|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
|
|
ANAYASA MAHKEMESİ
|
|
|
|
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
KAMİL SELMAN BİLGİN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU
|
|
(Başvuru Numarası: 2021/52365)
|
|
|
|
Karar Tarihi: 28/1/2026
|
|
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
Başkan
|
:
|
Hasan Tahsin GÖKCAN
|
|
Üyeler
|
:
|
Recai AKYEL
|
|
|
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
|
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
Raportör
|
:
|
Mehmet AKTEPE
|
|
Başvurucular
|
:
|
1. Kamil Selman BİLGİN
|
|
|
|
2. Satu BİLGİN
|
|
|
|
3. Sedat BİLGİN
|
|
|
|
4. Zehra AKYOL
|
|
|
|
5. Zeynep ERTAŞ
|
|
Vekili
|
:
|
Av. Sema KILIÇ
|
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru; tıbbi ihmal sonucu gerçekleştiği iddia edilen ölümden doğan zararların tazmini için açılan tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının, makul sürede yargılama yapılmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
2. Geçirdiği böbrek rahatsızlığı nedeniyle hastalanan A.E.B.ye annesi F.B.den alınan böbrek İstanbul Özel M.P. Hastanesinde 12/4/2011 tarihinde nakledilmiştir. Nakil nedeniyle ihtiyaç üzerine Kızılay Kuzey Marmara Bölge Kan Merkezinden temin edilen ve bağışçı C.M.den 17/3/2011 tarihinde alınan kan A.E.B.ye verilmiştir.
3. Ameliyat sonrasında şikâyetleri artan A.E.B. naklin yapıldığı hastaneye yatış yapmış, 8/8/2011 tarihinde yapılan tetkiklerde kanında HIV virüsü olduğu tespit edilmiştir. Özel bir laboratuvar ve İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünde yapılan doğrulama testlerinin ardından bulaşan virüsün HIV olduğu kesinleşmiştir. A.E.B. bu süreçte tedavisinin devam ettiği özel hastaneden 26/8/2011 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine sevk edilmiş ve 29/8/2011 tarihinde vefat etmiştir.
4. Başvurucular, ölüm olayında Özel M.P. Hastanesi ve Türkiye Kızılay Derneğinin (Kızılay) kusurlu olduğunu ileri sürerek İstanbul Anadolu 30. Asliye Hukuk Mahkemesinde toplam 27.000 TL maddi ve 550.000 TL manevi tazminat talepli dava açmıştır. Dava, bireysel başvurunun karara bağlandığı tarihte derdesttir.
5. Başvurucular 9/7/2012 tarihinde Sağlık Bakanlığına (İdare) başvuruda bulunarak tazminat talebinde bulunmuş, İdarece 14/9/2012 tarihinde tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.
6. Başvurucular 8/11/2012 tarihli dilekçeyle İdarenin hizmet kusuru bulunduğunu belirterek İstanbul 5. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) İdare aleyhine toplam 550.000 TL manevi tazminat ödenmesi talepli tazminat davası açmıştır.
7. İdare Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 11/4/2007 tarihli ve 5624 sayılı Kan ve Kan Ürünleri Kanunu'nun ilgili hükümleri değerlendirilerek davalı İdarenin Kızılayın sağlıklı işlemesi noktasında sahip olduğu gözetim ve denetim yetkisini yerine getirmemesi neticesinde virüslü kanın A.E.B.ye verildiği ve davalı İdarenin kusurlu olduğu tespit edilmiştir. Mahkeme, tazminat talebinin kısmen kabulüyle toplam 350.000 TL'nin davalı İdare tarafından başvurucuların İdareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte başvuruculara ödenmesine 21/3/2014 tarihinde karar vermiştir.
8. İdare, ölüm olayıyla idarenin hizmet ve eylemi arasında illiyet bağı bulunmadığını ve sağlık hizmetinin işleyişi ile ilgili olarak bir hizmet kusurunun olmadığını belirterek temyiz kanun yoluna başvurmuştur.
9. Başvurucular ise temyiz dilekçesinde belirlenen tazminat miktarının yetersiz olduğuna işaret ederek Kızılayın faaliyetlerinin sağlıklı işlemesi noktasında İdarenin denetim ve gözetim görevini yerine getirmeyerek kusurlu olduğunu, İdarenin kan ve kan ürünleri konusunda düzenleyici işlem yapma, denetim yapma ve yaptırma yetkisi ile donatıldığını, HIV virüsünün tanı ve teşhisinde kullanılacak kitleri ve personelin alımı hususunu dahi belirlemede söz sahibi olduğunu, düzenleyici işlem yapabilme gücü sayesinde bağışçılara verilecek formların hazırlanması ve bağışçılarca doldurulması aşamasından başlayıp söz konusu virüsün tespiti için kullanılacak test materyallerinin özelliklerinin (pencere dönemi tespit süresi bakımından en hızlı sonucu sağlayacak test materyal ve yöntemlerinin kullanılması) belirlenmesi aşaması da dâhil olmak üzere tüm süreci belirleyecek, Kızılaydan alınmış olsa bile (pencere dönemi öngörülerek) tüm kan ve kan ürünlerine alıcıya verilmeden önce düzenleyici işlem yetkisi ile ikinci bir test yapılmasını zorunluluk hâline getirilmesini sağlayacak kamu gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını belirtmiştir.
10. Başvurucular, ayrıca bağışçıdan 17/3/2011 tarihinde alınan kanın A.E.B.ye 15/4/2011 tarihinde verildiğini, Sağlık Bakanlığı müfettişinin raporunda belirttiği üzere “Pencere periyodu ile ilgili bir genelleme yapmanın mümkün olmadığı, ancak hiv-1 için genellikle üçüncü jenerasyon antikor testleri ile 22 gün, standart antijen testleri ile 16 gün, nat gibi nükleik asit testleri ile 10 gün olarak kabul edildiği” şeklinde bilimsel çalışmalar olduğuna işaret ettiğini, aynı raporda üçüncü jenerasyon antikor testleri ile ortalama pencere döneminin 22 gün olduğunu, standart antijen testinde bu sürenin 16 güne indiğini, NAT yöntemi ile bu sürenin beş altı gün daha kısaldığını vurguladığını, kanın bağışçıdan alınarak hastaya verilmesine kadar geçen 29 günlük sürede virüsün tespitinin her türlü test ile mümkün olduğunu, İdarenin düzenleyici işlem yükümlülüğünün yanında denetim ve gözetim yükümlülüğünü de ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
11. Danıştay Onbeşinci Dairesi (Daire) 5/2/2015 tarihinde, kan ve kan ürünlerinin alınmasında, test edilmesinde, işlenmesinde, depolanmasında ve transfüzyonunda sorumluluğun ilgili hizmet birimi, transfüzyon merkezi ve hekimde olduğunu, İdarenin denetim yetkisinin transfüzyonda kullanılan kanın içeriğinin (hastalık taşıyıp taşımadığı) kontrolünü kapsamadığını, söz konusu denetim yetkisinin hizmet biriminin fiziki yapısı, teknik donanımı, personel durumu, kanın temini, depolanması, dağıtımı, immunohematolojik ve mikrobiyolojik testlerde kullanılan yöntemler ile kayıtlarının yönetmeliğe, Sağlık Bakanlığı tebliğlerine ve diğer mevzuata uygunluğunun kontrol edilmesini kapsadığını, transfüzyonda kullanılan kanın test edilip edilmediğinden veya eksik test yapılmasından İdareyi sorumlu tutmanın mümkün olmadığını, mevzuatta belirtilen planlama ve denetimde eksiklik olursa İdarenin müterafik kusurundan söz edilebileceğini, bu nedenle Kızılaydan alınan virüslü kanın özel bir hastanede davacılar murisine nakledilmesi nedeniyle meydana gelen ölüm olayında İdarenin denetim görevini yerine getirmediğinden bahsedilemeyeceğini, İdareye atfedilebilecek herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığını belirterek İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermiştir.
12. Başvurucuların karar düzeltme talebi Daire kararının hukuk ve usule uygun olduğu, düzeltilmesini gerektirecek bir durumun olmadığı gerekçesiyle 18/2/2016 tarihinde reddedilmiştir.
13. İdare Mahkemesince Dairenin bozma kararına uyularak yapılan yargılama neticesinde Daire kararındaki gerekçeden aynen alıntı yapılarak İdareye atfedilebilecek herhangi bir hizmet kusuru olmadığı gerekçesiyle davanın reddine 19/4/2016 tarihinde karar verilmiştir.
14. Başvurucular, İdarenin kan alınıp verilmesiyle ilgili sistemin kurulmasında tam ve güvenli bir organizasyon sağlayamaması nedeniyle hizmetin kötü işlediğini, bilimsel verilere göre HIV virüsü bulunan kanın tespiti hususunda ilgili kurumlarca daha gelişmiş tarama testlerinin kullanılmasının sağlanmasının (bu hususta hareketsiz kalması) hizmetin hiç işlemediğinin göstergesi olduğunu, sağlık hizmetinin bilimsel gelişmelere göre güncellenmesi Sağlık Bakanlığının görevi olmasına karşın Sağlık Bakanlığı, zorunlu tarama testlerinin kalitesini ve duyarlılığını yükselterek bilimsel gelişmeler ışığında zorunlu HIV tarama testini NAT HIV RNA olarak belirlemiş olsaydı bu sonucun yaşanmayacağını, uygulama esaslarını oluşturan mevzuatın yapılması ve hizmetin planlanmasındaki eksikliğin hizmet kusuru sayılacağını, İdarenin denetim yetkisinin transfüzyonda kullanılan kanın test edilip edilmediğini ya da eksik test yapılmasını kapsadığını, Kızılay tarafından bağışçıdan alınan kana mevzuatta belirtilmediği hâlde pencere dönemini hayli kısaltan HIV NAT testinin uygulanmasının ancak kendisine bu hususta bir yetki ve görev verilmesi ya da mevzuatta bu yönde bir düzenlemenin yapılması hâlinde mümkün olabileceğini, bu bakımdan Kızılayın kendi inisiyatifi ile bu hususta bir düzenleme yapabilme yetkisi ve görevi olmadığını, bağışçıdan alınan kana uygulanacak testlerinin ve test kitlerinin ne olacağını da Sağlık Bakanlığı belirlediğinden Bakanlığın denetim yetkisi dışında bir sorumluluğu olmadığının söylenemeyeceğini iddia ederek temyizkanun yoluna başvurmuştur.
15. Daire 21/11/2017 tarihinde verdiği kararda Kızılayın kan ve kan ürünlerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için faaliyetlerde bulunabileceği, Bölge Kan Merkezleri kurabileceği, kan ve kan bilişenlerinin alınmasının, test edilmesinin, işlenmesinin, depolanmasının, kullanılır hâle getirilmesinin, kullanıma sunulmasının, dağıtılması ve transfüzyon uygulamalarının geri bildiriminin izlenmesinin ilgili hizmet biriminin, bu faaliyetlerin ulusal ve uluslararası kalite güvence programları çerçevesinde yürütülmesi denetlenmesi ve planlanmasının İdarenin sorumluluğunda olduğunu, bu itibarla kan ve kan ürünlerinin alınması, test edilmesi, işlenmesi, depolanması ve transfüzyonunda sorumluluğun ilgili hizmet biriminde olduğunu, İdarenin ise hizmet biriminin fiziki yapısı, teknik donanımı, personel durumu, kanın temini, depolanması, dağıtımı, immunohematolojik ve mikrobiyolojik testlerde kullanılan yöntemler ile kayıtların yönetmeliğe, tebliğlere ve diğer mevzuata uygunluğunu kontrol, transfüzyonda kullanılan kanın test etme denetim yetkisi yanında söz konusu hizmetlerin sağlıklı yürütülmesini planlama sorumluluğu bulunduğunu ifade etmiştir. Ayrıca İdarenin bağışçıya sorulan soruların belirlenmesinden yapılacak testlerde kullanılacak malzeme ve ekipman seçimine kadar her şeyi çıkarılan ulusal kan rehberinde belirttiğini, virüsün teşhisinde kullanılacak tarama testlerinin dahi Sağlık Bakanlığınca belirlendiğini ve Kızılay Kan Merkezinde yapılan kan nakillerinde Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış test kitlerinin kullanıldığını vurgulamıştır.
16. Bunlara ek olarak kararda olayın ortaya çıkmasından hemen sonra açılan soruşturma sonrasında hazırlanan Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu raporunda başka test teknik isimleri de sayılarak verilen kanın kuluçka döneminde dahi negatif ya da pozitif özellik taşıdığının tespit edilmesinin ileri test tekniklerinin kullanılması durumunda mümkün olduğunun uzman görüşleri ile ortaya konulduğu, Sağlık Bakanlığı genelgesi uyarınca öncelikle Kızılaydan temin edilen ve yine İdarenin belirlediği tarama testi uygulanan kanda virüs bulunmamasının ancak aynı kanın saklanan şahit numunesine bir üst düzey test uygulandığında sonucun pozitif bulunmasının kuluçka dönemi veya erken pencere dönemi olarak isimlendirilen süreçte dahi virüslü kanın tespitinin mümkün olduğunu ortaya koyduğu, HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kanıtlanmasının PCR Polymerase Chain reaction=polimeraz zincir reaksiyon yöntemi ile 10-12 gün içinde yapılabildiği, HIV DNA ve HIV RNA testlerinin pencere dönemini kısalttığı, Kızılay tarafından kullanılan test kitlerinin virüsü 16-22 gün arasında tespit edilebilmesine rağmen Dünya Sağlık Örgütünün de kullanılmasını önerdiği NAT diye isimlendirilen başka bir ileri test tekniğinin bu süreyi beş altı gün daha kısaltarak on güne kadar indirdiği, Kızılay kan merkezisorumlusunun savcılık ifadesinin de bu durumu teyit ettiği belirtilmiştir.
17. Daire sonuç olarak İdarenin kan ve kan ürünlerinin güvenliğinin sağlanması hususunda sorumlu olduğunu, bu alandaki düzenlemeler ile hizmet birimlerinin yükümlülüklerinin ve uygulamalarının en ince ayrıntıya kadar belirlendiğini, hizmet birimlerinin de bu düzenlemelere uygun çalışma yürüttükleri hâlde hastalık taşıyan kanın sisteme girişinin engellenemediğini, bilimsel verilere göre HIV virüsü bulunan kanın tespiti konusunda daha gelişmiş ve ileri tekniklerin kullanılması imkânı varken olay tarihindeki mevcut tarama testlerinin kullanılmasının kan ve kan ürünleri ile ilgili sistemin kurulmasında tam güvenli bir organizasyonun planlanmadığını gösterdiğini, bu hâliyle sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmeyen İdarenin Kızılay ile birlikte sorumlu olduğunu, hizmetin kusurlu işlediğini belirterek üçe karşı iki oyla İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermiştir.
18. İdare, Daire kararında muğlak şekilde uzman görüşü ve bilimsel veriler kavramlarının kullanıldığını ancak bu kavramların altının somut şekilde kararda doldurulmadığını, ölüm olayı nedeniyle İdare ile menfaat çatışması olan ve dava konusu olayda otorite olmayan Kızılay Kan Merkezi sorumlusunun savcılık ifadesinin bilimsel verileri teyit ettiği şeklindeki gerekçenin hukuki olmadığını, kan ve kan ürünlerinin ihtiyaç sahiplerine sağlıklı şekilde ulaştırılması için gereken sistemi kurmakla görevli kurumun Kızılay olması nedeniyle İdarenin sorumlu olmadığını, İdarenin denetim yetkisinin transfüzyonda kullanılan kanın içeriğinin (hastalık taşıyıp taşımadığı) kontrolünükapsamadığını, söz konusu denetim yetkisinin hizmet biriminin fiziki yapısı, teknik donanımı, personel durumu, kanın temini, depolanması, dağıtımı, immünohemotolojik ve mikrobiyolojik testlerde kullanılan yöntemler ile kayıtları yönetmeliğe, Sağlık Bakanlığı tebliğlerine ve diğer mevzuata uygunluğunun kontrol edilmesini kapsadığını, transfüzyonda kullanılan kanın test edilip edilmediğinde veya eksik test yapılmasından İdareyi sorumlu tutmanın mümkün olmadığını, kan ve kan ürünlerinin ihtiyaç sahiplerine sağlıklı şekilde ulaştırılması esnasında meydana gelen kusurlardan doğrudan Kızılayın sorumlu olduğunu belirterek karar düzeltme yoluna başvurmuştur.
19. Danıştay Onuncu Dairesi 9/6/2021 tarihli kararında İstanbul 5. İdare Mahkemesinin davanın reddi yolundaki 24/2/2016 tarihli kararının onanmasına üçe karşı iki oyla kesin olarak karar vermiştir. Anılan kararı başvurucular vekili 18/10/2021 tarihinde öğrenmiştir. Başvurucular 10/11/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
20. Başvurucular 29/9/2022 tarihli ek beyan dilekçesinde bağışçı C.M.den alınan kanın A.U. ve B.Z.ye de verildiğini, A.U.nun vefatından sonra adli yargıda açılan davada alınan bilirkişi raporunun hüküm kurmak için elverişli olarak görüldüğünü ve kararın kesinleştiğini, B.Z.nin Sağlık Bakanlığı aleyhine idari yargıda açtığı davada da bu raporun emsal olarak dosyaya sunulduğunu ve davanın karar düzeltme aşamasında B.Z. lehine sonuçlandığını dile getirmiştir. Başvurucuların dilekçelerine eklediği belgelerden bahse konu bilirkişi raporunun üniversitede görev yapan mikrobiyoloji ve patoloji uzmanlarından oluşan heyet tarafından hazırlandığı anlaşılmıştır. Raporda başka ülkelerde kullanılan daha gelişmiş bir test yöntemi kullanılsaydı virüs taşıyan kanın hastaya nakledilmeyeceği belirtilmiştir. Başvurucular ayrıca B.Z.nin karar düzeltme talebinin Danıştay Onbeşinci Dairesi tarafından kabulüyle lehine onandığını, karar düzeltme taleplerine dair davaya ise Danıştay Onbeşinci Dairesinin kapatılması nedeniyle Danıştay Onuncu Dairesinin baktığını ve olayların birebir olmasına karşın kararın aleyhlerine olacak şekilde kesinleştiğini dile getirmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
21. Başvurucular, yakınlarının İdarenin hizmet kusuru nedeniyle hayatını kaybettiğini, HIV NAT gibi ilk on gün içinde virüs tespiti yapılmasına olanak tanıyan testlerin idarece zorunlu tutulmaması nedeniyle kullanılmadığını, İdarenin Kızılayın faaliyetleri konusunda düzenleme, denetleme ve gözetim yükümlülüğü olduğunu ancak bu yükümlülükleri yerine getirmediğini, eğer gelişmiş testler kullanılsaydı virüslü kanın hastaya verilmeyeceğini, Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu raporunda bu hususlar belirtilmesine rağmen yargılamada raporun dikkate alınmayarak haksız şekilde karar verildiğini, ilk bozma kararının ardından İdare Mahkemesince bir araştırma yapılmadan Danıştay kararının aynısı olacak şekilde gerekçesiz olarak davanın reddine karar verildiğini ileri sürmüştür.
22. Bakanlık görüşünde; yargılamanın derece mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak gerçekleştirildiği, başvurucuların kendi delillerini ve iddialarını sunma fırsatını bulduğu ve ileri sürülen talep ve itirazların derece mahkemesi ve Danıştay ilgili daireleri tarafından değerlendirildiği ifade edilmiştir.
23. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanlarında başvuru formundaki iddialarını tekrarlamıştır.
24. Başvuru, yaşam hakkı kapsamında incelenmiştir.
25. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
26. Yaşam hakkını güvence altına alan Anayasa’nın 17. maddesi, devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen Anayasa’nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete negatif yükümlülükler yanında egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarının korunması için bazı pozitif yükümlülükler de yükler (Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri [GK], B. No: 2014/14844, 1/12/2016, §§ 57, 58).
27. Anılan pozitif yükümlülükler sağlık alanında yürütülen faaliyetler için de geçerlidir. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak … amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini” düzenleyeceği ve bu görevini kamu kesimindeki ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır. Bu sebeple devlet; sağlık hizmetlerini, kamu veya özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirildiğine bakmadan hastaların yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Nail Artuç [1. B.], B. No: 2013/2839, 3/4/2014, §§ 34, 35; Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, §§ 59, 60). Şüphesiz anılan düzenlemeler, sağlık personelinin sahip olması gereken yüksek mesleki standartları da içermelidir (Ayhan Keçeli ve diğerleri [2. B.], B. No: 2019/24231, 23/2/2022, § 81).
28. Yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükleri kapsamında devlet, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir yargısal sistem kurmakla da yükümlüdür. Bu usul yükümlülüğü şüpheli her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirir (Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, § 61).
29. Yaşam hakkı kapsamındaki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılan tazminat talepli davalarda makul derecede ivedilik ve özen şartının yerine getirilmesi gerekmektedir (Perihan Uçar [2. B.], B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52; Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 86; Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri [GK], B. No: 2019/25727, 28/7/2022, § 39). Öte yandan yargı mercilerinin özenli inceleme yapma yükümlülükleri, yaşam hakkı ile ilgili her davada mutlaka mağdurlar lehine sonuca varılmasını garanti etmez (Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş [1. B.], B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73; Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri, § 40).
30. Somut başvuruda tazminat davası Sağlık Bakanlığı aleyhine idari yargıda açılmış olup, Kızılay ve virüs taşıyan kanın verildiği özel hastane aleyhine de ayrıca adli yargıda tazminat davası açılmıştır. Adli yargıda açılan dava derdesttir. Başvurucuların idari yargıda manevi tazminat talebiyle açtıkları davada tazminat talepleri reddedilmiştir. Mevcut bireysel başvuru, idari yargıda başvurucular aleyhine neticelenen davaya özgülenmiştir.
31. Başvurucular, HIV virüsü bulaşmasından sorumlu olanların yükümlülüklerinin tespit edilmesine ve zararların giderilmesi amacıyla tazminat ödenmesine olanak sağlayan idare mahkemelerine erişim sağlamıştır ancak buradaki önemli husus idareye atfedilebilecek herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle tazminat talebinin reddedilmesidir. Bu durumda İdarenin HIV virüsü taşıyan kanın hastaya verilmesinde başlı başına hizmet kusuruna sebep olup olmadığının tartışılmaması doğaldır.
32. Somut olaya konu yargılama sürecinde İdare Mahkemesi ilk kararında mevzuat hükümlerini değerlendirerek davalı İdarenin kusurlu olduğunu tespit etmiştir. Danıştay Dairesi ise yine benzer mevzuatı değerlendirmek suretiyle olayda İdarenin denetim görevini yerine getirdiğini belirterek bozma kararı vermiştir. Bozma sonrasında yapılan yargılamada İdare Mahkemesi, Danıştay kararındaki mevzuat hükümleri ile gerekçeyi aynen kullanarak davalı İdareye atfedilebilecek herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığından bahisle davanın reddine karar vermiştir. Kararın temyizi üzerine aynı Dairece yapılan incelemede bu kez Danıştay daha geniş bir mevzuat değerlendirmesi yapmak ve Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulunun raporu ile olay kapsamında yapılan ceza soruşturmasında alınan beyanlara da yer vermek suretiyle daha önceki kararından dönerek davanın reddi kararını bozmuştur.
33. İdarenin karar düzeltme talebi üzerine inceleme yapan Danıştay Onuncu Dairesi "Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir." şeklindeki gerekçeyle davanın reddi kararının onanmasına karar vermiştir. Oysaki Danıştay Onbeşinci Dairesinin aynı olaya ilişkin iki farklı karar verdiği ve görüşünü sonradan hizmet kusurunun varlığı yönünde değiştirdiği ortadadır. Teftiş Kurulu raporuna ve olay hakkındaki ceza soruşturmasında alınan Kızılay Kan Merkezinde sorumlu kişinin beyanına da ilk defa Dairenin sonraki kararında yer verilmiştir. İdare Mahkemesinin bozma öncesi ve sonrası iki ayrı kararındaki gerekçelere bakıldığında açılan tam yargı davasında ne ceza yargılaması sürecinde elde edilen deliller ne de başvurucunun iddialarının da dayanağı olan Teftiş Kurulu raporunun irdelenmediği açıktır. Bu belgeler İdarenin sorumluluğunun tespitinde dikkate alınması, en azından ilk defa Daire kararının gerekçesinde yer verilmesi nedeniyle karar düzeltme aşamasında açıkça tartışılarak sonuca ulaşılması gereken delillerdir.
34. Yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edildiği iddialarının incelenebilmesi için olayı çevreleyen maddi koşullar inceleme yapmaya olanak verecek şekilde aydınlatılmalıdır. Olayın aydınlatılması ise İdare tarafından çıkarılan düzenleyici işlemlerde kan bağışçısından alınan kanda HIV virüsü bulunup bulunmadığının tespitine imkân verebilecek nitelikte düzenleme olup olmadığının, mevcut düzenlemelerin yaşamı korumak için yeterli olup olmadığının, HIV virüsünün tespitine imkân veren testlerin bağışçıya yapılıp yapılmadığının ve test yapılmışsa testin düzenlemelere uygun olup olmadığının araştırılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Başvuruya konu olayda olayı çevreleyen koşullar yeterince aydınlatılmadığından bu aşamada yaşam hakkının maddi boyutu yönünden inceleme yapılması mümkün görülmemiştir.
35. Başvurucuların açtığı tam yargı davasında İdarenin yaşam hakkını koruyucu tedbirler almamasına yani olayda yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine dayandığı gözetildiğinde uyuşmazlığın çözümü için gerekli delillerin toplanması ve anılan iddiaların karşılanması gerektiği açıktır. Bu nedenle yargısal makamların Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği dikkat ve özende inceleme yapmadıkları sonucuna varılmıştır.
36. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
37. Başvurucular, tam yargı davasının uzun sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
38. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun’un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun’un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır.
39. Somut başvuruda anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır. Dolayısıyla makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik nedenleri incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
40 Başvurucular; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
41. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
42. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa Mahkemesinin davanın sonucuyla ilgili olarak bir tutum sergilediği sonucu çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
43. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin yaşam hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 5. İdare Mahkemesine (E.2016/616, K.2016/715) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucuların tazminat taleplerinin REDDİNE,
E. 487,60 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.487,60 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 28/1/2026tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.