunda Yargıtayın içinde yapılandıkları, seçimlerde örgüt tarafından seçilmesi istenen kişiler lehine blok oy kullandıkları, örgüt yönünden önemli dosyalarda örgütün çıkarları doğrultusunda karar verilmesi için çabaladıkları, bu şekliyle görevleri sırasında FETÖ/PDY adına hareket ettikleri anlaşılan eski Yargıtay üyeleri Yargıtay üyeliği onur ve vakarına dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran, görev icaplarına uymayan davranışlar sergilemiştir.

29. Başvurucu, bu karara karşı 27/12/2018 tarihli dilekçeyle Yargıtay Başkanlar Kuruluna itiraz yoluna başvurmuştur. Başvurucu, itiraz dilekçesinde;

i. Disiplin soruşturması raporu ve eklerinin tebliğ edilmediğini, bu sebeple savunma için yeterli kolaylığa sahip olamadığını belirtmiştir. Savunma istem yazısında hangi filleri ihlal etmekle itham edildiğinin gösterilmediğini, bunun da savunma hakkını kısıtladığını öne sürmüştür.

ii. Tebliğ edilen yaptırım kararında Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin kimler olduğunun yazılı olmadığını, bu nedenle bu kişilerin tarafsızlığına yönelik şikâyetlerini dile getirme imkânı bulamadığını ifade etmiştir.

iii. Yüksek Disiplin Kurulu ve Başkanlar Kurulunun siyasi iktidarın yargıyı kontrol altına alma çabası olarak 6723 sayılı Kanun'dan sonra oluşturulduğunu ve tarafsız olmadığını savunmuştur. Adil yargılanma hakkı güvencelerinin Yüksek Disiplin Kurulu kararını denetleyecek olan Başkanlar Kurulunun kararları yönünden de geçerli olduğunu belirtmiş, aynı zamanda Başkanlar Kurulu başkanı olan Yargıtay Başkanı'nın 2017 adli yıl açılışında yaptığı konuşma gözetildiğinde adil ve tarafsız bir denetim yapmasının mümkün olmadığını iddia etmiştir.

iv. Başkanlar Kurulu kararına karşı başka bir yargı merciine başvurulamamasının etkili başvuru hakkını ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

v. Yüksek Disiplin Kurulu kararında her bir kişi hakkında kişisel değerlendirme yapılmadığını, ilgili ve yeterli bir gerekçeye yer verilmediğini ifade etmiştir.

vi. 12/9/2017 tarihli savunma istem yazısında o tarihte henüz düzenlenmemiş 11/10/2017 tarihli iddianameye dayanıldığını, muhakkik tarafından görülmesi mümkün olmayan belgelere dayanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir.

vii. HSK'nın 24/8/2016 tarihli kararında, HSK Başkanvekili M.Y.nin Twitter hesabında, Yargıtay Başkanı'nın 2017 adli yılı açılış konuşmasında ve Cumhurbaşkanı'nın bazı açıklamalarında masumiyet karinesini zedeleyen ifadelere yer verildiğini iddia etmiştir.

viii. Yüksek Disiplin Kurulu kararında dayanılan tanıkların ve ifadelerinin güvenilir olmadığını ileri sürmüştür.

30. Yargıtay Başkanlar Kurulu 24/5/2019 tarihinde itirazı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde 2797 sayılı Kanun'un 47. maddesi gözetildiğinde ceza yönünden açılan soruşturma ve kovuşturmaların disiplin işlemi yapılmasına engel teşkil etmeyeceği ifade edilmiştir. Kararda başvurucunun hakkında başlatılan disiplin sürecinde savunmasını yapabildiği ve soruşturma raporunun Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 48. maddesine uygun olduğu belirtilmiştir. Başvurucunun Yargıtay üyesi olduğu dönemde işlediği suçlardan dolayı Yargıtay tarafından disiplin yönünden soruşturulmasının mükerrerliğe yol açmadığının değerlendirildiği kararda, başvurucunun disiplin soruşturması sürecinde tutuklu bulunması sebebiyle dosyanın fiziken inceletilememesinin hukuka aykırı olmadığı kabul edilmiştir. Kararda ayrıca delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı vurgulanmıştır.

31. Nihai karar 20/9/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 21/10/2019 tarihinde doğrudan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

E. Diğer Gelişmeler

32. Olayların gerçekleştiği dönemde Yargıtay başkanı ve aynı zamanda Başkanlar Kurulunun başkanı olan İ.R.C. 5/9/2017 tarihinde adli yıl açılış konuşmasında şu sözleri sarf etmiştir:

"Türk yargısı, adalet sistemini ele geçirmeye çalışan FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarına karşı çok kısa sürede güçlü bir refleks göstermiş, özellikle darbe girişiminin ortaya çıktığı ilk saatlerde bu kişileri görevden uzaklaştırmıştır. Yaklaşık 40 yıldan beri diğer kamu kuruluşlarının yanı sıra adalet teşkilatına da sızanların teşkilattan ayıklanması yargı sisteminin çok önemli bir başarısıdır. Bu anlamda Türk yargısı 15 Temmuz darbe girişimine karşı en etkili ve cesur adımları atarak Yüce Türk Milletinden aldığı kutsal emaneti, sadece ve sadece yüce Türk Milletinin üstün yararına kullanılabileceğini göstermiştir. Emanete ihanet ederek, kamu görevini ve özellikle yargı yetkisini belli bir örgütün amaçları doğrultusunda kullananlara ise adaletten başka bir borcumuz bulunmamaktadır. Bu kişilerin adil bir şekilde yargılanması, hukukumuzda öngörülen cezalara çarptırılması ve sarsılan kamu düzeninin yeniden tesisi kuşkusuz sağlanacaktır. İşleyen yargı sürecinin titizlikle yürütülmesi, mahkûmiyetlerin objektif delillere dayandırılması, adil yargılama hakkına saygı gösterilmesi hem mağduriyetleri önleyecek hem de bir kısım suçların ve suçluların cezasız kalmasına engel olacaktır. Bizim görevimiz, duyguyla, coşkuyla, önyargı ile davranmak değil, Türk hukuk sisteminin son yıllarda büyük bir başarı ile yükselttiği insan haklarına ilişkin standartlardan taviz vermeden objektif delillere göre karar vermektir.

...

Üçüncü ve son olarak, terör örgütüne üye olan hakim ve savcıların meslekten uzaklaştırılmaları son derece önemli bir başarı olmasına karşın, tamamen bir güven mesleği olan hakimlik ve savcılık mesleğini icra edenlerin yaklaşık 1/3’ünün terörist faaliyetlerin odağında yer alması, halkın gözünde yargıya olan güveni elbette sarsacak bir durumdur. Toplumun en çok güven duyması gereken meslek mensuplarının bir terör örgütünün amaçları doğrultusunda hareket etme ihtimali dahi tek başına bir toplumun şaşkınlık ve sarsıntı yaşamasına yeterlidir."

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

33. 2797 sayılı Kanun'un "Başkanlar Kurulları" kenar başlıklı 9. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Yargıtayda;

1. Birinci Başkan ile birinci başkanvekillerinden ve daire başkanlarından oluşan Başkanlar Kurulu.

..."

34. 2797 sayılı Kanun'un "Yüksek Disiplin Kurulu" kenar başlıklı 11. maddesi şöyledir:

"Yüksek Disiplin Kurulu; Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekillerinden kıdemli olanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile altı hukuk ve üç ceza dairesi başkanları ve başkanlarının katılmadığı dairelerin beş üyesinden oluşur.

Yüksek Disiplin Kurulunda ayrıca, Kurula asıl üye olarak katılmayan daire başkanları ile bunların dışındaki dairelerin birer üyesi yedek üye olarak bulunur"

35. 2797 sayılı Kanun'un "Başkanlar Kurullarının görevleri" kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Başkanlar kurullarının görevleri şunlardır:

1. Başkanlar Kurulunun Görevleri:

...

d) Birinci Başkanlık Kurulu, Yüksek Disiplin Kurulu ile Yönetim Kurulu kararlarına karşı yapılan itirazları kesin olarak karara bağlamak. Bu itirazların incelenmesinde karara katılan kurul üyesi daire başkanları Kurula katılamaz ve eksiklikler o dairenin kıdemli üyeleriyle tamamlanır.

...

Başkanlar kurullarının itiraz üzerine veya doğrudan doğruya verdikleri bütün kararlar kesin olup, bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamaz."

36. 2797 sayılı Kanun'un "Yüksek Disiplin Kurulunun görevleri" kenar başlıklı 19. maddesi şöyledir:

"Yüksek Disiplin Kurulu; Yargıtay üyeliği vakar ve onuruna dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarından dolayı Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili hakkında disiplin kovuşturmasını gerektiren eylemin ağırlığına göre 'Uyarma' veya 'Görevden çekilmeye davet' işlemlerinden birini uygular."

37. 2797 sayılı Kanun'un "Yüksek Disiplin Kurulunun çalışması" kenar başlıklı 43. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"19 uncu maddede yazılı eylem ve davranışları her ne biçimde olursa olsun haber alan Birinci Başkan gerekli soruşturma işlemini yapmak üzere durumu Birinci Başkanlık Kuruluna bildirir.

Adalet Bakanlığı ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan gelen ihbar ve şikayetlerin sonucu Adalet Bakanlığına veya Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bildirilir.

...

Soruşturma dosyasının Yüksek Disiplin Kuruluna intikali üzerine, Başkan, hakkında soruşturma yapılandan daha kıdemli olan bir başkan veya üyeyi gerekli soruşturmayı yapmak üzere görevlendirir. Görevlendirilen başkan veya üye gerekli ise konu ile ilgili bilgi ve delilleri toplar, lüzum gördüğü kimseleri yeminle dinler. Bütün daire, kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzelkişiler sorulan hususlara cevap vermek zorundadır.

...

Savunmanın alınması ve soruşturmanın bitiminde, görevli başkan veya üye sonucu kanaati ile birlikte bir rapor halinde Yüksek Disiplin Kuruluna sunar.

...

Yüksek Disiplin Kurulu delilleri serbestçe takdir eder.

Bu kararlar aleyhine tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde Başkanlar Kuruluna itiraz edilebilir. İtirazın incelenmesinde karara katılan Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri kurula katılamaz ve eksikler o dairelerin kıdemli üyeleriyle tamamlanır. İtiraz üzerine inceleme evrak üzerinde yapılır. İtiraz yerinde görülürse ceza tümüyle kaldırılır veya değiştirilir.

İlgili kesinleşmiş olan görevden çekilmeye davet kararının tebliğinden itibaren bir ay içinde görevden çekilmediği veya emekliliğini istemediği takdirde çekilmiş kabul edilir. Bu bir aylık süre içinde ilgili izinli sayılır."

38. 2797 sayılı Kanun'un "Kişisel ve görevle ilgili suçlar" kenar başlıklı 46. maddesi şöyledir:

"Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.

Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.

Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.

Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.

Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay ilgili ceza dairesine tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.

 (Mülga altıncı fıkra: 2/1/2017-KHK-680/5 md.; Yeniden düzenleme: 17/4/2017-KHK-690/2 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/4 md.) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır.

Haklarında inceleme ve soruşturma yapılacakların, inceleme ve soruşturma mercilerinin tayininde son görev ve sıfatları esas alınır. Sıkıyönetim Kanununda sözü edilen yetkili izin mercii, Yargıtay Büyük Genel Kuruludur."

B. Uluslararası Hukuk

39. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...

2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.

..."

40. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 6. maddesinin suç isnadıyla ilgili boyutunu Engel kriterleri olarak adlandırılan üç kritere dayandırmaktadır. İlk kriter suçun ulusal hukuktaki nitelendirilmesi, ikinci kriter suçun niteliği ve üçüncü kriter ise ilgili kişiye verilebilecek olan cezanın ağırlığıdır (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], B. No: 55391/13, 6/11/2018, § 122). AİHM ayrıca cezanın niteliğini de değerlendirmiştir (Öztürk/Almanya [GK], B. No: 8544/79, 21/2/1984, § 50).

41. AİHM'e göre birinci kriterin diğer kriterlere göre göreceli olarak ağırlığı olsa da değerlendirme için birinci kriter ancak bir başlangıç noktası oluşturur. Şöyle ki eğer taraf devletin iç hukuku bir eylemi suç olarak nitelendirmiş ise bu, 6. maddenin kapsamının uygulanması bakımından belirleyicidir. Ancak ulusal hukukta böyle bir nitelendirme yoksa AİHM yine de başvuru konusu edilen cezai sürecin ulusal sınıflandırmasının ötesine bakacak ve maddi gerçeği inceleyecektir (Engel ve diğerleri/Hollanda, B. No: 5100/71, 5101/71, 5102/71, 5354/72, 5370/72, 23/11/1976, § 81).

42. Sözleşme'nin 6. maddesinin kapsamının uygulanmasını belirleyecek daha önemli bir kriter olarak değerlendirilen (Jussila/Finlandiya [BD], B. No: 73053/01, 23/11/2006) suçun türü ise şu faktörlerin hesaba katılmasını gerektirmektedir:

i. Başvuruya konu cezai sürecin doğrudan -örneğin bir meslek grubu gibi- belirli bir gruba mı yönelik olduğu yoksa herkes için bağlayıcılığı olan genel bir etki mi yarattığı (Bendenoun/Fransa, B. No: 12547/86, 24/2/1994, § 47)

ii. Cezai sürecin kamu gücünü kullanan bir kamu otoritesi tarafından yürütülüp yürütülmediği (Benham/Birleşik Krallık, B. No: 19380/92, 10/6/1996, § 56)

iii. Cezai sürecin cezalandırıcı ya da caydırıcı bir amacının olup olmadığı (Öztürk/Almanya, § 53; Bendenoun/Fransa, § 47)

iv. Cezai sürecin sonunda öngörülen cezanın uygulanmasının bir suç tespitine bağlı olup olmadığı (Benham/Birleşik Krallık, § 56)

v. Benzer cezai süreçlerin diğer taraf devletlerin hukuklarında nasıl sınıflandırıldığı (Öztürk/Almanya, § 53)

43. Üçüncü ve son kriter olan cezanın türü ve ağırlığı ise 6. maddenin uygulanma kapsamının belirlenmesinde cezai sürecin sonunda öngörülen cezanın olası en yüksek miktarının da dikkate alındığını ortaya koymaktadır (Campell ve Fell/Birleşik Krallık, B. No: 7819/77, 7878/77, 28/6/1984, § 72; Demicoli/Malta, B. No: 13057/87, 27/8/1991, § 34).

44. AİHM'e göre Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai süreçler bakımından kapsamının belirlenmesinde Engel ve diğerleri/Hollanda başvurusuna ilişkin kararda altı çizilen ikinci ve üçüncü kriterlerin birlikte uygulanması gerekli değildir. Yine de her bir kriterin ayrı ayrı analizi üzerinden sonuca varılamayan durumlarda kriterlerin kümülatif olarak değerlendirilmesine ilişkin bir yaklaşım da benimsenebilir (Bendenoun/Fransa, § 47).

45. AİHM Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının medeni hak ve uyuşmazlıklar kolunun uygulanabilirliğine ilişkin içtihadını Regner/Çek Cumhuriyeti ([BD], B. No: 35289/11, 19/9/2017, §§ 99-112) kararında toparlamıştır. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"99. AİHM 'medeni' kol bağlamında 6. maddenin uygulanabilir olması için Sözleşme'de korunup korunmadığından bağımsız olarak ulusal hukukta tanınan -en azından savunulabilir bir temeli bulunan- bir 'hak' ile ilgili bir 'uyuşmazlık' olması gerektiğini tekrarlar. Uyuşmazlık samimi ve ciddi olmalıdır. Uyuşmazlık sadece bir hakkın gerçek varlığıyla değil, hakkın kapsamı ve uygulanma şekliyle de ilgili olabilir. Son olarak yargılamanın sonucu söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır. Ancak hafif bağlantılar ya da uzak sonuçlar 6. maddenin devreye girebilmesi için yeterli olmaz.

100. AİHM hakkın varlığıyla ilgili olarak, ulusal hukukun ilgili hükümlerinin ve ulusal mahkemelerin bunlara ilişkin yorumlarının başlangıç noktası olması gerektiğini tekrarlar. 6. maddenin (1) numaralı fıkrası 'hak ve yükümlülükler' için taraf devletin maddi hukukunda herhangi bir somut içerik garanti etmez. AİHM taraf devletin ulusal hukukunda yasal bir temeli bulunmayan maddi bir hakkı 6. maddenin (1) numaralı fıkrasının yorumu yoluyla türetmeyebilir.

...

107. Vilho Eskelinen ve diğerleri içtihadında üretilen kriterlere göre, kamu hizmetlerinde istihdam edilen kamu çalışanlarıyla ilgili olarak iki koşul gerçekleşmedikçe taraf devlet AİHM önünde başvurucuyu 6. maddede yer alan korumanın kapsamı dışına çıkarmak bakımından başvurucunun kamu görevlisi statüsüne dayanamaz. Birincisi, devlet kendi ulusal hukukunda söz konusu görev veya kamu çalışanı kategorisi için dava yolunu kapalı tuttuğunu açık bir biçimde düzenlemelidir. İkincisi, dava yolunun kapalı hale getirilmesi objektif temele dayalı bir devlet yararı ile haklılaştırılmalıdır. Dava yolunun kapalı tutulmasının haklılaştırılabilmesi için bir işveren olarak devletin, ilgili kamu görevlisinin kamu gücünün kullanımına katıldıklarını veya kamu görevlisi ile devlet arasında özel bir güven veya sadakat bağının var olduğunu ileri sürmesi yetmez. Devletin aynı zamanda söz konusu somut uyuşmazlığın konusunun kamu gücünün kullanımına ilişkin olduğunu veya özel bağı tartışmaya açtığını gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yüzden devlet ile kamu görevlisi arasındaki ilişkinin özelliği, olağan iş uyuşmazlıklarının -aylık, ikramiye ve diğer özlük haklarına ilişkin ihtilaflar gibi- 6. maddenin garantilerinin dışında bırakılması bakımından kural olarak haklı bir temel olarak görülemez. Esasında 6. maddenin uygulanacağı yönünde bir karinenin varlığı kabul edilmelidir. Ulusal hukuka göre kamu görevlisinin dava açma hakkının bulunmadığını ve kamu görevlisinin 6. maddenin kapsamının dışında tutulmasının haklı bir temelinin bulunduğunu göstermek taraf devletin yükümlülüğündedir.

108. ... Eskelinen kararındaki 6. maddenin uygulanabilirliği karinesinin kamu görevinden çıkarılmaya ilişkin davalarda da uygulanacağına karar vermiştir.

..."

46. AİHM Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna (B. No: 11423/19, 22/7/2021) kararında yüksek mahkeme (temyiz mahkemesi) üyelerinin üyeliklerine kanunla son verilmesine ilişkin başvuruyu incelemiştir. AİHM öncelikle Sözleşme'nin 6. maddesinin uygulanabilir olup olmadığını tartışmıştır. Bu bağlamda özetle şunları ifade etmiştir:

i. Sözleşme, bir kimsenin yargı göreviyle ilgili bir kadroya atanma hakkını ve belirlenmiş bir görev süresini garanti etmese de ulusal hukukta bu şekilde bir hak var olabilir. Somut olayda ulusal hukuka göre başvurucuların -Anayasa'nın 126. maddesinde düzenlenen ve emeklilikten önce görevin sona erdirilmesini öngören istisnai hâller bulunmadığı müddetçe- emekliliklerine kadar yargıç olarak kalma hakkına sahip oldukları hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak başvurucular görevlerinden çıkarılmadıkları hâlde yasal düzenlemeye istinaden yargısal görevlerini icra etmekten alıkonulmuştur (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, §§ 49, 50).

ii. Statülerine ilişkin anayasal hükümlerin lafzı, başvurucuların yargıç olarak kalmalarının teminata bağlandığı, buna karşılık spesifik bir mahkemede görev yapmalarının güvence altına alınmadığı biçiminde anlaşılmaya müsait olsa da söz konusu anayasal hükümlerin başvuruculara, keyfî bir şekilde hâkimlik görevinden çıkarılmaya karşı korunma hakkını sağladığı yolunda savunulabilir bir temel sunduğu konusunda tartışma bulunmamaktadır. Belirtilen hakkın ulusal hukukta var olduğundan şüphelenilmesini gerektiren bir neden mevcut değildir. Bu bağlamda AİHM, hukukun üstünlüğü ilkesi altında yönetilen devletin temel bir değeri ve adaletin garantörü olarak yargının toplumdaki özel rolüne vurgu yapmaktadır. Yargının bu görevinde başarılı olabilmesi için kamunun güvenine sahip olması gerekir. Yargının demokratik bir toplumda devlet organları arasında işgal ettiği baskın konumu, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve yargı bağımsızlığının güvence altına alınması zorunluluğunun artan önemi karşısında yargıçlık statülerini ve kariyerlerini etkileyen ve onların yargısal bağımsızlıkları ile özerkliklerini tehlikeye atan tedbirlere karşı yargı mensuplarını koruyucu bir tavır takınılmalıdır (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, §§ 51, 52).

iii. Avrupa Konseyinin Hâkimlerin Statüsü Hakkında Avrupa Şartı gözetildiğinde hâkimlerin -onlara bahşedilen hâkimlik teminatı temelinde- statüleri ve kariyerleriyle ilgili olarak alınan tedbirlerin yargı bağımsızlığı ilkesi ve görev süresi garantisiyle uyumlu olması gerektiğini iddia edebilecekleri hususunda kuşku bulunmamaktadır (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, § 54).

iv. Ukrayna Anayasa Mahkemesinin 18/2/2020 tarihli kararıyla, yargıçların bu hakkının ulusal hukukta düzenlendiği tespiti yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi başvurucuların yüksek hâkimlik statüsünde kalma haklarının olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Bu koşullar dikkate alındığında başvurucuların bir hakkının olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca yargısal fonksiyonlarını icra etmelerinin engellendiği gözetildiğinde başvurucuların bu hakkıyla ilgili olarak gerçek ve ciddi bir uyuşmazlık mevcuttur. Söz konusu uyuşmazlık başvurucuların hakkı yönünden doğrudan belirleyici bir niteliğe sahiptir (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, §§ 55, 56).

v. Hakkın medeni karakteri yönünden başvurucuların hâkimlik statüsü onların Sözleşme'nin 6. maddesinin kapsamı dışında tutulması için tek başına yeterli değildir. Bu durum mesleğe alım, atanma, naklen atanma, kademe ilerlemesi ve göreve son verme dâhil her türlü uyuşmazlık için gereçlidir (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, § 59).

vi. Somut olayda başvurucuların yakındığı husus, aylıklarındaki düşüş değil özel hayatlarının kapsamında kalan mesleki ve kişisel gelişimlerini ve başkalarıyla ilişki kurmalarını etkileyen hâkimlik yetkilerini kullanamamalarıdır. Meselenin özel hayat boyutu oldukça önemli olup başvurucuların kamu görevlisi olması meselenin bu boyutuna galebe çalamaz. Ayrıca ihtilaf konusu tedbirin başvurucuların mesleki yaşamı ve yargısal fonksiyonlarının icrası üzerindeki kayda değer etkisi ve tek taraflı olan bu tedbirin önemsiz veya basit bir formaliteden ibaret olmadığı dikkate alındığında bunun Sözleşme'nin 6. maddesinin kapsamı dışına çıkarılması sadece işin tabiatına aykırı olmakla kalmaz, yargının toplumdaki özel rolüne yönelik korumaların altının oyulmasına da sebebiyet verir(Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, § 60).

vii. Eskelinen testinin birinci şartı incelendiğinde başvurucuların genel olarak görevlerine son verilmesi de dâhil olmak üzere görev sürelerine ilişkin iddialarla ilgili olarak yargı yoluna başvuru haklarının bulunduğu konusunda tartışma yoktur. Ancak mevcut başvuru, başvurucuların görevlerine kanun hükmüyle son verilmiş olması sebebiyle genel formatla uyumlu değildir. Ukrayna hukukunda bireylerin kanun hükümlerine karşı doğrudan Anayasa Mahkemesine başvurmaları mümkün olmadığından başvurucuların görevine kanunla son verilmesine ilişkin tedbire karşı başvurabilecekleri bir yol bulunmamaktadır. Eskelinen testinin birinci şartının sağlandığına karar verilmesi mümkün ise de ikinci şartının tahakkuk etmediğine dair işaretlerin bulunması sebebiyle birinci şartla ilgili olarak kesin bir karara varılması gerekli görülmemiştir (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, §§ 61-64).

viii. Göreve son vermenin yargı denetimi dışında bırakılmasının kamu menfaatleri yönünden objektif bir sebebe dayanıp dayanmadığının incelenmesinde ilgili kamu görevlisinin kamu gücünün kullanımına iştirak etmesi ya da devlet ile arasında özel güven ve sadakat bağının bulunması yeterli değildir. Devletin ihtilaf konusu uyuşmazlığın kamu gücünün kullanımıyla ilgili olduğunu ya da devlet ile kamu görevlisi arasındaki özel güven ve sadakat bağının sorgulanmasını gerektirdiğini göstermesi zorunludur (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, § 65).

ix. İkinci test bağlamında özel güven ve sadakat bağı kavramı, yargı bağımsızlığı ilkesi ışığında yorumlanmalıdır. Kamu görevlisinden istenen özel güven ile sadakat bağı ve yargı bağımsızlığı ilkesi kolayca uzlaştırılabilecek kavramlar değildir. Kamu görevlisinin hükûmet politikalarını uygulamakla yükümlü olduğu alanlarda kamu görevlisi ile devlet arasındaki ilişki geleneksel olarak yürütme organına güven ve sadakate dayalı biçiminde betimlenebilirse de aynı durum yargı mensupları için geçerli değildir. Çünkü yargı mensupları hükûmetin hatalı işlemlerini ve kamu gücünü kötüye kullanmasını kontrol etme görevi gereği farklı ve daha bağımsız bir rol üstlenir. Bu sebeple devletteki fonksiyonları, yargı bağımsızlığının özel garantileri ışığında anlamlandırılmalıdır. Yargı mensupları yönünden özel güven ve sadakat kavramına atıfta bulunulduğunda kamu gücünü elinde bulunduranlara değil hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye sadakatin anlaşılması gerekir. Devletle hâkimler arasındaki ilişkinin karmaşık yönü yargı mensuplarının görevlerini icra ederken diğer devlet organlarına karşı yeterli ölçüde mesafeli olmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu sayede kararlarını korku ve iltimasa yer olmaksızın hukukun ve adaletin gereklerini gözeterek verebilirler. Ulusal hukukun bireysel tarafsızlık ve bağımsızlıklarına dokunan konularda hâkimleri Sözleşme'nin hükümlerinin güvencelerinden mahrum bırakması hâlinde onların hukukun üstünlüğünü gözeterek karar verebileceklerini sanmak bir yanılgı olur. Bu sebeple yargı mensuplarının çalışma koşullarıyla ilgili konularda devlete özel güven ve sadakat bağı temelinde Sözleşme'nin 6. maddesinin korumasının dışında tutulmasının haklı bir zemininin olduğu düşünülemez. Dolayısıyla somut olayda Eskelinen testinin ikinci şartı sağlanmamıştır (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, §§ 65, 66).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

47. Anayasa Mahkemesinin 18/5/2022 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

1. Uygulanabilirlik

48. Başvurucunun ileri sürdüğü iddialar, adil yargılanma hakkının bazı güvencelerine temas etmektedir. Bu sebeple öncelikle adil yargılanma hakkının somut olayda uygulanabilir olup olmadığının incelenmesi gerekir.

a. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

49. Başvurucu, isnat edilen anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsün ve terör örgütü üyeliğinin ceza kanunlarında suç olarak tanımlandığına işaret etmiş; yaptırımın ağırlığı ve tutuklanmasına gerekçe yapıldığı hususları da gözetildiğinde görevden çekilmeye davet yaptırımının cezai nitelikte kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştür.

50. Bakanlık görüşünde, başvurucunun şikâyetlerinin adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmesinin mümkün olup olmadığı değerlendirilirken Anayasa Mahkemesinin 21/1/2010 tarihli ve E.2008/74, K.2010/15 sayılı kararının gözönünde bulundurulması gerektiği belirtilmiştir. 2797 sayılı Kanun'un 17. maddesinin son fıkrasında Başkanlar Kurulunun itiraz üzerine veya doğrudan verdiği bütün kararların kesin olduğunun, bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamayacağının hükme bağlandığını vurgulayan Bakanlık, Yüksek Mahkeme üyesi hakkında verilen bir disiplin cezasına karşı yargı yolunun kapatılmasının nesnel gerekçelere dayandığını belirtmiştir. Bakanlık ayrıca Anayasa Mahkemesinin Ahmet Kütük (B. No: 2015/19099, 23/3/2016) kararına atıfta bulunarak Yargıtay üyeleriyle devlet arasında özel bir güven ve sadakat bağı bulunduğunu savunmuştur. Bakanlık bu gerekçeyle başvurucunun iddialarının Sözleşme'yle Anayasa'nın ortak koruma alanında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüştür.

51. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru formundaki iddialarını tekrarlamıştır.

b. Değerlendirme

i. Genel İlkeler

52. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

53. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa'da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye'nin taraf olduğu ek protokollerin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

54. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında; herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme, bunun doğal sonucu olarak da iddiada bulunma, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun'un Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasına "adil yargılanma" ibaresinin eklenmesine ilişkin 14. maddesinin gerekçesinde "değişiklikle Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınmış olan adil yargılama hakkı[nın] metne dahil" edildiği belirtilmiştir. Dolayısıyla Anayasa'nın 36. maddesine söz konusu ibarenin eklenmesinin amacının Sözleşme'de düzenlenen adil yargılanma hakkını anayasal güvence altına almak olduğu anlaşılmaktadır (Yaşar Çoban [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, § 54). Bu itibarla Anayasa'da güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsam ve içeriği belirlenirken Sözleşme'nin "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ve buna ilişkin AİHM içtihadının da gözönünde bulundurulması gerekir (Onurhan Solmaz, § 22).

55. Sözleşme, bir kişinin sahip olduğunu ileri sürebileceği tüm hak ve yükümlülükler bakımından adil yargılanma hakkını güvenceye almamaktadır. Sözleşme'nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların ve bir suç isnadının esasının karara bağlanması esnasında geçerli olduğu belirtilerek hakkın kapsamı bu konularla sınırlandırılmıştır. Hak arama hürriyetinin ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilmek için ya başvurucunun medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili bir uyuşmazlığın tarafı olması ya da başvurucuya yönelik bir suç isnadının esası hakkında karar verilmiş olması gerekir. Dolayısıyla bahsedilen hâller dışında kalan adil yargılanma hakkının ihlali iddiasına dayanan başvurular Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanı kapsamı dışında kalacağından bireysel başvuruya konu olamaz (Onurhan Solmaz, § 23).

56. Suç isnadının özerk bir kavram olması nedeniyle bir isnadın Anayasa'nın 38. ve Sözleşme'nin 7. maddesi kapsamında olup olmadığının tespiti amacıyla üç ayrı kriter kullanılmaktadır. İlk olarak isnadın ulusal ceza mevzuatında suç olarak düzenlenip düzenlenmediğine bakılmalı ve isnat edilen eylem, ulusal ceza mevzuatında suç addedilmişse yapılan isnat diğer kriterlerin uygulanmasına gerek kalmadan suç isnadı olarak kabul edilmelidir (B.Y.Ç., B. No: 2013/4554, 15/12/2015, § 31).

57. İsnada konu eylemin ulusal mevzuatta suç addedilmediği durumlarda ise eylemin suç karakteri ve özelliği taşıyıp taşımadığı ile eylem için öngörülen cezanın ağırlığı ve amacı dikkate alınacaktır. Bu bağlamda disiplin hukuku çerçevesinde yapılan bir isnadın cezai anlamda bir suç isnadı olup olmadığının belirlenmesinde disiplin cezasının belirli bir grubu mu yoksa herkesi mi bağladığı, caydırma ve cezalandırma amacı içerip içermediği, ilgili suçun ceza hukukunda yer alan suçlarla benzerlik taşıyıp taşımadığı, uygulanan usullerin ceza hukuku alanındaki yargısal usullere benzeyip benzemediği gibi faktörler dikkate alınacaktır (B.Y.Ç., § 32).

58. Buna göre ceza hukuku anlamında suçun herkes tarafından işlenebilmesi mümkün iken genellikle bir kurumun iç işleyişiyle veya bir meslek grubunun faaliyetleriyle ilgili olan disiplin suçları belli sıfata, mesleki unvana sahip kişiler tarafından işlenebildiğinden yalnızca belirli bir grubu bağlamakta ve bu nedenle cezai anlamda suç niteliği taşımamaktadır. Diğer taraftan disiplin hukuku kapsamında uygulanan bir yaptırımın ciddi şekilde caydırıcı olması veya yaptırımın sonucunun belirli şartlar dâhilinde -para cezasının ödenmemesi durumunda- hürriyeti bağlayıcı ceza ile ilintilendirilmesi hâlinde mevzuatta disiplin suçu olarak düzenlenmiş olmasına rağmen cezai anlamda bir suçun mevcut olduğu kabul edilebilir (B.Y.Ç., § 33).

59. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı suç isnadına bağlı yargılamaların yanında bir kimsenin medeni hak ve yükümlülüklerinin karara bağlanmasıyla ilgili yargılamalarda da uygulanır. Anayasa'nın 36. maddesinin (1) numaralı fıkrasının medeni meselelerde uygulanabilmesi için ortada hukuk düzeni tarafından kişiye tanınmış veya en azından savunulabilir temeli bulunan bir hakkın bulunması gerekir. Bu hakkın Anayasa'da doğrudan veya dolaylı olarak tanımlanan ve güvence altına alınan bir hakka ilişkin olması zorunlu değildir. Bu bakımdan kanunla kişilere tanınan ve savunulabilir bir temeli bulunan hak ve ayrıcalıklar da -mahkemelerde ileri sürülebilmesi koşuluyla- Anayasa'nın 36. maddesi bağlamında hak kavramına dâhildir (M.B. [GK], B. No: 2018/37392, 23/7/2020, § 67; bazı farklarla birlikte bkz. Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, B. No: 2015/7942, 28/5/2019, § 28).

60. Bir hakkın bulunup bulunmadığının tespitinde hakkın tanınması hususunda yetkili otoritelere takdir yetkisi verilip verilmediği de büyük önem taşımaktadır. Bir hakkın kişiye tanınıp tanınmaması hususunda yetkili otoritelere mutlak takdir yetkisi tanınmış ise Anayasa'nın 36. maddesi bağlamında adil yargılanma hakkının kapsamına giren bir hakkın varlığından söz edilemeyecektir. Buna karşılık ilgili hakkın bahşedilmesi hususunda kamu otoritelerine tanınan takdir yetkisi mutlak nitelikte değilse hak sahibi olduğunu iddia eden kişinin bu hakkı elde etmek için başlattığı uyuşmazlık sırf takdir yetkisinin varlığına dayanarak adil yargılanma hakkının kapsamı dışında tutulamaz. Öte yandan idarenin takdir yetkisinin geniş olduğu hâllerde de idarenin takdirini kullanması sonucu yaptığı tasarrufun yargı mercilerince iptal edilmesi mümkün ise hakkın varlığı kabul edilmelidir (Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, § 29).

61. Ayrıca bu hakka ilişkin olarak ilgili kişinin menfaatini etkileyen bir uyuşmazlık mevcut olmalıdır. Bu uyuşmazlık ihtilaf konusu hakkın tespiti ve bu haktan yararlanılması bakımından belirleyici bir nitelik arz etmelidir (Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, § 28).

62. Son olarak söz konusu hakkın medeni nitelikte olması gerekir. Devletin egemenlik yetkisinin kullanımına temas eden meselelere ilişkin haklar kural olarak adil yargılanma hakkının kapsamına girmez (bazı farklarla birlikte bkz. M.B., § 70).

63. İşçi ile işveren arasındaki iş sözleşmesinden doğan hak ve menfaatlerin medeni hak olarak değerlendirilmesi gerektiği hususunda kuşku bulunmamaktadır. Buna karşılık kamu hukuku kurallarına göre istihdam edilen kamu çalışanları ile devlet arasındaki ilişkinin her zaman medeni hak niteliği taşıdığı söylenemeyecektir. Kamu çalışanları ile devlet arasındaki ilişkinin medeni hak kapsamı dışında kalan boyutları da bulunabilir. Bununla birlikte kamu çalışanlarına tanınan hak ve ayrıcalıkların da kural olarak medeni nitelikte olduğu vurgulanmalıdır. Ne var ki istisnai de olsa kamu çalışanlarına tanınan hak ve ayrıcalıkların medeni hak kapsamında değerlendirilmemesi mümkündür. Bu bağlamda kamu çalışanlarına statü hukukuyla tanınan hak ve ayrıcalıkların medeni karakterde olmadığının kabul edilebilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir (Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, § 31).

64. Birincisi, kamu çalışanlarına bahşedilen hakkın mahkemelerde dava konusu edilemez nitelikte olması, diğer bir ifadeyle bu hakla ilgili uyuşmazlıklara karşı dava yolunun kapalı tutulmasıdır. Şu hâlde kamu çalışanları ile ilgili olarak dava konusu edilebilir her türlü hak ve menfaatin medeni hak niteliğinde olduğu ifade edilebilir. İkincisi söz konusu hak ve menfaate ilişkin uyuşmazlığa karşı dava yolunun kapatılmasının haklı bir nedene dayanması gerekir. Haklı nedenin varlığından söz edilebilmesi için dava yolu kapatılan uyuşmazlığın kamu gücünün kullanımıyla ilgili olması ve kamu görevlisi ile devlet arasındaki güven ve sadakat ilişkisini tartışmaya açtığının gösterilmesi lazımdır. Bu itibarla salt ilgilinin kamu gücü kullanan bir kamu görevlisi olması ve bu kişinin devlet ile özel bir güven ve sadakat ilişkisi içinde bulunması bu kişiyle ilgili her türlü uyuşmazlığa karşı dava yolunun kapalı tutulmasını haklı hâle getirmez. Bu noktada önem taşıyan husus, ihtilaf konusu uyuşmazlığın kendisinin kamu gücünün kullanımıyla ilgili olmasıdır (Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, § 32).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

65. Başvurucu, hakkında yapılan disiplin soruşturması sonucu uygulanan görevden çekilmeye davet yaptırımının bir ceza olduğunu öne sürdüğünden ilk önce somut olaydaki yaptırımın suç isnadı kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilmelidir.

66. Somut olayda başvurucuya verilen disiplin cezası, başvurucunun Yargıtay üyesi olduğu dönemdeki fiili nedeniyle başlatılan disiplin soruşturması sonucunda uygulanmıştır. Başvurucuya isnat edilen haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarda bulunma fiili ceza kanunlarında suç olarak düzenlenmemiştir. Söz konusu fiil ve bu fiil karşılığında başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet yaptırımı 2797 sayılı Kanun'un 19. maddesinde bir disiplin suç ve cezası olarak düzenlenmiştir. Anılan yaptırım toplumun geneline değil sadece Yargıtay üyelerine uygulanmaktadır. Yaptırımın temel amacı meslek disiplinini sağlamaktır. Haksızlık olarak düzenlenen fiil ancak Yargıtay üyeleri tarafından işlenebilmekte, kanunda öngörülen yaptırıma ancak Yargıtay üyeleri maruz kalabilmektedir. Diğer taraftan başvurucuya uygulanan yaptırım hürriyeti bağlayıcı ceza öngörmemektedir. Ayrıca görevden çekilmeye davet cezasının kişinin kamu göreviyle ilişiğinin kesilmesi sonucunu doğurması sebebiyle nispeten ağır olduğu söylenebilse de başvurucunun özel sektörde çalışmasının önünde bir engelin bulunmadığı gözetildiğinde görevden çekilmeye davet cezasının suç isnadı boyutuna ulaşmadığı değerlendirilmiştir. Dolayısıyla somut olaydaki yaptırımın suç isnadı mahiyetinde olmadığı kabul edilmiştir.

67. Suç isnadı mahiyetinde olmadığı tespit edilen yaptırımın medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili olup olmadığının da incelenmesi gerekir.

68. Bu bağlamda somut olayda öncelikle bir hakkın var olup olmadığı tartışılmalıdır. Somut olaydaki görevden çekilmeye davet cezası başvurucunun Yargıtay üyeliğinin sona ermesi sonucunu doğurmaktadır. Anayasa'nın hâkimlik teminatını düzenleyen 139. maddesinde, hâkimler ve savcıların azlolunamayacağı, kendileri istemedikçe Anayasa'da gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamayacağı, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamayacağı hükme bağlanmış; meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnaların saklı olduğu belirtilmiştir. Anayasa'nın 140. maddesinin dördüncü fıkrasında ise hâkimler ve savcıların altmış beş yaşını bitirinceye kadar hizmet görecekleri düzenlenmiştir.

69. Anayasa Mahkemesi 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararında Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görev süresine ilişkin olarak anayasal bir güvence bulunup bulunmadığı meselesini incelemiştir. Anılan kararda; Anayasa'da Danıştay ve Yargıtay üyelerinin görev sürelerine ilişkin olarak herhangi bir hükmün bulunmadığı, bu hususun düzenlenmesinin kanun koyucunun takdirine bırakıldığı tespit edilmiştir. Kararın Danıştay üyelerinin görev süresinin on iki yılla sınırlandırılmasına ilişkin hükmün incelendiği bölümünde, Anayasa'da ve 2575 sayılı Kanun'da belirli bir süre öngörülmediği sürece Danıştay üyelerinin zorunlu emeklilik yaşı olan altmış beş yaşına kadar görev yapacakları tartışmasız olmakla birlikte Anayasa’da Danıştay üyeliğinin altmış beş yaşına kadar devam etmesini zorunlu kılan bir hüküm bulunmadığı gibi 155. maddenin gerekçesinde de mevcut kuralın bu şekilde yorumlanmasını gerektirecek bir açıklamanın yer almadığı vurgulanmıştır. Yargıtay üyeleri yönünden de bu değerlendirmeye atıf yapılmıştır (AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020, §§ 35, 267). Dolayısıyla aynı zamanda hâkim statüsünde bulunan Danıştay ve Yargıtay üyelerinin altmış beş yaşına kadar hâkim olarak görev yapacakları anayasal güvence altında olmakla birlikte bir kere Danıştay ve Yargıtay üyesi olarak atanan bir hâkimin altmış beş yaşına kadar üyelik görevini yürütme biçiminde bir hakkının Anayasa'da teminat altına alınmadığı Anayasa Mahkemesinin anılan kararıyla tespit edilmiştir. Bu yönüyle anılan karardan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.

70. Bununla birlikte hâkimlik teminatına ilişkin anayasal hükümlerin Yargıtay ve Danıştay üyelerine, görevlerine keyfî olarak son verilmesine karşı koruma sağladığı noktasında şüphe bulunmamaktadır. Diğer bir ifadeyle sözü edilen anayasal hükümlerin -görevlerine keyfî olarak son verilememesi noktasında- Yargıtay ve Danıştay üyelerine belli ölçüde hak bahşettiği de açıktır. Dolayısıyla Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerine keyfî olarak son verilememesi biçiminde bir hakkın anayasal temelinin bulunmadığını söylemek güçtür. Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlette yüksek yargı mensuplarının görevlerine son verilmesine karşı koruma altında bulunmadıklarının düşünülmesi mümkün değildir.

71. Öte yandan görevden çekilmeye davet cezası sadece Yargıtay üyeliğini değil hâkimlik statüsünü de sona erdirmektedir. Anayasa'da Danıştay ve Yargıtay üyeliğinin altmış beş yaşına kadar devam etmesini zorunlu kılan bir hüküm bulunmasa da Anayasa'nın 139. maddesinin birinci fıkrası ile 140. maddesinin dördüncü fıkrası gözetildiğinde hâkim ve savcıların hâkimlik teminatının bir gereği olarak altmış beş yaşına kadar görev yapma hakkına sahip olduğu tartışmasızdır. Danıştay ve Yargıtay üyelerinin de hâkimlik teminatından yararlandığı dikkate alındığında altmış beş yaşına kadar hâkimlik görevini yürütme hakkının yüksek hâkimleri de içerdiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bireysel başvuruya konu işlemin aynı zamanda hâkimlik statüsünü sona erdirdiği başvurucunun bir hakkının bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.

72. Bundan sonraki aşamada bu hakkın dava konusu edilebilir olup olmadığı incelenmelidir. Somut olaydaki disiplin cezası Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilmiştir. Görevleri 2797 sayılı Kanun'un 19. maddesinde düzenlenen, çalışma usulleri ise aynı Kanun'un 43. maddesinde belirlenen Yüksek Disiplin Kurulunun idari bir organ olduğu noktasında tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim başvurucunun Yüksek Disiplin Kurulunun niteliğine yönelik bir şikâyeti de yoktur.

73. 2797 sayılı Kanun'un 43. maddesinin on birinci fıkrasına göre kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içinde bir idari organ olan Yüksek Disiplin Kurulu kararlarına karşı Başkanlar Kuruluna itiraz edilebilir. Aynı Kanun'un 17. maddesinin son fıkrasında Başkanlar Kurulunun itiraz üzerine verdiği bütün kararlar kesin olup bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamayacağı hükme bağlanmaktadır. Dolayısıyla Başkanlar Kurulunun Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazen verdiği kararlara karşı herhangi bir yargı yoluna başvurulamamaktadır.

74. Bununla birlikte Başkanlar Kurulunun yaptığı denetimin ve verdiği kararın yargısal nitelikte olup olmadığı da önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi 21/1/2010 tarihli ve E.2008/74, K.2010/15 sayılı kararında 2797 sayılı Kanun'un 17. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin (d) alt bendinde yer alan "kesin olarak'' ibaresinin ve son fıkrasının iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunu incelemiştir. Anılan kararda, Yargıtay Başkanlar Kurulunun Yönetim Kurulu kararlarına yapılan itiraz üzerine verdiği kararlar aleyhine başka yargı merciine başvuru imkânı tanınmamasının hak arama özgürlüğüne ve idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu yönündeki Anayasa kuralına aykırı bir yönünün bulunmadığı belirtilmiştir.

75. Sözü edilen kararda, 2797 sayılı Kanun'un 17. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin (d) alt bendinde geçen "kesin olarak" ibaresinin idari kesinliği ifade ettiği vurgulanmıştır. Son fıkraya yönelik denetiminde ise Anayasa Mahkemesi, yüksek hâkimlerden oluşan Başkanlar Kurulu tarafından Yönetim Kurulu kararlarına karşı yapılan itirazların bir sonuca bağlanması işinin yargısal ağırlıklı bir faaliyet olduğu ve Yargıtayın asli temyiz görevine ilaveten kanun koyucu tarafından anılan Kurula verilmiş olduğu ifade edilmiştir. Kararda; kanun koyucunun Başkanlar Kurulunu işlevsel olarak idare kabul etmediği ve kanunla verilen görevleri ifade ederken bu Kurulun verdiği kararları idari tasarruf saymadığı, Yargıtay mensuplarının Yargıtayın ifa ettiği yüksek yargı hizmetinin işleyişi ile ilgili olarak doğabilecek kimi ihtilafların Yargıtayın içinde belirtilen çözüm mekanizmaları yoluyla sonuçlandırmasının öngörülmesinde Anayasa'nın yargı ve yüksek yargıyı düzenleyen hükümleri yönünden bir aykırılığın söz konusu olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

76. Anayasa Mahkemesi bu yaklaşımını Danıştay Başkanlar Kurulu hakkında da devam ettirmiştir. Danıştay Başkanlar Kurulunun kararlarına karşı başka yargı yoluna başvurulamayacağını düzenleyen 2575 sayılı Kanun'un 52/A maddesinin 6723 sayılı Kanun'un 10. maddesiyle yeniden düzenlenen (2) numaralı fıkrasının incelendiği 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararda Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Başkanlar Kuruluna ilişkin kararındakinin benzeri gerekçelerle kuralı adil yargılanma hakkına aykırı görmemiştir.

77. Her ne kadar Anayasa Mahkemesinin anılan kararlarına konu kurallar, Başkanlar Kurullarının Yargıtay Yönetim Kurulu ve Danıştay Başkanlık Kurulu kararlarına yapılan itiraz üzerine gerçekleştirdiği incelemeye yönelik olsa da Anayasa Mahkemesinin yaptığı değerlendirmenin genel nitelikte olduğu ve Başkanlar Kurulunca verilen her türlü karara ilişkin bulunduğu açıktır. Dolayısıyla Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen disiplin cezalarının karara bağlanması görevi kapsamında verilen kararlar yönünden de aynı sonuca ulaşılması gerekmektedir. Şu hâlde Yargıtay Başkanlar Kurulunun Yargıtay üyeleri hakkında tesis edilen disiplin işlemlerine karşı itirazen inceleme yaparken bir yargı mercii olarak hareket ettiğinin ve verdiği kararların da yargısal nitelikte olduğunun kabulü gerekir.

78. Başkanlar Kurulunun disiplin cezasına itirazen verdiği kararlar yargı kararı niteliğinde olduğundan disiplin cezasına karşı yargı yolunun kapalı olması söz konusu değildir. Bu durumda başvurucuya uygulanan disiplin cezasının medeni haklarıyla ilgili olduğunun kabulü gerekir. Başvurucunun Başkanlar Kuruluna yaptığı itirazın, medeni hakkını ilgilendiren disiplin cezasına ilişkin uyuşmazlığın esası hakkında belirleyici olduğu da açıktır. Sonuç olarak başvurucu hakkında uygulanan görevden çekilmeye davet cezasına ilişkin uyuşmazlığın -medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili bir uyuşmazlık olarak- Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir.

Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe farklı gerekçeyle katılmışlardır.

2. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

79. Başvurucu, Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı yargı yolunun açık olmaması sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir.

80. Bakanlık görüşünde, başvurucunun 24/8/2016 tarihinde HSK Genel Kurulu tarafından meslekten çıkarıldığı belirtilerek görevden çekilmeye davet yaptırımı nedeniyle mağdur statüsünün bulunup bulunmadığının incelenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucunun HSK'nın çıkarma kararına karşı yargı yoluna müracaat edebildiği gözetildiğinde meslekten çekilmeye davet yaptırımına ilişkin şikâyetin anayasal öneminin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinin Anayasa Mahkemesinin takdirinde olduğu vurgulanmıştır. Son olarak ilgili mevzuat hükümlerine yer verilerek mahkemeye erişim hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde bunların dikkate alınması önerilmiştir.

81. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuru formundaki iddialarını tekrarlamıştır.

b. Değerlendirme

82. Öncelikle başvurucunun mahkemeye erişim hakkına müdahalede bulunulup bulunulmadığı incelenmelidir.

83. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).

84. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

85. Öte yandan mahkemeye erişim hakkı ilk derece mahkemesine dava açma hakkının yanı sıra itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise anılan yollara başvurma hakkını da içerir (Ali Atlı, B. No: 2013/500, 20/3/2014, § 49).

86. Mahkeme kararlarının hukuka uygun olup olmadığına yönelik uyuşmazlığın çözümlenmek üzere bir yargı makamı önüne taşınması kanun yoluna başvurma olarak nitelendirilmektedir. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Adil yargılanma hakkı bir mahkeme kararına karşı üst yargı yollarına başvurabilmeyi güvence altına almamakla birlikte gerek suç isnadına bağlı yargılamalarda gerekse medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin yargılamalarda istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise bu kanun yolları yönünden de adil yargılanma hakkı kapsamındaki güvencelerin sağlanması gerekir (Hasan İşten, B. No: 2015/1950, 22/2/2018, § 37).

87. Somut olayda Yüksek Disiplin Kurulu tarafından başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına karşı Başkanlar Kuruluna itiraz yolu açıktır. Başkanlar Kurulunun Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazı incelerken yargısal bir fonksiyon icra ettiği ve verdiği kararın yargısal nitelikte olduğu yukarıda açıklanmıştır (bkz. §§ 74-77). Dolayısıyla başvurucuya uygulanan disiplin cezasının hukukiliğinin yargısal bir merci tarafından denetlenmesi sağlanmıştır.

88. Öte yandan adil yargılanma hakkı yargısal kararlara karşı kanun yoluna veya başka bir mahkemeye başvurulmasını garanti altına almamaktadır. Kanun koyucunun Başkanlar Kurulu kararına karşı başka bir yargı yerine başvuru imkânı getirmesi takdir yetkisi kapsamında olsa da bunun mahkemeye erişim hakkının gerektirdiği anayasal bir zorunluluk olduğu ifade edilemez. Bu sebeple Başkanlar Kurulu kararının kesin olması mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmemektedir.

89. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun mahkemeye erişim hakkına müdahale mevcut olmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ bu görüşe katılmamışlardır.

3. Kanuni Hâkim İlkesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

90. Başvurucu; Yüksek Disiplin Kurulu ve Başkanlar Kurulunun 23/7/2016 tarihinde yürürlüğe giren ve Yargıtayın yapısını değiştiren 6723 sayılı Kanun'dan sonra oluşturulduğunu, olaydan sonra oluşturulan kurulların tesis ettiği tüm işlemlerin yok hükmünde olduğunu ileri sürmüştür.

b. Değerlendirme

91. Başvurucunun ileri sürdüğü iddianın adil yargılanma hakkı kapsamındaki kanuni hâkim ilkesi yönünden incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

92. Anayasa'nın 37. maddesinde "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz." denilmektedir.

93. Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında da belirtildiği gibi tabii hâkim ilkesi, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi şeklinde tanımlanmaktadır. Tabii hâkim ilkesi; yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıcın atanmasına, başka bir anlatımla sanığa veya davanın taraflarına göre hâkim atanmasına engel oluşturur (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

94. Bununla birlikte kanuni hâkim güvencesi, yeni kurulan mahkemelerin veya kurulu bulunan mahkemelere yeni atanan hâkimlerin önceden işlenen suçlara ilişkin olarak hiçbir şekilde yargılama yapamayacakları biçiminde anlaşılamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla yeni kurulan bir mahkemenin veya kurulu bulunan bir mahkemeye yeni atanan hâkimin kurulma veya atanma tarihinden önce gerçekleşen uyuşmazlıklara bakması kanuni hâkim güvencesine aykırılık teşkil etmez. Aksi takdirde, yer değiştirme esasına göre görev yapan hâkimlerin atandığı yerdeki derdest davalara bakmalarının tabii hâkim ilkesine aykırı görülmesi sonucu doğar ki anılan ilkenin bunu amaçladığı söylenemez (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

95. 6723 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra oluşturulan Başkanlar Kurulu, sadece darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmayla bağlantılı olduğu değerlendirilen Yargıtay üyeleriyle ilgili uyuşmazlıklara bakmakla görevlendirilmemiştir. Başkanlar Kurulunun yetkisi 2979 sayılı Kanun'un 17. maddesinin kapsamına giren tüm konuları içermektedir. Ayrıca Başkanlar Kurulu, belirli bir suçun işlenmesinden sonra buna ilişkin davayı görecek yargı yeri olarak oluşturulmadığı gibi göreve başlamasını müteakip yetkisi kapsamına giren tüm itirazları incelemektedir. Dolayısıyla kanuni hâkim güvencesine yönelik açık bir ihlal bulunmamaktadır.

96. Öte yandan başvurucuyla ilgili uyuşmazlığı karara bağlayan Başkanlar Kurulunun üyelerinin 6723 sayılı Kanun'dan önceki daire başkanlarından oluştuğunun da altını çizmek gerekir.

97. Açıklanan gerekçelerle kanuni hâkim güvencesine yönelik açık bir ihlal bulunmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

4. Tarafsız Mahkemede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

98. Başvurucu, Yüksek Disiplin Kurulu kararını inceleyen Başkanlar Kurulunun başkanı olan Yargıtay Başkanı'nın 2017 adli yılı açılışında yaptığı konuşma dikkate alındığında tarafsız hareket etmesinin mümkün olmadığını iddia etmiştir.

b. Değerlendirme

99. Başvurucunun ileri sürdüğü bu iddianın adil yargılanma hakkı kapsamındaki tarafsız mahkemede yargılanma hakkı yönünden incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

100. Bağımsızlık ve tarafsızlık, bir merciye mahkeme vasfını kazandıran temel unsurlardandır. Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı açıkça hükme bağlanmış; 138. maddesinde ise mahkemelerin bağımsızlığından ne anlaşılması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.". Bağımsızlık; mahkemenin bir uyuşmazlığı çözümlerken yasamaya, yürütmeye, davanın tarafları ile çevreye ve diğer yargı organlarına karşı bağımsız olmasını, onların etkisi altında olmamasını ifade etmektedir (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

101. Mahkemelerin tarafsızlığı kavramı, görülecek davalar karşısında bizzat mahkemenin kurumsal yapısı ile davaya bakmakla görevli hâkimin tutumu üzerinden açıklanmaktadır. Öncelikle mahkemelerin kuruluşu ve yapılanmasıyla ilgili yasal ve idari düzenlemelerin bunların nesnel olarak tarafsız olmadığı izlenimini vermemesi gerekir. Esasında kurumsal tarafsızlık, mahkemelerin bağımsızlığı ile bağlantılı bir konudur. Tarafsızlık için öncelikle bağımsızlık ön koşulu gerçekleşmeli ve ek olarak, kurumsal yönden de taraf görüntüsü verecek bir yapılanma oluşmamalıdır (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

102. Mahkemelerin tarafsızlığını ifade eden ikinci unsur, hâkimlerin görülecek davaya ilişkin öznel tutumlarıyla ilgilidir. Davaya bakacak olan hâkimin davanın taraflarına karşı eşit, yansız ve ön yargısız durması, hiçbir telkin ve baskı altında kalmadan hukuk kuralları çerçevesinde vicdani kanaatine göre karar vermesi gerekir. Anayasa ve kanunlar karşısında hâkimlerden beklenen de budur. Aksi yöndeki davranışlar ise hukuk düzenince disiplin ve ceza hukuku alanındaki yaptırımlara tabi kılınmıştır (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

103. Somut olayda başvurucunun bağımsızlık ve tarafsızlıkla ilgili bir şikâyeti bulunmamaktadır. Başvurucunun şikâyeti subjektif tarafsızlığa yöneliktir. Başvurucu, dönemin Yargıtay Başkanı İ.R.C.nin 5/9/2017 tarihinde yaptığı konuşmasında, hâkimlik ve savcılık mesleğini icra edenlerin yaklaşık üçte birinin terörist faaliyetlerin odağında yer aldığı, bu kişilerin hukukumuzda öngörülen ağır cezalara çarptırılacağı ve sarsılan kamu düzeninin tesis edilmesinin sağlanacağı yolunda ifadeler sarf ettiğini ileri sürmüş; aynı zamanda Başkanlar Kurulunun başkanı olan İ.R.C.nin tarafsız hareket edemeyeceğini iddia etmiştir.

104. Yargıtay Başkanı ve Başkanlar Kurulu Başkanı İ.R.C.nin yaptığı konuşmanın ilgili bölümüne bir bütün olarak bakıldığında (bkz. § 32) FETÖ/PDY'nin yargıdaki yapılanması sebebiyle kamuoyunun adalete olan güveninde meydana gelen erozyondan söz edilmiş, bu kişilerin görevden uzaklaştırılmasının ve akabinde adil bir yargılama sonucu cezalandırılmasının önemine işaret edilmiştir. Konuşmada bu kişiler hakkındaki yargılamaların insan haklarından taviz verilmeden ve ön yargısız bir biçimde yapılması gerektiği de özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca görevden uzaklaştırılan yargı mensuplarının her koşulda cezalandırılması gerektiğinden söz edilmediği gibi yargılamaların adil olması gerektiğinin de altı çizilmiştir. Bu koşullarda Yargıtay Başkanı'nın anılan konuşmasından hareketle başvurucu ile ilgili olarak yargılamada tarafsız davranamayacağı sonucunun çıkarılması mümkün görülmemiştir.

105. Açıklanan gerekçelerle tarafsız mahkemede yargılanma hakkına yönelik açık bir ihlal bulunmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

5. Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkelerinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

106. Başvurucu; Yüksek Disiplin Kurulu kararında dayanılan belgelerin (HSK kararı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının fezlekesi, tanık beyanları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame, ön inceleme raporu, istihbarat birimlerine yazılan yazılar ve cevapları) kendisine tebliğ edilmediğini, bunlara karşı savunma yapma fırsatı elde edemediğini, bu sebeple silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğini ifade etmiştir. Başvurucu ayrıca soruşturma ve itiraz süreçlerinde ileri sürdüğü savunmaları dikkate alınmadan gerekçesiz bir biçimde karar verildiğinden yakınmıştır.

b. Değerlendirme

107. Başvurucunun iddialarının silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri kapsamında değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

i. Genel İlkeler

108. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında taraflara iddialarını sunma hususunda uygun olanakların sağlanması şarttır. Taraflara tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerekir. Bu anlamda delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesi gerekir (Muhittin Kaya ve Muhittin Kaya İnşaat Taahhüt Madencilik Gıda Turizm Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti., B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

109. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usul hakları bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir (Yaşasın Aslan, B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32).

110. Adil yargılanma hakkının unsurlarından olan çelişmeli yargılama ilkesi taraflara dava dosyası hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını, bu nedenle tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda mahkemece tarafların dinlenilmemesi, taraflara delillere karşı çıkma imkânı verilmemesi yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hâle gelmesine neden olabilecektir (Abdullah Özen, B. No: 2013/4424, 6/3/2014, § 21).

111. Ceza davaları ile medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin davaların usul kuralları da dâhil olmak üzere yargılamanın tüm aşamalarında silahların eşitliği ilkesi ve çelişmeli yargılama hakkının güvence altına alınarak adil yargılanma hakkının korunması hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Asıl kural tarafların eşit şartlarda yargılamaya katılımının sağlanması, gösterdikleri kanıtlardan ve sundukları görüşlerden bilgi sahibi olması, bunlarla ilgili görüşlerini bildirebilme imkânının kendilerine verilmesidir (benzer değerlendirmeler için bkz. Taylan Özgür Tor, B. No: 2013/2454, 12/3/2015, § 43).

112. Bununla birlikte kamu güvenliği veya başkalarının haklarının korunması gibi haklı nedenlerin bulunması hâlinde hükme esas alınan kanıt ve belgelerin başvurucuya verilmemesi veya gösterilmemesi makul görülebilir. Ancak bu hâlde dahi hükme esas alınan belge kendisine verilmeyen başvurucunun savunma hakkında meydana gelen bu kısıtlamayı telafi edecek karşıt-dengeleyici imkânların başvurucuya sağlanması gerekir. Bu bağlamda başvurucunun belge içeriğinden haberdar edilmesinin, buna karşı savunma ve itirazlarını mahkemeye sunabilme fırsatına sahip olmasının dengeleyici bir imkân olduğu söylenebilir. Yine söz konusu belgenin başvurucu tarafından bilinmesinin sakıncalı olduğu düşünülen kısımları karartılarak başvurucuya verilmesi ya da başvurucunun söz konusu belgeyi mahkeme kaleminde inceleme fırsatı bulması da dengeleyici birer imkân olarak görülebilir (Ayfer Atalmış, B. No: 2016/12198, 9/6/2020, § 35).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

113. Somut olayda başvurucunun hakkında yürütülen disiplin soruşturması sonucu uygulanan disiplin cezasının dayanağı olan belgeler soruşturma sürecinde veya itiraz aşamasında başvurucuya tebliğ edilmemiştir. Disiplin soruşturması sürecinde soruşturma makamlarının dayandığı bilgi ve belgelerin soruşturulan kişiye verilmesi savunma hakkının etkili bir biçimde kullanılabilmesi için oldukça önem taşımaktadır. Bu nedenle disiplin cezasının dayanağı olan belgelerin başvurucuya tebliğ edilmemesinin başvurucunun savunma hakkını kısıtladığı açıktır. Ayrıca Yüksek Disiplin Kurulu ve Başkanlar Kurulu kararlarında bu belgelerin başvurucuya neden tebliğ edilmediğiyle ilgili olarak bir gerekçeye rastlanmamıştır.

114. Bununla birlikte savunma için önem taşıyan bilgi ve belgelerin başvurucuya tebliğ edilmemesi tek başına silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği anlamına gelmez. Bilindiği gibi adil yargılanma hakkı yargılamanın sonucunun adil olmasını garanti etmemekte, yargılama sürecinin hakkaniyete uygun bir biçimde yürütülmesini güvence altına almaktadır. Adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediği değerlendirilirken yargılamadaki bir eksikliğin yargılama süreci içinde telafi edilip edilmediği ve bunun bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini etkileyip etkilemediği değerlendirilir.

115. Yüksek Disiplin Kurulunun kararına bakıldığında başvurucunun Yargıtay üyeliğinin onur ve vakarına aykırı davrandığı fiilinin sübuta erdiği sonucuna ulaşılırken büyük ölçüde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamedeki delillere, özellikle eski HSK üyeleri A.H., İ.O., K.T., M.K.Ö. ve B.E. ile eski Yargıtay üyesi İ.D.nin soruşturma makamlarına verdiği ifadelere dayanıldığı görülmüştür.

116. Söz konusu kişilere ait ifade tutanakları soruşturma sürecinde başvurucuya tebliğ edilmemiş ise de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde bu ifadelerin ilgili bölümlerine açıkça yer verilmiştir. İddianamenin 9/11/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edildiği tartışmasızdır. Bu suretle başvurucu, disiplin cezasının dayanağı olan belgelerden haberdar olmuştur. Ayrıca başvurucu; Başkanlar Kuruluna sunduğu itiraz dilekçesinde, tanıkların ifadelerine karşı beyanlarını ifade etme imkânı bulmuştur. Soruşturmanın dayanağı olan tanık beyanlarına yer verildiği iddianamenin başvurucuya tebliğ edilmiş olmasının ve başvurucunun bunlara karşı iddia ve itirazlarını Başkanlar Kurulunda ileri sürme olanağına kavuşmasının savunma hakkında meydana gelen kısıtlamayı telafi edici bir imkân olduğu değerlendirilmiştir. Bu durumda soruşturmanın dayanağı belgelerin soruşturma sürecinde başvurucuya tebliğ edilmemesinin bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelemediği sonucuna ulaşılmıştır.

117. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

6. Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

118. Başvurucu;

i. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hakkında delil toplama yetkisi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ise iddianame düzenleme yetkisi bulunmadığından söz konusu soruşturmalarda toplanan delillere dayanılarak yaptırım uygulanmasının, ayrıca itirafçı ifadelerinin esas alınmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini savunmuştur.

ii. Başkanlar Kurulunun bu iddialara cevap vermemesinin gerekçeli karar hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Yüksek Disiplin Kurulu ve Başkanlar Kurulu kararlarında kişiselleştirme yapılmadığından şikâyet etmiştir. Başkanlar Kurulu kararında, kendisi tarafından ileri sürülmeyen bazı itirazlara cevap verilmesinin kararın standart bir şekilde yazıldığını gösterdiğini belirtmiştir.

iii. 12/9/2017 tarihli savunma istem yazısında o tarihte henüz düzenlenmemiş 11/10/2017 tarihli iddianameye dayanıldığını, muhakkik tarafından görülmesi mümkün olmayan belgelere dayanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ifade etmiştir.

b. Değerlendirme

119. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı maddi adaleti değil şeklî adaleti temin etmeye yönelik güvenceler içermektedir. Bu bakımdan adil yargılanma hakkı davanın taraflardan biri lehine sonuçlanmasını garanti etmemektedir. Adil yargılanma hakkı temel olarak yargılama sürecinin ve usulünün hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır (M.B., § 80).

120. Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda incelenemeyeceği belirtilmiştir. Bu kapsamda ilke olarak mahkemeler önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile uyuşmazlık konusunda varılan sonucun adil olup olmaması bireysel başvuru konusu olamaz. Ancak bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden, bariz takdir hatası veya açık bir keyfîlik içeren tespit ve sonuçlar bu kapsamda değildir (konuya ilişkin birçok karar arasından bkz. Ahmet Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013).

121. Yüksek Disiplin Kurulu ve bu Kurulun kararına yapılan itirazı inceleyen Başkanlar Kurulu; büyük ölçüde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmalar sırasında elde edilen tanık beyanlarına dayanarak başvurucunun Yargıtay üyeliği vakar ve onuruna dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarda bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. Disiplin ve itiraz makamları; eski HSK üyeleri A.H., İ.O., K.T., M.K.Ö. ve B.E. ile eski Yargıtay üyesi İ.D.nin başvurucuya yönelik beyanlarından hareketle başvurucunun FETÖ/PDY ile bağlantısının bulunduğunu ve bunun 2797 sayılı Kanun'un 18. maddesinin birinci fıkrasındaki disiplin fiiline vücut verdiğini değerlendirmiştir.

122. Başvurucu, delillerin hukuka aykırılığı iddiasını itiraz merciinde ileri sürmüş; itiraz mercii bunları değerlendirerek soruşturmanın usulüne uygun olarak yürütüldüğü kanaatine varmıştır. Başkanlar Kurulunun itirazın reddine ilişkin kararlarında durumu birbirine benzeyen kişilerle ilgili olarak aynı gerekçe ve formatı kullanması -başvurucunun iddiaları ilgili ve yeterli gerekçeyle karşılanmak kaydıyla- tek başına adil yargılanma hakkını ihlal etmemektedir. Başkanlar Kurulu kararı bir bütün olarak incelendiğinde başvurucunun esaslı itirazlarının karşılandığı ve Başkanlar Kurulunun değerlendirmesinde keyfîlik veya bariz takdir hatası bulunmadığı görülmüştür.

123. Tüm bu hususlar gözetildiğinde başvurucunun iddialarının delillerin ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olduğu ve bu hâliyle kanun yolu şikâyeti niteliğinde bulunduğu değerlendirilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varılmıştır.

124. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

7. Masumiyet Karinesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

a. Başvurucunun İddiaları

125. Başvurucu; Yargıtay Başkanı İ.R.C.nin 5/9/2017 adli yıl açılışında yaptığı konuşmada kullandığı ifadeler ile Yüksek Disiplin Kurulu kararında yer alan "...bütün evraklar dikkate alındığında FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün yargı içerisindeki yapılanması içerisinde yer aldıkları, örgütün hiyerarşik yapılanmasında bilerek ve isteyerek yer almak suretiyle FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün üyesi oldukları anlaşıldığından..." ifadeleri nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

b. Değerlendirme

126. Anayasa’nın "Suç ve cezalara ilişkin esaslar" kenar başlıklı 38. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

"Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz."

127. Adil yargılanma hakkının bir unsuru olan masumiyet karinesinin sağladığı güvencenin iki boyutu bulunmaktadır. Güvencenin ilk boyutu kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanıncaya kadar geçen, bir başka ifadeyle kişinin ceza gerektiren bir suçla itham edildiği (suç isnadı altında olduğu) sürece ilişkin olup suçlu olduğuna dair hüküm tesis edilene kadar kişinin suçluluğu ve eylemleri hakkında erken açıklamalarda bulunulmasını yasaklar. Güvencenin bu boyutunun kapsamı sadece ceza yargılamasını yürüten mahkemeyle sınırlı değildir. Güvence aynı zamanda diğer tüm idari ve adli makamların da işlem ve kararlarında, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçlu olduğu yönünde ima ya da açıklamalarda bulunmamasını gerekli kılar. Dolayısıyla sadece suç isnadına konu ceza yargılaması kapsamında değil ceza yargılaması ile eş zamanlı olarak yürütülen diğer hukuki süreç ve yargılamalarda da (idari, hukuk, disiplin gibi) masumiyet karinesinin ihlali söz konusu olabilir (Galip Şahin, B. No: 2015/6075, 11/6/2018, § 39). Güvencenin ikinci boyutu ise ceza yargılaması sonucunda mahkûmiyet dışında bir hüküm kurulduğunda devreye girer ve daha sonraki yargılamalarda ceza gerektiren suçla ilgili olarak kişinin masumiyetinden şüphe duyulmamasını, kamu makamlarının toplum nezdinde kişinin suçlu olduğu izlenimini uyandıracak işlem ve uygulamalardan kaçınmasını gerektirir (Galip Şahin, § 40).

128. Başvurucunun şikâyetinin masumiyet karinesinin birinci boyutuna ilişkin olduğu anlaşılmıştır. Zira başvurucu, hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadan suçlu ilan edildiğinden yakınmaktadır.

129. Masumiyet karinesine ilişkin anayasal güvencelerin harekete geçirilebilmesi için kural olarak kişinin suç isnadı altında bulunması gerekmektedir (Barış Baş [GK], B. No: 2016/14253, 2/7/2020, § 50). Somut olayda başvurucu hakkında 18/7/2016 tarihinde ceza soruşturması başlatılmasıyla beraber disiplin soruşturması da açılmıştır. Dolayısıyla masumiyet karinesinin birinci boyutuna ilişkin güvencelerin harekete geçirilmesini gerektiren olgular somut olayda mevcuttur.

i. Genel İlkeler

130. Masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan bir kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk devleti ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır (AYM, E.2013/133, K.2013/169, 26/12/2013). Anılan karine, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına almaktadır. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez; suçlu muamelesine tabi tutulamaz (Kürşat Eyol, B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).

131. Bununla birlikte Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesi, ceza soruşturmasıyla eş zamanlı olarak kişi hakkında disiplin soruşturması yürütülmesine engel teşkil etmediği gibi hakkındaki ceza soruşturmasının kovuşturmaya yer olmadığı, beraat, düşme gibi mahkûmiyet dışındaki bir hüküm ile sonuçlanması kişiye disiplin yaptırımı uygulanmasına veya bu kişinin başka türlü sorumluluğuna gidilmesine de mâni oluşturmaz (Barış Baş, § 54; benzer yöndeki değerlendirme için bkz. M.E.T., B. No: 2014/11920, 3/7/2018, § 61).

132. Ceza yargılamasındaki delillerin disiplin soruşturmasında kullanılması kendi başına masumiyet karinesini ihlal etmez (Barış Baş, § 55).

133. Ceza muhakemesi hukuku ve disiplin hukuku farklı kural ve ilkelere tabi disiplinlerdir. Disiplin hukuku kurumun iç düzenini korumayı amaçlayan ve bunun için kamu görevlilerinin mevzuata, çalışma düzenine, hizmetin gereklerine aykırı fiillerine yönelik olarak uygulanacak yaptırımları ve bu yaptırımların uygulanmasındaki usul ve esasları düzenleyen bir hukuk alanıdır. Bazı hâllerde ise kamu görevlisinin fiili, ceza hukuku kapsamında suç tanımına uymasının yanı sıra disiplin hukuku yönünden de sorumluluk gerektiren bir mahiyet taşıyabilir (Barış Baş, § 56; benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Özcan Pektaş, B. No: 2013/6879, 2/12/2015, § 25; Kürşat Eyol, § 30).

134. Adli ve idari makamların görev sınırlarını aşarak kişiyi suçlu ilan etmesi veya bu bağlamda birtakım çıkarımlarda bulunması masumiyet karinesinin ihlaline yol açabilir. Masumiyet karinesi kapsamındaki güvencelerin sağlanıp sağlanmadığının tespiti yapılırken ise kararın gerekçesinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir (Galip Şahin, § 48; M.I., B. No: 2012/1268, 30/12/2014, § 50). Bu kapsamda karar vericilerin kullandıkları dil kritik önem taşır (Mustafa Kıvrak, B. No: 2013/3175, 20/2/2014, § 36). Kamu makamlarının işlem ya da kararlarında belirttikleri gerekçeler veya kullandıkları dil nedeniyle bireye cezai sorumluluk yüklememesi, ceza mahkemeleri tarafından suçlu bulunmamış bireyin masumiyeti üzerine gölge düşürülmesine sebebiyet vermemesi gerekmektedir (Galip Şahin, § 47).

135. İdari makamlarca veya mahkemelerce salt bir kimsenin suç isnadı altında olduğunun ifade edilmesi masumiyet karinesini zedelemez. Bu bakımdan kişinin suç isnadı altında olduğunun belirtilmesi ile hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığı hâlde onun mahkûm olduğunun kesin bir dille ifade edilmesi veya bu yönde kanaat oluşmasına yol açacak nitelikte açıklamalarda bulunulması arasındaki ayrıma özen gösterilmelidir. İkincisi masumiyet karinesinin ihlaline yol açarken ilki kural olarak masumiyet karinesi yönünden bir sakıncaya neden olmayabilir (Barış Baş, § 59).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

136. Eski Yargıtay üyesi olan başvurucu hakkında FETÖ/PDY üyesi olduğu suçlamasıyla 18/7/2016 tarihinde ceza soruşturması başlatılmıştır. Bunun yanında Yargıtay Başkanlığı tarafından da başvurucunun Yargıtay üyesi olduğu dönemde FETÖ/PDY ile bağlantısının bulunduğu şüphesiyle hakkında disiplin soruşturması açılmıştır. Ceza soruşturması kapsamında başvurucu 5237 sayılı Kanun'un 314. maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlenen silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlemekle itham edilmiştir. Disiplin soruşturması ise 2797 sayılı Kanun'un 18. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ''Yargıtay üyeliği vakar ve onuruna dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarda bulunma'' fiilinin işlendiği temelinde gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla suç olarak nitelendirilen tipik fiil ile disiplin fiilinin aynı olmadığı görülmüştür. Disiplin fiilinin koruduğu hukuksal değerlerin daha çok Yargıtay üyeliği disipliniyle ilgili olduğu anlaşılmıştır.

137. Disiplin makamlarını başvurucunun 2797 sayılı Kanun'un 18. maddesinin birinci fıkrasını ihlal ettiği sonucuna götüren olgu, FETÖ/PDY ile bağlantısının bulunduğu iddiasıdır. Buna karşılık ceza soruşturmasındaki suçlamanın dayanağı terör örgütü üyeliğidir.

138. Başvurucu, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 27/6/2019 tarihinde, terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmiştir. Söz konusu karar, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17/3/2021 tarihli kararıyla düzeltilerek onanmıştır. Dolayısıyla başvurucunun terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyet hükmü 17/3/2021 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucunun bu tarihe kadar masum olduğu ve masumiyet karinesinin tüm güvencelerinden yararlanacağı anlaşılmıştır.

139. Bununla birlikte masumiyet karinesinin ceza yargılamasına konu olayla ilgili olarak disiplin soruşturması açılmasını engellemediği bir kez daha vurgulanmalıdır. Disiplin makamları, ceza soruşturmasına konu olayla ilgili olarak disiplin hukukunun sınırları içinde kalarak kendi değerlendirmelerini yapabilir. Ne var ki disiplin makamlarının kullandığı dile dikkat etmesi, kişinin suçluluğuyla ilgili değerlendirme yapmaktan ve suçlu olduğunu kabul eden ya da ima eden ifadeler kullanmaktan kaçınması gerekir.

140. Somut olayda başvurucu hakkında uygulanan disiplin cezasına ilişkin 21/6/2018 tarihli kararın soruşturma raporunun özetlendiği bölümünde "...bütün evraklar dikkate alındığında FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün yargı içerisindeki yapılanması içerisinde yer aldıkları, örgütün hiyerarşik yapılanmasında bilerek ve isteyerek yer almak suretiyle FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün üyesi oldukları anlaşıldığından..." ifadelerine yer verilmiştir. Bu durumda disiplin makamlarının başvurucunun terör örgütü üyeliği suçunu işlediğini ifade ettikleri görülmüştür. Oysa başvurucunun terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyetine ilişkin ceza mahkemesi kararı 17/3/2021 tarihinde kesinleşmiştir.

141. Bir kimsenin ceza kanunlarında tanımlanan bir suçu işleyip işlemediğine ancak ceza yargılamasına ilişkin usuller uygulanarak toplanan delilleri değerlendirdikten sonra ceza mahkemesi karar verebilir. Diğer kamu makamları ceza mahkemesi kararından önce kimseye suçlu gibi muamele edemez, bu kişinin suçlu olduğu imasında bulunamaz. Aksi takdirde ceza yargılaması devem eden kişiyle ilgili olarak mahkûmiyet kararı verilmesinden önce bu kişinin suçlu olduğu kanaati toplumda oluşabilir. Bu durum sanığın ceza yargılamasında savunma yapmasını da anlamsız hâle getirebilir. Ayrıca diğer kamu otoritelerinin ceza mahkemesinden önce kişinin suçlu olduğuna dair beyan ve açıklamalarda bulunmaları ceza yargılamasını yapan mahkeme yönünden de ön yargı oluşmasına yol açabilir.

142. Gelgelelim somut olayda başvurucunun terör örgütü üyesi olduğunu belirten ifadeler disiplin kararında yer almış ise de sözü edilen ifadeler Yüksek Disiplin Kurulunun kendi değerlendirmeleri değildir. Anılan ifadeler, muhakkik tarafından hazırlanan soruşturma raporunun özetlendiği bölümde kullanılmıştır. Masumiyet karinesini zedeleyen ifadelerin soruşturma raporunda yer alması dahi sorunlu olsa da soruşturma raporunun bir öneriden ibaret olduğu, kesin ve icrai niteliğinin bulunmadığı dikkate alınmalıdır. Soruşturma raporundaki masumiyeti zedeleyen ifadeler Yüksek Disiplin Kurulu tarafından telafi edilebilir niteliktedir. Nitekim Yüksek Disiplin Kurulunun kendi değerlendirmesinde benzer ifadelere yer verilmemiş, başvurucunun terör örgütüyle bağlantısının bulunup bulunmadığı üzerinde odaklanılmıştır. Başvurucunun terör örgütüyle bağlantısının bulunduğunun ifade edilmesi ise disiplin hukukunun sınırları içinde kalan bir değerlendirmedir. Dolayısıyla bir bütün olarak bakıldığında Yüksek Disiplin Kurulu kararında kullanılan ifadelerin masumiyet karinesini zedelemediği değerlendirilmiştir.

143. Öte yandan Yargıtay Başkanı İ.R.C.nin yaptığı konuşmanın ilgili bölümüne bir bütün olarak bakıldığında (bkz § 32) FETÖ/PDY'nin yargıdaki yapılanması sebebiyle kamuoyunun adalete olan güveninde meydana gelen erozyondan söz edilmiş, bu kişilerin görevden uzaklaştırılmasının ve akabinde adil bir yargılama sonucu cezalandırılmasının önemine işaret edilmiştir. Konuşmanın içeriğinde bu kişiler hakkındaki yargılamaların insan haklarından taviz verilmeden ve ön yargısız bir biçimde yapılması gerektiği de özellikle vurgulanmıştır. Konuşmada, görevden uzaklaştırılan yargı mensuplarının kesin olarak suçlu oldukları ifade edilmemiş; bunlarla ilgili yargılama süreçlerinin devam ettiğinden söz edilmiştir. Bu hâliyle Yargıtay Başkanı'nın konuşmasının başvurucunun masumiyetini zedelediği söylenemez.

144. Açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesine yönelik açık bir ihlal bulunmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Diğer İhlal İddiaları

145. Başvurucu, Yüksek Disiplin Kurulu ve HSK'nın mükerrer olarak verdiği keyfî kararlar nedeniyle mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahalede bulunulduğunu belirtmiştir. Başvurucu ayrıca Yargıtay üyeliğine son verilmesi sebebiyle Yargıtay üyelerine tanınan avantajlardan mahrum kaldığından yakınmıştır. Başvurucu son olarak ceza yargılaması henüz sonuçlanmadan disiplin cezası uygulanmasının suç ve cezaların kanuniliği ilkesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.

146. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Anayasa Mahkemesince kabul edilemezliğine karar verilebileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda başvurucunun ihlal iddialarını temellendiremediği, temel haklara yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin meşru olduğu açık olan başvurular ile karmaşık veya zorlama şikâyetlerden ibaret başvurular açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir (Hikmet Balabanoğlu, B. No: 2012/1334, 17/9/2013, § 24).

147. Başvurucunun bu başlık altında ileri sürdüğü şikâyetlerin karmaşık ve zorlama olduğu değerlendirilmiştir.

148. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Adil yargılanma hakkının medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili kısmının UYGULANABİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Zühtü ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ'in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

3. Kanuni hâkim ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

4. Tarafsız mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

5. Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

6. Hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

7. Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

8. Diğer ihlal iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 18/5/2022 tarihinde karar verildi.

 

 

 

FARKLI GEREKÇE VE KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu Yargıtay üyeliği görevinden çekilmeye davet şeklindeki disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı başvurulacak bir yargısal mercinin bulunmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Aşağıda açıklanan gerekçelerle Mahkememiz çoğunluğunun başvurunun Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında kaldığına dair kararına farklı gerekçeyle katılmakla birlikte, mahkemeye erişim hakkına müdahale olmadığından açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna dair kararına katılma imkânı olmamıştır.

A. FARKLI GEREKÇE

2. Çoğunluk uygulanabilirlik meselesini tartışırken, başvurucuya yönelik görevden çekilmeye davet disiplin cezasının aynı zamanda hâkimlik statüsünü sona erdirdiğinden başvurucunun bir medeni hakkının bulunduğunu, öte yandan Yargıtay Başkanlar Kurulunun disiplin cezasına karşı itirazen verdiği kararların yargısal nitelikte olması nedeniyle söz konusu hakkın dava edilebilir nitelikte olduğunu, başka bir ifadeyle bireysel başvuruya konu işleme karşı yargı yolunun kapalı olmadığını belirtmek suretiyle, somut olaydaki uyuşmazlığın medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili bir uyuşmazlık olarak Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsamında kaldığı sonucuna ulaşmıştır (§§ 71-78).

3. Bu sonuca katılmakla birlikte, Başkanlar Kurulunun kararlarının yargısal nitelikte olduğu, dolayısıyla bireysel başvuruya konu işleme karşı yargı yolunun açık olduğu görüşüne katılmak mümkün değildir. Aşağıda, başvurunun kabul edilebilirliğine dair karşıoyumuzda ayrıntılı şekilde izah edileceği üzere, Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararları yargısal değil idari niteliktedir. Bu sebeple de çoğunluktan farklı olarak bireysel başvuruya konu işlemin dava edilebilir nitelikte olmadığını düşünüyorum.

4. Diğer yandan, Anayasa Mahkemesinin de benimsediği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Eskelinen testine göre bir uyuşmazlığın yargıya kapalı olması tek başına başvurunun medeni hak ve yükümlülükler kapsamında görülmemesi için yeterli değildir. Testin ikinci kriteri uyarınca, bireysel başvuruya konu işlemin yargıya kapatılmasının aynı zamanda devletin menfaatleri yönünden objektif temellere dayanması, bu bağlamda yargı denetimi dışında bırakılan uyuşmazlığın kamu gücünün kullanımıyla ilgili olduğunun veya ilgili kamu görevlisinin devlet ile arasındaki özel güven ve sadakat bağının sorgulanmasını gerektirdiğinin gösterilmesi gerekmektedir (Vilho Eskelinen ve diğerleri/Finlandiya [BD], B.No: 63235/00, 19/04/2007, § 62; Mehmet Güçlü ve Ramazan Erdem, B. No: 2015/7942, 28/05/2019, §§ 31, 32).

5. Somut olayda uyuşmazlığın yargıya kapatılmasının haklı bir nedeninin bulunduğu söylenemez. Evvela Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır. Anayasa’da Yargıtay Başkanlar Kurulunun görevden çekilmeye davet disiplin cezasına ilişkin itirazen verdiği kararların yargıya kapalı olduğuna dair de herhangi bir kural bulunmamaktadır. Dahası Anayasa’nın 159. maddesi Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun kararlarını yargıya kapatırken “meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar”ı istisna tutmuştur. Dolayısıyla Anayasa’nın yargı yolunu kapatmadığı, tersine açık olmasını zorunlu kıldığı bir işlemin dava edilemez hale getirilmesi Anayasa’ya aykırılık teşkil etmektedir. Bu anlamda söz konusu işlemin yargı denetimi dışında bırakılmasını haklı kılan objektif bir temelin bulunduğu söylenemez.

6. Öte yandan, bir an için Anayasa’nın bu konuda herhangi bir düzenleme içermediğini varsaydığımızda da, yargı görevinden çekilmeye davet işleminin yargıya kapatılmasının -yapılan işin mahiyeti dikkate alındığında- haklı bir temelinin bulunduğu söylenemez. Belirtmek gerekir ki, özel güven ve sadakat bağı bakımından hâkimler kamu gücü kullanan diğer kamu görevlilerinden ayrılmaktadır. Bu sebeple, AİHM’in de isabetle vurguladığı üzere, hâkimler söz konusu olduğunda özel güven ve sadakat kavramlarının yargı bağımsızlığı ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi zorunluluk arz etmektedir.

7. Esasen tüm memurların ve kamu görevlilerinin sadakat yükümlülüğünü düzenleyen Anayasa’nın 129. maddesinin birinci fıkrası uyarınca “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Kuşkusuz hâkimler de bu fıkra kapsamındaki “diğer kamu görevlileri” arasındadır.

8. Diğer yandan Arapça kökenli olan “memur” kelimesinin birbiriyle bağlantılı iki anlamı vardır. Birincisi, memur devletten aldığı maaş karşılığında bir vazifeyi ifa etmekle yükümlü olan görevlidir. İkincisi ise bu vazifeyi yerine getirirken “emir alan”, kendisine kanunun yetkili kıldığı kişiler tarafından “emir verilen” kişidir. Bu anlamda kanun, hâkimler dışındaki diğer kamu görevlileri ile memurların hükümet politikalarını uygulamakla, dolayısıyla yürütme erkine sadakatla yükümlü kılabilmektedir. Bilhassa güvenlik ve savunma hizmetlerini yürüten kamu görevlilerinin görevlerini hiyerarşi içinde, kamu gücü kullanan üstlerinin ya da amirlerinin (emredenlerin) kanuni emir ve talimatlarıyla yürütmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkabilmektedir.

9. Buna karşılık hâkim, ifa ettiği görev gereğince, memurlardan ve diğer kamu görevlilerinden farklı niteliklere sahiptir. Hâkim belki de en önemli kamu hizmeti olan adaletin tecellisi ile yükümlü, ancak bu görevini bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirmek durumunda olan bir kamu görevlisidir. Mecelle’nin “Hâkimin adabı” kısmında yer alan “Hâkim beyn-el hasmeyn adl ile me’murdur” (m. 1799) hükmü de hâkimin davanın tarafları arasında adil ve tarafsız şekilde hükmetmekle görevli olduğunu ifade etmektedir.

10. Yaptığı işin bu özelliği hâkimi kelimenin ikinci anlamında “memur” olmaktan meneder. Gerçekten de hâkim emir alan, kendisine emir verilen bir “memur” değildir, olamaz. Hâkimin resmi ya da gayri resmi hiçbir kişiden, organdan veya yapıdan emir alması söz konusu olamaz. Nitekim Anayasa’nın 139. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz”. Anayasa’nın aynı maddesi uyarınca görevlerinde bağımsız olan hâkimler, “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler”.

11. Yargı bağımsızlığına ilişkin bu anayasal hükümler, hâkimlerin sadakatinin yönünü de belirlemiş olmaktadır. Yargı bağımsızlığı ilkesi, hâkimlerin sadakatinin kamu gücü kullananlara ya da herhangi bir şekilde kayıt dışı veya paralel güç kullananlara değil, Anayasa’ya, hukuka ve adalete sadakat şeklinde anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda sıklıkla kullanılan “devlete sadakat” kavramı da, hâkimler söz konusu olduğunda, devletin temeli olan adalete, onun tecelli aracı olan hukuka ve toplum sözleşmesi işlevi gören Anayasa’ya sadakat olarak değerlendirilmelidir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, hâkimlerin emir ve telkinlere açık olması bir devletin başına gelebilecek en büyük felakettir. Zira hâkimlerin memurlaşması ve sadakatlerinin hukuk dışına yönelmesi adaletin, hukuk devletinin, hatta son tahlilde bizatihi devletin sonu olur.

12. AİHM de adil yargılanma hakkının uygulanabilirliğinde benimsediği Eskelinen testini hâkimlerin başvurularında yeniden yorumlamıştır. AİHM, hâkimlerin hükümet politikalarını uygulamakla yükümlü olan kamu görevlilerinden farklı olarak aynı zamanda idarenin hukuka aykırı işlemlerini ve kamu gücünü kötüye kullanmasını kontrol etme görevini ifa ettiklerini, bu sebeple yargı mensupları bakımından sadakatin “devlet gücünü elinde bulunduranlara değil, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye” yönelmesi gerektiğini vurgulamıştır (Bilgen/Türkiye, B.No. 1571/07, 9/3/2021, § 79).AİHM, bu gerekçelerle, Ankara’da görev yaparken Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yargıya kapalı bir kararla başka bir ile tayin edilen bir hâkimin başvurusunda Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının uygulanabilir olduğuna ve mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Bilgen/Türkiye, §§ 81, 97).

13. AİHM’e göre hâkimlerin görevlerini korkmadan ve tarafsızca yerine getirmeleri, hukukun ve adaletin gereklerine uygun şekilde karar verebilmeleri için devletin diğer organlarına karşı yeterince mesafeli olmaları gerekmektedir. Hâkimle devlet arasındaki istihdam ilişkisinin karmaşık yapısı bu mesafeli duruşu zorunlu kılmaktadır. AİHM, yüksek mahkeme üyelerinin görevlerine kanunla son verilmesine yönelik işleme karşı yargı yolunun kapalı olmasını incelediği Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna kararında, yargı bağımsızlığı ışığında görev yapan hâkimlerin çalışma şartlarına yönelik işlemlerin yargıya kapalı olmasını haklı kılan bir sebep olmadığı, dolayısıyla Eskelinen testinin ikinci şartının sağlanmadığı sonucuna ulaşmıştır (Gumenyuk ve diğerleri/Ukrayna, B.No: 11423/19, 22/7/2021, § 66).

14. Bu açıklamalar ışığında yargı bağımsızlığı ilkesinin, bir yandan hâkimlik statüsünde kalma hakkı, diğer yandan da özel hayata saygı hakkını etkileyen görevden çekilmeye davet gibi disiplin işlemlerinin dava edilebilir olmasını, başka bir ifadeyle bunların yargı denetimine açık tutulmasını zorunlu kıldığı söylenebilir. Esasen demokratik hukuk devleti bakımından hayati derecede önemli bir görev ifa eden hâkimlere yönelik disiplin cezalarının ve diğer idari tasarrufların, sırf bu kişilerin kamu gücünün kullanılmasına iştirak ettikleri gerekçesiyle, yargı denetimine kapalı tutulması, dolayısıyla bu konudaki uyuşmazlıkların mahkemeye erişim hakkı başta olmak üzere adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden mahrum bırakılması düşünülemez.

15. Bu nedenle eldeki başvuruda Yargıtay Başkanlar Kurulunun görevden çekilmeye davet disiplin cezasına yönelik itirazen verdiği ve idari nitelikte olduğunda tereddüt bulunmayan kararının yargı denetimi dışında tutulmasını haklı kılan hiçbir objektif neden bulunmamaktadır. Dolayısıyla çoğunluğun, adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerin uygulanabilir olduğu yönündeki görüşüne yukarıda açıklanan farklı gerekçeyle katılıyorum.

B. KARŞIOY GEREKÇESİ

16. Başvurucuya Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu tarafından uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına karşı Başkanlar Kuruluna itiraz yolunun açık olduğu, söz konusu kurulun kararları yargısal nitelikte olduğundan disiplin cezasının hukukiliğinin yargısal bir merci tarafından denetiminin yapıldığı, ayrıca mahkemeye erişim hakkının yargısal kararlara karşı kanun yoluna veya başka bir mahkemeye başvurulmasını zorunlu kılmadığı, dolayısıyla Başkanlar Kurulu kararının kesin olmasının mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmediği gerekçeleriyle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir (§§ 87-88).

17. Çoğunluk kabul edilemezlik kararını, Anayasa Mahkemesinin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararlarının “yargısal” nitelikte olduğu, dolayısıyla “kesin” olmasının Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırı olmadığı yönündeki görüşüne dayandırmıştır (§§ 74-75). Anayasa Mahkemesi 2010/15 sayılı kararında Başkanlar Kurulunun itirazen verdiği kararların “kesin” olduğunu belirten kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olmadığını, zira kanun koyucunun bu tasarrufları “idari tasarruf” saymadığını belirtmiştir (AYM, E. 2008/74, K. 2010/15, 21/1/2010).

18. Bunun yanında çoğunluk, Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararlarının niteliğine ilişkin bu yaklaşımın Danıştay Başkanlar Kurulu kararlarına dair yakın tarihli bir kararda da devam ettirildiğini belirtmiştir (§ 76). Anayasa Mahkemesi 2020/75 sayılı kararında, kanun koyucunun dava konusu kuralla Danıştay Başkanlar Kuruluna “yargısal ağırlıklı bir faaliyet” olarak Başkanlık Kurulu kararlarına karşı yapılan itirazları inceleme ve kesin olarak karara bağlama yetkisi verdiğini, itiraza konu kararları “klasik anlamda idari tasarruf saymadığı”nı, dolayısıyla bu kurulu “işlevsel olarak idare” değil, “bir yargı mercii” olarak kabul ettiğini belirtmiştir (AYM,E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020 § 140).

19. Çoğunluk kararında belirtildiği üzere, her ne kadar norm denetiminde verilen kararlara konu kurallar, Yargıtay Yönetim Kurulu ve Danıştay Başkanlık Kurulu kararlarına yönelik itirazlar üzerine başkanlar kurullarının verdiği kararların kesinliğini düzenlemekteyseler de, söz konusu kararlarda yapılan genel nitelikteki değerlendirmelerin bu kurulların tüm kararları için geçerli olduğu, dolayısıyla somut başvuruya konu Yargıtay Başkanlar Kurulu kararının nitelendirilmesi bakımından da kullanılabileceği kabul edilebilir (§ 77). Bunun yanında her iki kararın da mevcut başvuruda Başkanlar Kurulunun disiplin cezalarına karşı itiraz üzerine aldığı kararların tavsifinde çoğunluk görüşünü desteklediği söylenebilir.

20. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruya konu işlemin türüne göre de Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararlarının niteliğine ilişkin farklı değerlendirmeler yapabilmektedir. Sözgelimi bir kararda Yargıtay üyelerinin görev yaptıkları dairelerin değiştirilmesine ilişkin karara karşı itiraz üzerine Başkanlar Kurulu tarafından verilen kararın yargısal değil, idari nitelikte olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesine göre “Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu ile Yargıtay Başkanlar Kurulunun başvurucu ile ilgili aldığı kararların yargısal nitelikten ziyade idari nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple somut olayda Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu ile Yargıtay Başkanlar Kurulu, adil yargılanma hakkı temelinde "mahkeme" değildir ve başvurucunun adil yargılanma hakkı bağlamında ileri sürdüğü hususlarda mahkemeye erişim hakkı kanunla engellenmiştir” (Ahmet Kütük, B. No: 2015/19099, 23/3/2016, § 31).

21. Diğer yandan somut başvuru ışığında Anayasa Mahkemesinin her iki kararındaki yaklaşımının isabetli olmadığını ve bizi adeta çıkmaz bir sokağa götürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Anayasa Mahkemesinin 2020/75 sayılı kararına ilişkin karşıoyumuzda da belirtildiği üzere, meselenin kaynağında açıkça idari işlem niteliğinde olan kararların yorum yoluyla “yargısal ağırlıklı” ya da “yargısal benzeri” (quasi-judicial) işlemler olarak kabul edilmesi, bu suretle yargı denetimi dışına çıkarılması yatmaktadır (AYM, E.2016/144, K.2020/75, 10/12/2020; Farklı Gerekçe ve Karşıoy Gerekçesi, § 23).

22. Halbuki idari niteliği konusunda tereddüt bulunmayan bu kararların “klasik anlamda idari tasarruf sayılmadığı” gerekçesiyle yargı denetimi dışında tutulması Anayasa’nın 125. maddesiyle bağdaşmamaktadır. Yargıtay ve Danıştay’ın meslek mensuplarını bilimsel araştırmalar yapmak ve mesleki incelemelerde bulunmak üzere yurtdışına göndermek, bunların bilimsel toplantılara katılımına ve yükseköğretim kurumlarında ders vermelerine izin vermek gibi işlemlerinin yanında disipline ilişkin kararlarının da idari tasarruflar olduğu izahtan varestedir. Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere yargı mercilerinin “yargılama faaliyeti kapsamında olmayan” kararlarının hâkimler, mahkemeler ya da hâkimlerden oluşan kurullar tarafından alınmış olması bunların “yargısal işlem sayılması sonucunu doğurmaz”. Mahkemeye göre “İdare işlevine ilişkin olan işlemler yargısal makamlar tarafından yapılsa dahi idari işlem niteliğini haizdir ve Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca yargı denetimine tabidir” (AYM, E. 2015/18, K.2016/12, 10/2/2016, § 52).

23. Esasen Anayasa Mahkemesi 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun “Başkanlık Kurulunun kararları kesin olup bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamaz.” şeklindeki hükmünü iptal ettiği kararında yargı kurumlarının mensuplarına yönelik işlemlerin bir kısmının “yargısal ağırlıklı” olmasının bunların “yargılama faaliyeti” kapsamında kaldığı anlamına gelmeyeceğini vurgulamıştır. Anılan kararda, yargı yoluna kapatılan Danıştay Başkanlık Kurulu kararlarının bir kısmının “idari nitelikte”, diğer bir kısmının da “yargısal ağırlıklı” olduğu, bununla birlikte bu kararların yargılama faaliyeti kapsamında değerlendirilemeyeceği, bu nedenle uyuşmazlıkların “Başkanlık Kurulu tarafından karara bağlanmasının işlevsel olarak idari bir faaliyet olduğunun, dolayısıyla Kurulun karar ve işlemlerinin idari nitelikte olduğunun kabulü gerek[tiği]”, dolayısıyla Kurul’un kararlarına yargısal bağışıklık getirilmesini öngören kuralın “hukuk devleti ilkesi, hak arama hürriyeti ve idari eylem ve işlemlere karşı yargı yolunun açık olması gereğiyle bağdaşma[dığı]” belirtilmiştir (AYM, E. 2015/18, K.2016/12, 10/2/2016, § 57).

24. Yargıtay Başkanlar Kurulu kararlarının niteliğini bu şekilde belirledikten sonra bu kararların kesin olmasının adil yargılanma hakkı kapsamında bir güvence teşkil eden mahkemeye erişim hakkına etkisini değerlendirmek gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi kararlarına göre hukuk devleti, diğer unsurları yanında, eylem ve işlemleri “yargı denetimine açık olan devlettir” (AYM, E.2019/105, K.2020/30, 22/6/2020, § 65). Dolayısıyla idari işlemlerin yargısal denetimi hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biridir.

25. Diğer yandan, Yargıtay’ın idari nitelikteki tasarruflarını yargı denetimi dışına çıkaran yaklaşımı, Anayasa’nın hak arama hürriyetini güvence altına alan 36. maddesiyle de bağdaştırmak mümkün değildir. Anayasa Mahkemesinin kararlarında sıkça vurgulandığı üzere, hak arama hürriyeti kendisi bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve hürriyetlerin gereği gibi kullanılmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır (AYM, E. 2018/62, K. 2018/117, 27/12/2018, § 9; Akdeniz İnşaat ve Eğitim İşleri A.Ş. [GK], B. No: 2015/2909, 19/7/2018, § 49).

26. Hak arama hürriyetinin en önemli unsurlarından biri kuşkusuz mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak kişiye tarafı olduğu hukuki uyuşmazlıkları bu konuda yetkili olan mahkemelere taşıma imkânı sağlamaktadır. Hukuk devletinde mahkemeler kişilerin maruz kaldıkları haksızlık ve zararları giderecek olan nihai kurumlardır. Bu anlamda kişinin “kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir” (AYM, E. 2018/104, K. 2020/39, 16/7/2020, § 42).

27. Bu bağlamda Disiplin Kurulunun kararlarına karşı Yargıtay Başkanlar Kuruluna itiraz bir dava yolu değildir. Zira itiraz üzerine değerlendirme yapan Başkanlar Kurulu bir “mahkeme” değil, Disiplin Kurulunun itirazını görüşen bir idari mercidir. Bu idari merciin itirazları incelemede etkili olması da mahkemeye erişim hakkının sağlanması zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.

28. Kuşkusuz hak arama özgürlüğünün etkili bir şekilde korunması bakımından disiplin işlemlerine karşı kurum içinde itiraz mercii oluşturulması önemlidir. Ancak disiplin cezalarına karşı kurum içinde etkili bir itiraz sistemi geliştirilmesi, yargısal denetimi ikâme edemez. Nitekim Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun bazı kararlarının yargı denetimine açılmasına yönelik 2010 anayasa değişikliğinin gerekçesinde bu farklılığa işaret edilmiştir. Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliğin gerekçesi şu şekilde açıklanmıştır: “Kurul kararları tamamen yargı denetimine kapalı iken, yapılan değişiklikle meslekten çıkarma cezalarına ilişkin kararlar yargı denetimine açılmaktadır. Kurulun diğer [yargıya kapalı] kararları için ise etkili iç itiraz sistemi öngörülmektedir.”

29. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere mahkemeye erişim hakkı, idari kararlara karşı kurum içinde etkili bir itiraz yolu öngörülse bile, kişilerin haklarındaki idari nitelikteki bu kararları yargıya taşıma imkânına sahip olmalarını gerektirmektedir. Şüphesiz bu anayasal hak, yargı denetimine açık olması gereken disiplin cezasının içeriğinden -işlemin doğru ya da yanlış, haklı veya haksız, hukuka uygun veya aykırı olmasından- ve idari işleme muhatap olan kişinin mahkemeye erişimi mümkün olsaydı başarılı olup olamayacağından bağımsız bir usuli güvence sağlamaktadır.

30. Eldeki başvuruda da mahkemeye erişim hakkı bakımından başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasının içeriğinin değerlendirilmesi söz konusu değildir. Çözümlenmesi gereken mesele söz konusu disiplin cezasına karşı etkili bir yargısal denetimin sağlanıp sağlanmadığıdır. Çoğunluktan farklı olarak bu yargısal denetim imkânının başvurucuya sağlanmadığını düşünüyorum. İdari bir işlem olduğunda tereddüt bulunmayan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına itiraz üzerine verilen Başkanlar Kurulu kararına karşı idari yargı organları önünde dava açılmasının engellenmesi, bunu öngören bir anayasal hükmün ve haklı kılan bir sebebin de bulunmaması dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkının özünü zedeleyen bir müdahalede bulunulduğu açıktır.

31. Açıklanan gerekçelerle, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini düşündüğümden, çoğunluğun başvurunun açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle kabul edilemez olduğuna dair kararına katılmıyorum.

 

 

 

 

Başkan

 Zühtü ARSLAN

 

 

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Mahkememiz çoğunluğunca kaleme alınan gerekçede Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen ve itiraz üzerine Başkanlar Kurulu’nca da onaylanan meslekten çekilmeye davet kararının sonuçları da dikkate alındığında başvurunun, adil yargılanma hakkı bağlamında medeni haklarıyla ilgili olduğu kabul edilmiş ve konu mahkemeye erişim hakkı yönünden incelenmiştir. Karar gerekçesindeki anılan değerlendirmelere katılmaktayım. Mahkemeye erişim hakkının esası yönünden yapılan incelemede ise Yüksek Disiplin Kurulu kararına karşı Yargıtay Başkanlar Kurulu’na itiraz yolunun açık olduğu, Kurulun itirazı incelerken yargısal bir fonksiyon icra ettiği ve kararın yargısal nitelikte olduğu belirtilmiş, adil yargılanma hakkının yargısal kararlara karşı kanun yoluna veya başka bir mahkemeye başvurulmasını garanti altına almadığı da ifade edilerek, yargısal bir merci tarafından kararın denetlenmesi karşısında mahkemeye erişim hakkına müdahale mevcut olmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

2. Öncelikle Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu’nun verdiği disiplin kararının Yargıtay üyeleri için en ağır disiplin cezası niteliğinde olduğu ve mesleğe son vermeyi gerektirdiği belirtilmelidir. Yargıtay Kanununun 43/son maddesine göre, “İlgili kesinleşmiş olan görevden çekilmeye davet kararının tebliğinden itibaren bir ay içinde görevden çekilmediği veya emekliliğini istemediği takdirde çekilmiş kabul edilir.” İkinci olarak Yüksek Disiplin Kurulu Yargıtay üyelerinin disiplin kurallarına aykırılıklarını inceleyen idari bir kurul niteliğindedir. Hakimlerden oluşması, idari nitelikli bu Kurulu “mahkeme”ye dönüştürmemektedir. Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında da belirtildiği üzere mahkemelerce verilse dahi maddi yönden idari nitelikli kararlar idari işlem mahiyetinde olduğundan yargısal denetime tabi olması anayasal bir zorunluluktur. Bu durumda idari bir kurul tarafından verilen bir karara karşı bir mahkemeye başvurma hakkının var olup olmadığı incelenmelidir.

3. Anayasanın 36. maddesi uyarınca herkesin yargı mercileri, yani mahkemeler önünde iddiada bulunma, savunma ve adil yargılanma hakkı bulunmaktadır. Adil yargılanma hakkı kapsamında bulunan mahkeme hakkı veya mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı etkili bir biçimde karara bağlayabilecek bir mahkemeye taşıma, dava açma hakkını içermektedir. Anayasanın 125. maddesi uyarınca da idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır. Öte yandan dava açma hakkı yalnızca ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil, iç hukukta itiraz, istinaf, temyiz gibi kanun yollarına başvurma hakkı tanınmışsa bu yollara başvurulması hakkını da içerir (bkz. AİHM Bayar ve Gürbüz/Türkiye, 37569/06, 27.11.2012, par. 42).Mahkemeye erişim hakkı sınırlanabilir ise de bu hak uyuşmazlığı etkili bir şekilde karara bağlamayı gerektirdiğinden, mahkemeye başvurmayı anlamsız hale getiren veya önemli derecede etkisizleştiren sınırlamalar erişim hakkını ihlal edebilir(bkz. AYM B. No: 2012/791, 7.11.2013, par. 52; AYM, E. 2018/62, K. 2018/117, 27/12/2018, par. 9).

4. Yargıtay Kanununda Yüksek Disiplin Kurulu (bkz Y.Kn. m. 11, 19, 34, 43) kararına karşı Başkanlar Kurulu’na itiraz yolu tanınmıştır (Y.Kn. m. 17/1-d). YDK’nun görevi; “Yargıtay üyeliği vakar ve onuruna dokunan, kişisel haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarından dolayı Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili hakkında disiplin kovuşturmasını gerektiren eylemin ağırlığına göre “Uyarma” veya “Görevden çekilmeye davet” işlemlerinden birini uygulamak”tır. Başkanlar Kurulu da yüksek mahkeme üyelerinden oluşmakta ve görevleri arasında üyelerin görev yerlerinin veya dairelerin görevleri ile işbölümü konularındaki ilgili Kurul kararlarına itirazen bakmak da vardır. Bu nedenle bir kısım görevlerinin yargısal işleviyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Fakat diğer bir kısım görevlerinin ise idari nitelikte olduğu açıktır. Esasen Başkanlar Kurulu Yargıtay yönetiminin idari karar organlarından biridir. Yargısal yönü bulunan görevleri bakımından dahi mahkeme niteliği tartışılır durumdadır. Burada söz konusu olan ise disiplin kurulu kararına itirazın incelenmesidir.

5. Öte yandan Yargıtay yönetiminin bir parçası olan ve üyelerinin disiplin durumlarını görüşmekle görevli ilgili kurul tarafından üyeler hakkında verilen disiplin kararının idari karar niteliği taşıdığı açıktır. Tüm kamu kurumlarında disiplin amirinin veya kurulların verdikleri karar idari işlem niteliğindedir. Kanunda Yüksek Disiplin Kurulu’nun işlemine karşı Başkanlar Kurulu’na itiraz imkanı getirilmiştir. Fakat buradaki itiraz yolu usul kanunlarındaki itiraz yasa yolunu karşılamamaktadır. Başkanlar Kurulu da Yargıtay yönetiminin idari nitelikli karar organıdır. Kanunda yer alan itiraz, idari işlemin bir üst idari Kurul’ca incelenmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Başkanlar Kurulu burada Anayasanın 125. maddesinde belirtilen yargı yerlerinden birini ya da 36. maddesi anlamında “mahkeme”yi temsil etmemektedir. Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazı düzenleyen kurallar ve bu doğrultuda yapılan incelemeler de idari nitelikteki üst inceleme yönteminin bir parçası mahiyetindedir. Nitekim AYM daha önce Başkanlık Kuruluyla ilgili kararların yargı denetimi dışında tutulmasıyla ilgili kuralı incelerken, bu düzenlemenin “hukuk devleti ilkesi, hak arama hürriyeti ve idari eylem ve işlemlere karşı yargı yolunun açık olması gereğiyle bağdaşmadığı” görüşünü ifade etmiştir (AYM, E. 2015/18, K.2016/12, 10/2/2016, par. 57). Mahkememizin bu konudaki farklı değerlendirmesini içeren 10.12.2020 tarihli, E. 2016/144, K. 2020/75 sayılı Kararına karşı açıkladığım karşıoyda da bu husus dile getirilmişti. Sonuç olarak söz konusu kuralın mahkemeye erişim hakkına engel teşkil etmesi karşısında çoğunluk gerekçesinde ulaşılan sonuca ve anılan sonraki karara yapılan atfa ilişkin değerlendirmelere katılmamaktayım.

 

 

 

 

Başkanvekili

 Hasan Tahsin GÖKCAN

 

 

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu, Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu tarafından görevden çekilmeye davet edilmiş, bu karara karşı Yargıtay Başkanlar Kurulunda itiraz yolunu kullanmış ve itirazı Yargıtay Başkanlar Kurulu tarafından reddedilmiştir. Başvurucu, Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararına karşı yargı yolunun açık olmaması nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinden yakınmaktadır.

2. Çoğunluk kararında, Yargıtay Başkanlar Kurulu bir yargı organı olarak değerlendirilmiş ve buradan hareketle başvurucunun mahkemeye erişim hakkı yönünden bir sorun tespit edilmemiştir. Bu görüşe katılmak mümkün değildir.

3. Mahkememiz verdiği bir iptal kararında yargı yoluna kapatılan Danıştay Başkanlık Kurulu kararlarının bir kısmının “idari nitelikte”, diğer bir kısmının da “yargısal ağırlıklı” olduğu, bununla birlikte bu kararların yargılama faaliyeti kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Uyuşmazlıkların Başkanlık Kurulu tarafından karara bağlanmasının işlevsel olarak idari bir faaliyet olduğunu kabul eden Mahkememiz, Kurul’un kararlarına yargısal bağışıklık getirilmesini öngören kuralın “hukuk devleti ilkesi, hak arama hürriyeti ve idari eylem ve işlemlere karşı yargı yolunun açık olması gereğiyle bağdaşmadığı” sonucuna ulaşmıştır (AYM, E. 2015/18, K.2016/12, 10/2/2016, § 57).

4. Hak arama hürriyetini güvence altına alan Anayasa'nın 36. maddesi uyarınca, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Anayasa’nın 125. maddesine göre “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Anayasa’da yer verilen sınırlı sayıdaki istisnai haller dışında her türlü idari eylem, işlem ve karar için yargı yolu açıktır. Anayasa Mahkemesi de bir kararında “idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olması ilkesine göre, idari işlemlere karşı yargı yolu, Anayasa'da belirtilen kimi ayrık durumlar dışında kanunlarla sınırlandırılamaz” görüşündedir. (AYM, E. 2013/108, K.2014/15, 29/1/2014).

5. Benzer şekilde Mahkememiz “yargılama faaliyeti kapsamında olmayan” kararların hâkimler, mahkemeler ya da hâkimlerden oluşan kurullar tarafından alınmış olmasının bunları yargısal işlem haline getirmediğinin altını çizmiştir. Bu bakımdan, “İdare işlevine ilişkin olan işlemler yargısal makamlar tarafından yapılsa dahi idari işlem niteliğini haizdir ve Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca yargı denetimine tabidir” (AYM, E. 2015/18, K.2016/12, 10/2/2016, § 52). İdari işlem niteliğine haiz olan kararlar ilgilileri üzerinde önemli hukuki sonuçlara neden olabilmektedir. Somut başvuruda olduğu gibi bunların yargı yoluna kapatılması adil yargılanma hakkı bakımından sorunlar doğuracaktır.

6. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde “mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini” ifade etmiştir (Kasım İlimoğlu (3), B. No: 2018/17191, 24/2/2021, § 42; Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). Mahkememize göre temel bir hak olarak hak arama hürriyeti diğer temel hak ve hürriyetlerin gereği gibi kullanılmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır (AYM, E. 2018/62, K. 2018/117, 27/12/2018, § 9; Akdeniz İnşaat ve Eğitim İşleri A.Ş. [GK], B. No: 2015/2909, 19/7/2018, § 49).

7. Mahkemeye erişim hakkı, hak arama hürriyetinin ya da bireysel başvuru ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kavramsallaştırmasıyla ifade edecek olursak adil yargılanma hakkının en hayati ve vazgeçilmez parçalarından birini oluşturmaktadır. Bu hak kişiye içinde yer aldığı hukuki uyuşmazlıkları bu konuda yetkili olan mahkemeler önünde savunma olanağı tanımaktadır. Kişinin “kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir” (AYM, E. 2018/104, K. 2020/39, 16/7/2020, § 42).

8. Başvurucunun Yargıtay Başkanlar Kurulunun kendisi hakkında ciddi ve etkili hukukî sonuçlar doğuran kararına karşı bir yargı mercii önüne uyuşmazlığı taşıyamaması hak arama hürriyeti bağlamında mahkemeye erişim hakkına demokratik toplum düzeni bakımından gerekli ve ölçülü olmayan bir müdahale yaratmaktadır.

9. Yukarıda sıralanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvenceye bağlanan adil yargılanma hakkı kapsamında kalan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaştığımdan çoğunluk kararına katılmadım.

 

 

 

 

Üye

 Engin YILDIRIM

 

 

 

 

FARKLI GEREKÇE VE KARŞIOY GEREKÇESİ

Disiplin cezasına yapılan itirazın reddi konusundaki kurul kararına karşı başvurulabilecek bir yargı yolunun bulunmaması sebebiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Kararın gerekçesinde; adil yargılanma hakkına ilişkin genel ilkeler tekrarlandıktan sonra, somut olayda başvurucunun Yargıtay üyesi olduğu dönemdeki fiilinden dolayı uygulanan yaptırımın Kanunda disiplin cezası olarak düzenlendiği, bu cezanın Kanuna göre idarî bir organ olan Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verildiği, buna karşılık Başkanlar Kurulunun Yargıtay üyeleri hakkında bu Kurulca tesis edilen disiplin işlemlerine karşı itirazen inceleme yaparken bir yargı mercii olarak hareket ettiği ve verdiği kararların yargısal nitelikte olduğu, Kanun uyarınca Başkanlar Kurulunun bu kararlarına karşı herhangi bir yargı yoluna başvurulamasa da disiplin cezasına karşı yargı yolunun kapalı olduğundan söz edilemeyeceği, başvurucuya uygulanan disiplin cezasının medenî haklarıyla ilgili olduğunun kabul edilmesi gerektiğinden somut olaydaki uyuşmazlığın adil yargılanma hakkı kapsamında kaldığı, ayrıca Başkanlar Kurulunun mezkûr itirazları incelerken yargısal bir fonksiyon icra etmesinden dolayı başvurucuya uygulanan disiplin cezasının yargısal bir merci tarafından denetlenmesinin sağlandığı ve adil yargılanma hakkı yargı kararlarına karşı kanun yoluna veya başka bir mahkemeye başvurulmasını garanti altına almadığından, Başkanlar Kurulu kararına karşı böyle bir yol öngörülmemesinin mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmediği belirtilerek başvurunun bu kısmının da açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılmıştır.

1. Öncelikle kararda uygulanabilirlik konusunda da belirtildiği üzere, başvurucu hakkındaki disiplin cezasına ilişkin uyuşmazlığın medenî hak ve yükümlülüklerle ilgisi sebebiyle Anayasanın 36. maddesinde teminat altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamında kaldığı konusunda şüphe bulunmamakla birlikte, Yargıtay Başkanlar Kurulunun Yargıtay üyeleri hakkında verilen disiplin cezalarına karşı itirazen inceleme yaparken bir yargı mercii olarak fonksiyon icra ettiği, verdiği kararların da yargı kararı niteliğinde olduğu yönündeki değerlendirmelere katılmak mümkün değildir.

Gerçekten de kararın, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların değerlendirildiği kısmında “Genel İlkeler” başlığı altında açıklandığı gibi, somut olayda başvurucunun Yargıtay üyeliğinin ve hâkimlik statüsünün sona ermesi sonucunu doğuran, dolayısıyla menfaatini etkileyen bir uyuşmazlığın mevcut olduğu, bu uyuşmazlığın hakkın tespiti ve bu haktan yararlanılması bakımından belirleyici bir nitelik gösterdiği ve mezkûr hakkın medenî hak ve yükümlülüklerle ilgili olduğu tartışmasızdır.

Bu itibarla, çoğunluğun genel ilkelere uygun bu tespitlerine ve başvuru konusuna ilişkin uyuşmazlığın adil yargılanma hakkı kapsamında kaldığı yönündeki görüşüne, Başkanlar Kurulu kararının niteliğiyle ilgili yukarıdaki değerlendirmeleri dışında kalan sebeplerle farklı gerekçeyle katılıyorum.

2. Diğer taraftan, çoğunluğun kararında norm denetimine ilişkin 21/1/2010 tarihli ve E.2008/74, K.2010/15 sayılı ve 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararlarımıza atıfla, söz konusu kararlara karşı yargı mercilerine başvuru imkânı tanınmamasının hak arama hürriyetine ve adil yargılama hakkına, dolayısıyla Anayasaya aykırılık bulunmadığı belirtilerek incelenen başvuruda da aynı gerekçelerle kabul edilemezlik sonucuna ulaşılmışsa da, yukarıda belirtilen ikinci karara ilişkin karşıoy gerekçemde ve Mahkememizin 10/2/2016 tarihli ve E.2015/18, K.2016/12 sayılı iptal kararında açıklanan sebeplerle bu görüşe katılmam mümkün olmamıştır.

Sonuç olarak, Anayasanın 36. maddesinde teminat alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilerek esas incelemesi yapılması gerektiği düşüncesiyle çoğunluğun kabul edilemezlik kararına karşıyım.

 

 

 

 

Üye

 M. Emin KUZ

 

 

 

 

FARKLI GEREKÇE ve KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu Yargıtay üyeliği görevinden çekilmeye davet disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı başvurulacak bir yargısal mercii bulunmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur. Mahkememiz çoğunluğu, “uygulanabilirlik” başlığı altında yaptığı değerlendirmede nihai olarak, başvurucu hakkında uygulanan görevden çekilmeye davet cezasına ilişkin uyuşmazlığın -medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili bir uyuşmazlık olarak- Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsamında kaldığı kanaatine ulaşmıştır (§ 78). Ulaşılan bu sonuca farklı gerekçe ile katılmaktayım.

2. Ayrıca başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiası ile ilgili yapılan incelemede de Mahkememiz çoğunluğunca başvurucunun mahkemeye erişim hakkına bir müdahale mevcut olmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir. Bu karara da başvurucunun mahkemeye erişim hakkına ilişkin ihlal iddiasının kabul edilebilir bulunması gerektiği ve bahse konu hakkının ihlal edildiği kanaatinde olduğum için katılmamaktayım.

3. İlk olarak “farklı gerekçe” ile ilgili olarak şu hususlara işaret edilmesi gerekmektedir:

4. Mahkememiz çoğunluğu uygulanabilirlik başlığı altında yaptığı incelemede Anayasa Mahkemesi’nin 21/1/2010 tarihli ve E.2008/74, K.2010/15 sayılı kararında 2797 sayılı Kanun'un 17. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin (d) alt bendinde yer alan "kesin olarak'' ibaresinin ve son fıkrasının iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusu bağlamında verdiği kararda Yargıtay Başkanlar Kurulunun Yönetim Kurulu kararlarına yapılan itiraz üzerine verdiği kararlar aleyhine başka yargı merciine başvuru imkânı tanınmamasının hak arama özgürlüğüne ve idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu yönündeki Anayasa kuralına aykırı bir yönünün bulunmadığına ve benzer gerekçelerle Danıştay Başkanlar Kurulunun kararlarına karşı başka yargı yoluna başvurulamayacağını düzenleyen 2575 sayılı Kanun'un 52/A maddesinin 6723 sayılı Kanun'un 10. maddesiyle yeniden düzenlenen (2) numaralı fıkrasının incelendiği 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararda adil yargılanma hakkına aykırılık bulunmamasına dayalı biçimde iptal isteminin reddine karar verildiğine işaret etmiştir (§§ 74, 76).

5. Çoğunluk görüşüne göre çekilmeye davet disiplin cezasına yapılan itirazın reddi ile ilgili Yüksek Disiplin Kurulu kararına karşı Yargıtay Başkanlar Kurulunun itirazen verdiği kararlar yargı kararı niteliğinde olduğundan disiplin cezasına karşı yargı yolunun kapalı olması da söz konusu değildir. Dolayısıyla başvurucuya uygulanan disiplin cezasının medeni haklarıyla ilgili olduğu ve Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsamında kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. (§ 78).

6. Bu bağlamda başvurucuya uygulanan disiplin cezasının bireysel başvuru hakkı kapsamında kaldığı ve adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilgili olduğu sonucuna katılmakla birlikte bu disiplin cezasına ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulunun itirazen verdiği kararın yargı kararı niteliğinde olduğu görüşüne katılmamaktayım. Nitekim Yargıtay üyeleri hakkında tesis edilen bu disiplin işlemlerine karşı Yargıtay Başkanlar Kurulunun itirazen inceleme yaparken bir yargı mercii olarak değil idari merci olarak hareket ettiği ve bu nedenle de bu konu ile ilgili tesis ettiği işlemin bir idari işlem olduğu kanaatindeyim. (Bu konuda daha geniş bilgi için yukarıda zikredilen 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı Anayasa Mahkemesi kararındaki karşıoyumun 3-19. paragraflarındaki gerekçeye bakılabilir).

7. İkinci olarak, çoğunluk karardaki başvurucunun mahkemeye erişim hakkına müdahale söz konusu olmadığından başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna ilişkin kanaate ise şu gerekçeyle katılmamaktayım:

8. Çoğunluk kararında başvurucunun bu hakkının ihlal iddiası kabul edilemez bulunurken temel dayanak olarak somut olayda Yüksek Disiplin Kurulu tarafından başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına karşı Yargıtay Başkanlar Kuruluna itiraz yolunun açık olduğu, Başkanlar Kurulunun Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazı incelerken yargısal bir fonksiyon icra ettiği ve verdiği kararın yargısal nitelikte olduğu hususuna dayanılarak başvurucuya uygulanan disiplin cezasının hukukiliğinin yargısal bir merci tarafından denetlenmesinin böylelikle sağlanmış olduğuna işaret edilmiştir (§ 87).

9. Oysa, yukarıda da ifade edildiği üzere Yargıtay bünyesindeki Başkanlar Kurulunun Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazı incelerken bir yargı fonksiyonu icra ettiğini kabul etmek hukuken mümkün değildir. Zira burada hem disiplin hukuku bağlamında tesis edilen işlem hem de bu işlemin itirazen incelenmesi neticesinde Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararı açıkça birer idari işlem niteliğindedirler. Nitekim bahse konu Yargıtay Başkanlar Kurulunun kararının yargılama usulleri çerçevesinde tesis edildiğini ortaya koyan hiçbir hususa rastlamak mümkün değildir.

10. Dolayısıyla Yüksek Disiplin Kurulu tarafından başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına karşı Yargıtay Başkanlar Kurulunun itirazen verdiği kararın da yargısal bir faaliyet çerçevesinde tesis edilmediği, Yargıtay’ın bir idari işlemi olduğu aşikardır. Hal böyle iken çoğunluk kararındaki yaklaşımla Yargıtay Başkanlar Kurulu kararının kesin olduğu söylenemez. Bu nedenle de idari işlem niteliğinde olan bu disiplin cezasına itiraz edilmesi üzerine verilen Yargıtay Başkanlar Kurulu kararının hukuki olup olmadığının mahkemeye erişim hakkı bağlamında bir yargı mercii önünde denetlettirilmesi gerekmektedir.

11. Somut bireysel başvuruda başvurucunun mahkemeye erişim hakkı bağlamındaki ihlal iddiasının çoğunluk kararının aksine öncelikle kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir. Başvurucu hakkındaki Yargıtay üyeliği görevinden çekilmeye davet disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararının bir idari işlem olduğu aşikar olmasına rağmen bir yargı mercii önünde incelettirilememesi başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı bağlamındaki mahkemeye erişim hakkını ihlal etmektedir.

12. Yukarıda sıralanan gerekçelerle başvurucunun mahkemeye erişim hakkı ile ilgili ihlal iddiası bağlamında çoğunluk kararında ulaşılan açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle kabul edilemezlik sonucuna katılmamaktayım.

 

 

 

 

Üye

 Yusuf Şevki HAKYEMEZ

 

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Kararı Veren Birim Genel Kurul
Karar Türü (Başvuru Sonucu) Kabul Edilemezlik vd.
Künye
(Mustafa Kılıç [GK], B. No: 2019/35236, 18/5/2022, § …)
   
Başvuru Adı MUSTAFA KILIÇ
Başvuru No 2019/35236
Başvuru Tarihi 21/10/2019
Karar Tarihi 18/5/2022
Resmi Gazete Tarihi 7/9/2022 - 31946
Basın Duyurusu Var

II. BAŞVURU KONUSU


Başvuru, Yargıtay üyeliği görevinden çekilmeye davet disiplin cezasına yapılan itirazın reddine ilişkin Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı başvurulacak bir yargısal mercinin bulunmaması, kanuna uygun olarak kurulmayan ve tarafsız olmayan mahkemede yargılama yapılması, soruşturmaya dayanak bilgi ve belgelerin tebliğ edilmemesi ve Yargıtay Başkanı'nın konuşmasında ve disiplin cezası kararında masumiyeti ihlal eden ifadelere yer verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

III. İNCELEME SONUÇLARI


Hak Müdahale İddiası Sonuç Giderim
Adil yargılanma hakkı (İdare) Bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı (idare) Açıkça Dayanaktan Yoksunluk
Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı (idare) Açıkça Dayanaktan Yoksunluk
Mahkemeye erişim hakkı (idare) Açıkça Dayanaktan Yoksunluk
Masumiyet karinesi (idare) Açıkça Dayanaktan Yoksunluk
Silahların eşitliği ilkesi / çelişmeli yargılama ilkesi (İdare) Açıkça Dayanaktan Yoksunluk

IV. İLGİLİ HUKUK



Mevzuat Türü Mevzuat Tarihi/Numarası - İsmi Madde Numarası
Kanun 2797 Yargıtay Kanunu 9
11
17
19
43
46

BASIN DUYURUSU

7.9.2022

BB 82/22

Yüksek Yargı Üyelerinin Görevine Son Verilmesinin Medeni Hak ve Yükümlülük Kapsamında Kaldığı Tespitini İçeren Kabul Edilemezlik Kararı

 

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 18/5/2022 tarihinde, Mustafa Kılıç (B. No: 2019/35236) başvurusunda, adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin, masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.  

 

 

Olaylar  

15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararıyla başvurucunun da aralarında bulunduğu 133 Yargıtay üyesinin fiillerinin soruşturulması için Yüksek Disiplin Kurulu oluşturulmasına karar verilmiştir. Yüksek Disiplin Kurulunun kararıyla soruşturma yapmak üzere muhakkik görevlendirilmiştir. Muhakkik tarafından hazırlanan soruşturma raporunda; başvurucunun da aralarında olduğu eski Yargıtay üyelerinin FETÖ/PDY'nin yargı yapılanmasında yer aldıklarının, örgütün hiyerarşik yapılanmasında bilerek ve isteyerek bulunmak suretiyle terör örgütü üyesi olduklarının anlaşıldığı belirtilmiş, görevden çekilmeye davet yaptırımının uygulanması önerilmiştir.

Yüksek Disiplin Kurulu 21/6/2018 tarihinde 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 43. maddesi uyarınca başvurucu hakkında görevden çekilmeye davet tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir. Başvurucu, bu karara karşı Yargıtay Başkanlar Kuruluna başvurmuş ve itirazı reddedilmiştir. Başvurucu 21/10/2019 tarihinde doğrudan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

İddialar

Başvurucu; diğer iddialarının yanında Yargıtay Başkanlar Kurulu kararına karşı yargı yolunun açık olmaması sebebiyle mahkemeye erişim hakkının, soruşturmaya dayanak bilgi ve belgelerin tebliğ edilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin Yargıtay Başkanı'nın konuşmasında ve disiplin cezası kararında masumiyeti ihlal eden ifadelere yer verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

A. Adil Yargılanma Hakkının Uygulanabilirliği Sorunu

Başvurucu, hakkında yapılan disiplin soruşturması sonucu uygulanan görevden çekilmeye davet yaptırımının bir ceza olduğunu öne sürmüştür. Bu nedenle ilk önce somut olaydaki yaptırımın suç isnadı kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilmelidir.

Somut olayda başvurucuya verilen disiplin cezası, başvurucunun Yargıtay üyesi olduğu dönemdeki fiili nedeniyle başlatılan disiplin soruşturması sonucunda uygulanmıştır. Başvurucuya isnat edilen haysiyet ve itibarını kıran veya görev icaplarına uymayan davranışlarda bulunma fiili ceza kanunlarında suç olarak düzenlenmemiştir. Söz konusu fiil ve bu fiil karşılığında başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet yaptırımı 2797 sayılı Kanun'un 19. maddesinde bir disiplin suçu ve cezası olarak düzenlenmiştir. Anılan yaptırım toplumun geneline değil sadece Yargıtay üyelerine uygulanmaktadır. Yaptırımın temel amacı meslek disiplinini sağlamaktır. Haksızlık olarak düzenlenen fiil ancak Yargıtay üyeleri tarafından işlenebilmekte, kanunda öngörülen yaptırıma ancak Yargıtay üyeleri maruz kalabilmektedir. Diğer taraftan başvurucuya uygulanan yaptırım hürriyeti bağlayıcı ceza öngörmemektedir. Ayrıca görevden çekilmeye davet cezasının kişinin kamu göreviyle ilişiğinin kesilmesi sonucunu doğurması sebebiyle nispeten ağır olduğu söylenebilse de başvurucunun özel sektörde çalışmasının önünde bir engelin bulunmadığı gözetildiğinde görevden çekilmeye davet cezasının suç isnadı boyutuna ulaşmadığı değerlendirilmiştir. Dolayısıyla somut olaydaki yaptırımın suç isnadı mahiyetinde olmadığı kabul edilmiştir.

Suç isnadı mahiyetinde olmadığı tespit edilen yaptırımın medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili olup olmadığının da incelenmesi gerekir.

Danıştay ve Yargıtay üyelerinin altmış beş yaşına kadar hâkim olarak görev yapacakları anayasal güvence altında olmakla birlikte bir kez Danıştay ve Yargıtay üyesi olarak atanan bir hâkimin altmış beş yaşına kadar üyelik görevini yürütme biçiminde bir hak Anayasa'da teminat altına alınmamıştır. Bununla birlikte hâkimlik teminatına ilişkin anayasal hükümlerin Yargıtay ve Danıştay üyelerine, görevlerine keyfî olarak son verilmesine karşı koruma sağladığı noktasında şüphe bulunmamaktadır. Dolayısıyla Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerine keyfî olarak son verilememesi biçiminde bir hakkın anayasal temelinin bulunmadığını söylemek güçtür. Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlette yüksek yargı mensuplarının görevlerine son verilmesine karşı koruma altında bulunmadıklarının düşünülmesi mümkün değildir.

Bundan sonraki aşamada bu hakkın dava konusu edilebilir olup olmadığı incelenmelidir. 2797 sayılı Kanun'un 43. maddesinin on birinci fıkrasına göre kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içinde bir idari organ olan Yüksek Disiplin Kurulu kararlarına karşı Başkanlar Kuruluna itiraz edilebilir. Aynı Kanun'un 17. maddesinin son fıkrasında Başkanlar Kurulunun itiraz üzerine verdiği bütün kararlar kesin olup bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamayacağı hükme bağlanmaktadır. Dolayısıyla Başkanlar Kurulunun Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazen verdiği kararlara karşı herhangi bir yargı yoluna başvurulamamaktadır.

Bununla birlikte Başkanlar Kurulunun yaptığı denetimin ve verdiği kararın yargısal nitelikte olup olmadığı da önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi 21/1/2010 tarihli ve E.2008/74, K.2010/15 sayılı kararı ile 10/12/2020 tarihli ve E.2016/144, K.2020/75 sayılı kararında Yargıtay Başkanlar Kurulu ile Danıştay Başkanlar Kurulunun kararlarının yargısal mahiyette olduğu tespit etmiştir. Şu hâlde Yargıtay Başkanlar Kurulunun Yargıtay üyeleri hakkında tesis edilen disiplin işlemlerine karşı itirazen inceleme yaparken bir yargı mercii olarak hareket ettiğinin ve verdiği kararların da yargısal nitelikte olduğunun kabulü gerekir.

Başkanlar Kurulunun disiplin cezasına itirazen verdiği kararlar yargı kararı niteliğinde olduğundan disiplin cezasına karşı yargı yolunun kapalı olması söz konusu değildir. Bu durumda başvurucuya uygulanan disiplin cezasının medeni haklarıyla ilgili olduğunun kabulü gerekir. Başvurucunun Başkanlar Kuruluna yaptığı itirazın, medeni hakkını ilgilendiren disiplin cezasına ilişkin uyuşmazlığın esası hakkında belirleyici olduğu da açıktır. Sonuç olarak başvurucu hakkında uygulanan görevden çekilmeye davet cezasına ilişkin uyuşmazlığın -medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili bir uyuşmazlık olarak- Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir.

B. Mahkemeye Erişim Hakkı Yönünden

Somut olayda Yüksek Disiplin Kurulu tarafından başvurucuya uygulanan görevden çekilmeye davet disiplin cezasına karşı Başkanlar Kuruluna itiraz yolu açıktır. Başkanlar Kurulu, Yüksek Disiplin Kurulu kararına itirazı incelerken yargısal bir fonksiyon icra etmekte ve Başkanlar Kurulunun verdiği karar yargısal nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla başvurucuya uygulanan disiplin cezasının hukukiliğinin yargısal bir merci tarafından denetlenmesi sağlanmıştır.

Öte yandan adil yargılanma hakkı yargısal kararlara karşı kanun yoluna veya başka bir mahkemeye başvurulmasını garanti altına almamaktadır. Kanun koyucunun Başkanlar Kurulu kararına karşı başka bir yargı yerine başvuru imkânı getirmesi takdir yetkisi kapsamında olsa da bunun mahkemeye erişim hakkının gerektirdiği anayasal bir zorunluluk olduğu ifade edilemez. Bu sebeple Başkanlar Kurulu kararının kesin olması mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil etmemektedir.  

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

C. Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkeleri Yönünden

Somut olayda başvurucunun hakkında yürütülen disiplin soruşturması sonucu uygulanan disiplin cezasının dayanağı olan belgeler soruşturma sürecinde veya itiraz aşamasında başvurucuya tebliğ edilmemiştir. Disiplin soruşturması sürecinde soruşturma makamlarının dayandığı bilgi ve belgelerin soruşturulan kişiye verilmesi savunma hakkının etkili bir biçimde kullanılabilmesi için oldukça önem taşımaktadır. Bu nedenle disiplin cezasının dayanağı olan belgelerin başvurucuya tebliğ edilmemesinin başvurucunun savunma hakkını kısıtladığı açıktır. Ayrıca Yüksek Disiplin Kurulu ve Başkanlar Kurulu kararlarında bu belgelerin başvurucuya neden tebliğ edilmediğiyle ilgili olarak bir gerekçeye rastlanmamıştır.

Bununla birlikte savunma için önem taşıyan bilgi ve belgelerin başvurucuya tebliğ edilmemesi tek başına silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği anlamına gelmez. Bilindiği gibi adil yargılanma hakkı yargılamanın sonucunun adil olmasını garanti etmemekte, yargılama sürecinin hakkaniyete uygun bir biçimde yürütülmesini güvence altına almaktadır. Adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediği değerlendirilirken yargılamadaki bir eksikliğin yargılama süreci içinde telafi edilip edilmediği ve bunun bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini etkileyip etkilemediği değerlendirilir.

Yüksek Disiplin Kurulunun kararına bakıldığında başvurucunun Yargıtay üyeliğinin onur ve vakarına aykırı davrandığı fiilinin sübuta erdiği sonucuna ulaşılırken büyük ölçüde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamedeki delillere, özellikle eski HSK üyeleri A.H., İ.O., K.T., M.K.Ö. ve B.E. ile eski Yargıtay üyesi İ.D.nin soruşturma makamlarına verdiği ifadelere dayanıldığı görülmüştür.

Söz konusu kişilere ait ifade tutanakları soruşturma sürecinde başvurucuya tebliğ edilmemiş ise de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde bu ifadelerin ilgili bölümlerine açıkça yer verilmiştir. İddianamenin 9/11/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edildiği tartışmasızdır. Bu suretle başvurucu, disiplin cezasının dayanağı olan belgelerden haberdar olmuştur. Ayrıca başvurucu; Başkanlar Kuruluna sunduğu itiraz dilekçesinde, tanıkların ifadelerine karşı beyanlarını ifade etme imkânı bulmuştur. Soruşturmanın dayanağı olan tanık beyanlarına yer verildiği iddianamenin başvurucuya tebliğ edilmiş olmasının ve başvurucunun bunlara karşı iddia ve itirazlarını Başkanlar Kurulunda ileri sürme olanağına kavuşmasının savunma hakkında meydana gelen kısıtlamayı telafi edici bir imkân olduğu değerlendirilmiştir. Bu durumda soruşturmanın dayanağı belgelerin soruşturma sürecinde başvurucuya tebliğ edilmemesinin bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelemediği sonucuna ulaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

D. Masumiyet Karinesine İlişkin İddia Yönünden

Başvurucunun terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyet hükmü 17/3/2021 tarihinde kesinleşmiştir. Başvurucunun bu tarihe kadar masum olduğu ve masumiyet karinesinin tüm güvencelerinden yararlanacağı anlaşılmıştır.

Öte yandan masumiyet karinesi ceza yargılamasına konu olayla ilgili olarak disiplin soruşturması açılmasını engellemez. Disiplin makamları, ceza soruşturmasına konu olayla ilgili olarak disiplin hukukunun sınırları içinde kalmak suretiyle kendi değerlendirmelerini yapabilir. Ne var ki disiplin makamlarının kullandığı dile dikkat etmesi, kişinin suçluluğuyla ilgili değerlendirme yapmaktan ve suçlu olduğunu kabul eden ya da ima eden ifadeler kullanmaktan kaçınması gerekir.

Somut olayda başvurucu hakkında uygulanan disiplin cezasına ilişkin 21/6/2018 tarihli kararın soruşturma raporunun özetlendiği bölümünde "...bütün evraklar dikkate alındığında FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün yargı içerisindeki yapılanması içerisinde yer aldıkları, örgütün hiyerarşik yapılanmasında bilerek ve isteyerek yer almak suretiyle FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün üyesi oldukları anlaşıldığından..." ifadelerine yer verilmiştir. Bu durumda disiplin makamlarının başvurucunun terör örgütü üyeliği suçunu işlediğini ifade ettikleri görülmüştür. Oysa başvurucunun terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyetine ilişkin ceza mahkemesi kararı 17/3/2021 tarihinde kesinleşmiştir.

Bir kimsenin ceza kanunlarında tanımlanan bir suçu işleyip işlemediğine ancak ceza yargılamasına ilişkin usuller uygulanarak toplanan delilleri değerlendirdikten sonra ceza mahkemesi karar verebilir. Diğer kamu makamları ceza mahkemesi kararından önce kimseye suçlu gibi muamele edemez, bu kişinin suçlu olduğu imasında bulunamaz. Aksi takdirde ceza yargılaması devem eden kişiyle ilgili olarak mahkûmiyet kararı verilmesinden önce bu kişinin suçlu olduğu kanaati toplumda oluşabilir. Bu durum sanığın ceza yargılamasında savunma yapmasını da anlamsız hâle getirebilir. Ayrıca diğer kamu otoritelerinin ceza mahkemesinden önce kişinin suçlu olduğuna dair beyan ve açıklamalarda bulunmaları ceza yargılamasını yapan mahkeme yönünden de ön yargı oluşmasına yol açabilir.

Ne var ki somut olayda başvurucunun terör örgütü üyesi olduğunu belirten ifadeler disiplin kararında yer almış ise de sözü edilen ifadeler Yüksek Disiplin Kurulunun kendi değerlendirmeleri değildir. Anılan ifadeler, muhakkik tarafından hazırlanan soruşturma raporunun özetlendiği bölümde kullanılmıştır. Masumiyet karinesini zedeleyen ifadelerin soruşturma raporunda yer alması dahi sorunlu olsa da soruşturma raporunun bir öneriden ibaret olduğu, kesin ve icrai niteliğinin bulunmadığı dikkate alınmalıdır. Soruşturma raporundaki masumiyeti zedeleyen ifadeler Yüksek Disiplin Kurulu tarafından telafi edilebilir niteliktedir. Nitekim Yüksek Disiplin Kurulunun kendi değerlendirmesinde benzer ifadelere yer verilmemiş, başvurucunun terör örgütüyle bağlantısının bulunup bulunmadığı üzerinde odaklanılmıştır. Başvurucunun terör örgütüyle bağlantısının bulunduğunun ifade edilmesi ise disiplin hukukunun sınırları içinde kalan bir değerlendirmedir. Dolayısıyla bir bütün olarak bakıldığında Yüksek Disiplin Kurulu kararında kullanılan ifadelerin masumiyet karinesini zedelemediği değerlendirilmiştir.

Öte yandan Yargıtay Başkanı’nın yaptığı konuşmanın ilgili bölümüne bir bütün olarak bakıldığında FETÖ/PDY'nin yargıdaki yapılanması sebebiyle kamuoyunun adalete olan güveninde meydana gelen erozyondan söz edilmiş, bu kişilerin görevden uzaklaştırılmasının ve akabinde adil bir yargılama sonucu cezalandırılmasının önemine işaret edilmiştir. Konuşmanın içeriğinde bu kişiler hakkındaki yargılamaların insan haklarından taviz verilmeden ve ön yargısız bir biçimde yapılması gerektiği de özellikle vurgulanmıştır. Konuşmada, görevden uzaklaştırılan yargı mensuplarının kesin olarak suçlu oldukları ifade edilmemiş; bunlarla ilgili yargılama süreçlerinin devam ettiğinden söz edilmiştir. Bu hâliyle Yargıtay Başkanı'nın konuşmasının başvurucunun masumiyetini zedelediği söylenemez.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Bu basın duyurusu Genel Sekreterlik tarafından kamuoyunu bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup bağlayıcı değildir.

  • pdf
  • udf
  • word
  • yazdir
T.C. Anayasa Mahkemesi