|
Başkan
|
:
|
Basri BAĞCI
|
|
Üyeler
|
:
|
Engin YILDIRIM
|
|
|
|
Rıdvan GÜLEÇ
|
|
|
|
Kenan YAŞAR
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
Raportör
|
:
|
Ali Erdem ŞAHİN
|
|
Başvurucu
|
:
|
Ali YAĞIZ
|
|
Vekili
|
:
|
Av. Osman GÖGÜS
|
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, devlet memurluğundan çıkarma işlemine karşı açılan davada uyuşmazlığın esasına etkili iddiaların karşılanmadan karar verilmesi nedeniyle gerekçeli karar hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
2. Başvurucu, başvuruya konu olayların yaşandığı tarihte Osmaniye'nin Kadirli ilçesindeki bir camide imam hatip olarak görev yapmaktadır.
3. Başvurucunun günlük konuşmalarında ve verdiği vaazlarda kullandığı ifadeler nedeniyle hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır. Soruşturma neticesinde şu bulgulara ulaşılmıştır:
"Amentü duasını farklı okuduğu, İmanın şartının Kur'an'da beş olduğunu söylediği, Cuma geceleri Amentü duasını okurken 'Hayrihi minellahi...' şeklinde okuyarak 'Şerrihi' kelimesini bilerek okumadığı ve bu konuyu camide cemaatle tartıştığı, hatta 'şer diye bir şey yoktur, şerrihi kelimesini Amentü'ye sonradan ilave ettiler, şerrihi diye bir şey yok Allah'tan şer gelmez 1554 yılında Amentü'ye birileri tarafından sonradan eklenmiş bir kelime' dediği,
'Cennete giden Cennete gidecek, Cehenneme giden Cehenneme gidecek. Cehenneme giren biri tekrar Cennete giremeyecek, kim nereye gittiyse orada kalacak', 'imanlı bir kişinin günahı sevabından biraz fazla gelse de ebedi Cehenneme girecek ve ebedi orada kalacak','günahı olan bir Müslüman Cehenneme girince bir daha oradan çıkamayacak' dediği, Allah'tan başka kimsenin şefaat hakkının olmadığı, Hz. Peygamberin dahi şefaat etme yetkisinin olmadığı,
İsa Aleyhisselamın öldüğü ve inmeyeceği, mehdi diye bir şeyin olmadığı, Ümmet için Kur'an Müslümanlığı'nın şart olduğu, mezhebe gerek olmadığı, Hz. Peygamber'in adı geçtiğinde salat-u selam getirmediği, 'Muhammed Mustafamız' diyerek yetindiği,
'Abdestsiz Kur'an'a dokunulabilir, abdestten kastın kişinin imanının olmasıdır, abdestsiz Kur'an'a dokunabilirsiniz, abdestsiz Kur'an okuyabilirsiniz, vebali banadır' dediği,
2017 yılında umre görevinde iken 'bir kimse Müslüman da olsa Cehenneme girdikten sonra bir daha oradan asla çıkamaz' dediği, Buhari ve Müslim gibi bazı muhaddislerin hadislerini inkar ettiği ve 'sadece 380 hadisin sahih olduğu, kadınların hayızlı yani özel günlerinde oruç tutabileceği, cenaze namazında kadınlar ve erkeklerin yan yana namaza durabilecekleri' şeklinde sözler sarf ettiği"
4. Başvurucunun açıklamalarının makbul ve makul görülemeyeceği gerekçesiyle 22/6/1965 tarihli ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun'un 9. maddesinde ortak nitelik şartlarının yönetmelikle düzenleneceğinin belirtilmesi üzerine ihdas edilen ve 15/4/2015 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) -bireysel başvuru tarihi itibarıyla- 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan "Atanmalarında dini öğrenim şartı esas alınan unvanlarda; itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslâm törelerine uygunluğunun çevresinde bilinir olduğu şeklinde ortak bir nitelik taşımak" şartını görevi sırasında kaybettiği ifade edilerek 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 98. maddesinin (b) bendine göre görevine son verilmiştir.
5. Başvurucu, anılan işlemin iptali talebiyle idare mahkemesine başvurmuştur. Gaziantep 1. İdare Mahkemesi soruşturma raporu, ifade tutanakları ve sair bilgi ve belgeleri gözönünde bulundurmak suretiyle başvurucunun eylemlerinin sübuta erdiğini ve eylemlerin niteliği gereği devlet memurluğundan çıkarılmasının hukuka uygun olduğunu belirterek davanın reddine karar vermiştir. Anılan karar istinaf ve temyiz kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir.
6. Başvurucu, nihai hükmü 25/5/2021 tarihinde öğrendikten sonra 23/6/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
7. Komisyonca oybirliği sağlanamaması nedeniyle başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
8. Başvurucu; somut olayda kendisi tarafından yapıldığı iddia edilen konuşmaların hukuki bir yöntem kullanılarak teyit edilmediğini, yargı mercilerinin davalı idarenin açıklamaları doğrultusunda karar verdiğini ve bilirkişi incelemesi yaptırmadığını belirterek mahkeme kararlarının ilgili ve yeterli gerekçe içermemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca otuz yıllık tecrübesine dayanarak yaptığı yorumların eski kurum mensuplarının fetvalarıyla uyumlu olduğunu, idarenin diyanet işlerini tamamen bir mezhebin, bir tarikatın, bir ekolün kisvesi altında topluma neşretmeyi düstur edindiğini, kendisinin de dikte edilen bu ekol çerçevesinde dini anlatmaya zorlandığını, bu durumu kabul etmemesi nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürerek ifade özgürlüğünün, din ve vicdan hürriyetinin ve laiklik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
9. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; mevcut başvuruda başvurucunun temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilip edilmediği konusunda inceleme yapılırken ilgili mevzuat hükümlerinin, yargı içtihatlarının ve somut olayın kendine özgü şartlarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında bu görüşün maddi ve hukuki dayanaktan açıkça yoksun olduğunu belirterek bireysel başvuru formunda ileri sürdüğü iddiaları yinelemiştir.
10. Başvuru, gerekçeli karar hakkı kapsamında incelenmiştir.
11. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
Yılmaz AKÇİL bu sonuca katılmamıştır.
12. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkı, kişilerin hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve bu amaca uygunluk yönünden yargılamanın denetlenmesini amaçlamaktadır. Mahkeme kararlarının, davanın temel maddi ve hukuki sorunları ile taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu etkileyen iddia ve itirazlar hakkında delillerle bağ kurulmak suretiyle yeterli gerekçe içermesi zorunludur. Uyuşmazlığın hukuki ve maddi sorunlarıyla ilgisiz değerlendirmelere kararda yer verilmesi de gerekçeli karar hakkıyla bağdaşmamaktadır. Karar gerekçesinin belirtilen unsurları taşıması, yargılamanın adil yargılanma hakkı güvencelerine uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin taraflarca öğrenilmesini sağladığı gibi ayrıca demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
13. Diğer taraftan kanun yolu incelemesi yapan merciin, yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya aynı atıfla kararına yansıtması, kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterli görülebilir. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince karşılanmayan veya ancak ilk defa kanun yolu merciine ileri sürülebilecek nitelikteki esaslı iddia ve itirazların kanun yolu merciince de değerlendirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açabilir (bazı eklemeler ve farklılıklarla birlikte bkz. Mehmet Yavuz [1. B.], B. No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51).
14. Somut olayda cami imam hatibi olarak görev yapan başvurucu hakkında günlük konuşmalarında ve vaazlarda yaptığı açıklamalar nedeniyle disiplin soruşturması açılmıştır. İdare, başvurucunun anılan açıklamaları nedeniyle mesleğin icrası için sahip olması gereken ortak nitelik şartını kaybettiğinden bahisle devlet memurluğundan çıkarılmasına karar vermiştir. Yargılama sürecinde ilk derece mahkemesince davanın reddine ilişkin verilen karar, istinaf ve temyiz kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir (bkz. §§ 3, 5).
15. Başvurucu, başvuru formunda ve yargı mercileri önünde öncelikle devlet memurluğundan çıkarılmasına esas alınan soruşturma raporunda kendisi tarafından yapıldığı ileri sürülen açıklamaların doğruluğu ve yanlışlığının uzman bir bilirkişi marifetiyle incelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bunun yanında başvurucu, yaptığı iddia edilen konuşmalar hakkında bilgi sahibi olan ve lehine tanıklık yapabilecek cami cemaatinden kişileri hazır bulundurmasına rağmen ilk derece mahkemesinin tanıklarını dinlemediğini iddia etmiştir. Buna göre gerek disiplin soruşturması sürecindeki tanık beyanlarına istinaden somut olaya konu açıklamaların başvurucu tarafından yapıldığı sonucuna ulaşılması gerekse de bu açıklamaların mahiyetinin ortak nitelik şartı kaybına doğrudan neden olması gözetildiğinde başvurucunun iddialarının uyuşmazlığın esasını doğrudan etkileyebilecek nitelikte olduğu kabul edilmelidir. Ancak yargı mercileri söz konusu esaslı iddialara rağmen gerekçelerinde iddiaların karşılandığını gösterir -olumlu ya da olumsuz- herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır. Dolayısıyla yargılama süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde uyuşmazlığın esası yönünden önem taşıyan meseleler hakkında yargı mercilerinin ilgili ve yeterli bir gerekçe sunma yükümlülüklerini yerine getirmediği anlaşılmıştır.
16. Diğer yandan bu ihlal kararının başvurucu tarafından açılan davanın esasıyla ilgili herhangi bir değerlendirme içermediği vurgulanmalıdır. Zira gerekçeli karar hakkı, taraflara yargılama sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmelerine imkân sağlayan bir hak olup yargılama sonucuna yönelik bir teminat sağlamaz. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirttiği ihlal gerekçelerini gözeterek ve söz konusu iddialarla ilgili olarak yeniden bir değerlendirme yaparak gereken kararı vermek yargı mercilerinin takdirindedir.
17. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
Engin YILDIRIM ihlal sonucuna ek gerekçeyle katılmıştır.
Yılmaz AKÇİL bu sonuca katılmamıştır.
18. Başvurucu, ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğünün de ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Ancak gerekçeli karar hakkı yönünden ulaşılan sonuç gözetildiğinde başvurucunun diğer şikâyetleri yönünden kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek olmadığına karar verilmesi gerekir.
B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
19. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
20. 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun'da değişiklik yapan 2/3/2024 tarihli ve 7499 sayılı Kanun uyarınca üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine makul süre şikâyetlerinin Tazminat Komisyonu tarafından inceleneceği düzenlenmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi Ahmet Kartalkuş ([2. B.], B. No: 2019/39635, 19/3/2024) kararında ilk bakışta ulaşılabilir olan ve ihlal iddialarıyla ilgili başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesi olduğu görülen Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı sonucuna ulaşmıştır. Somut başvuruda da anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
21. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. GİDERİM
22. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ve 100.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
23. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerince yapılması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).
24. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasının yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
IV. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA Yılmaz AKÇİL'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE Yılmaz AKÇİL'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA OYBİRLİĞİYLE,
D. Kararın bir örneğinin gerekçeli karar hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Gaziantep 1. İdare Mahkemesine (E.2018/51, K.2018/1272) GÖNDERİLMESİNE,
E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
F. 487,60 TL harç ve 30.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 30.487,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
G. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 13/5/2025 tarihinde karar verildi.
EK GEREKÇE
1. Başvuru, din hizmetleri sunan bir kamu görevlisinin dini konulardaki görüşleri nedeniyle devlet memurluğundan çıkarılmasının, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvurucu, imam hatip olarak görev yaparken, Amentü duası, şefaat, mezhepler ve Kur’an’a abdestsiz dokunma gibi konularda, Türkiye’de yaygın geleneksel dini anlayışlardan farklı görüşler ifade etmiştir.
2. Bu görüşleri nedeniyle, başvurucu hakkında disiplin soruşturması başlatılmış ve 15/4/2015 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “Atamalarında dini öğrenim şartı esas alınan unvanlarda; itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğunun çevresinde bilinir olduğu” şartını kaybettiği gerekçesiyle, 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 98. maddesinin (b) bendi uyarınca görevine son verilmiştir.
3. Başvurucu; “otuz yıllık tecrübesine dayanarak yaptığı yorumların eski kurum mensuplarının fetvalarıyla uyumlu olduğunu, idarenin diyanet işlerini tamamen bir mezhebin, bir tarikatın, bir ekolün kisvesi altında topluma neşretmeyi düstur edindiğini, kendisinin de dikte edilen bu ekol çerçevesinde dini anlatmaya zorlandığını, bu durumu kabul etmemesi nedeniyle cezalandırıldığını” öne sürmüştür. Bu durumun, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ile laiklik ilkesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.
4. Başvurucunun din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanuni dayanağını, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu’nun 9. maddesi, ilgili Yönetmelik’in 5. maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 98. maddesi oluşturmaktadır. 633 sayılı Kanun’un 9. maddesinin ikinci fıkrasında, Başkanlık personelinin atanma şartlarının yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiştir.
5. Müdahalenin temelini, Yönetmelik’in 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendindeki “…itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğun çevresinde bilinir olduğu” şartı oluşturmaktadır. İdare, başvurucunun vaaz ve günlük konuşmalarındaki görüşlerinin bu şartla bağdaşmadığını ileri sürmüştür.
6. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına göre, yasal düzenlemeler açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmalı ve kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermelidir (AYM, E. 2013/39, K. 2013/65, K.T. 22/5/2013). Ancak, Yönetmelik’teki “çevre” ve “İslam töresi” ifadeleri muğlak, soyut ve belirsizdir.
7. Düzenlemeye göre, başvurucunun itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğunu adeta tespit etme, hatta, tabir caizse denetleme, bu “çevre” tarafından gerçekleştirilmektedir. “Çevre” din görevlisinin itikat, ibadet, tavır ve hareketlerini İslam töresine uygun bulmazsa, ilgili görevli işini kaybetmek riskiyle karşılaşacaktır.
8. Her şeyden önce, “çevre”nin kimleri kapsadığı açık değildir; bu, başvurucunun sosyal çevresi, cami cemaati, diğer din görevlileri veya mahalle sakinleri olabilir. Düzenlemeye göre, başvurucunun itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğu, bu “çevre” tarafından değerlendirilmektedir. Ancak, “çevre”yi oluşturan kişiler farklı görüşlere sahip olabilir. Bir görüş bir kesimce uygun bulunurken, başka bir kesimce aykırı sayılabilir. Üstelik düzenleme, bölgesel farklılıklara bağlı olarak değişken yorumlar üretme potansiyeline de sahiptir. Bu durum, düzenlemenin belirsizliğini artırmaktadır.
9. Düzenlemede geçen “İslam töresi” kavramı da net ve belirli değildir. Bu kavramın, toplumun gelenek ve görenekleriyle uyumlu dini ilkeleri ifade ettiği düşünülebilir, ancak bu uyumun sınırları belirsizdir. Örneğin, geleneksel olarak kabul edilen nazar boncuğu gibi unsurlar, bu kavramın muğlaklığını göstermektedir. Nazar boncuğu “İslam töresi” kavramının “töre” kısmıyla uyumluyken, diğer kısmıyla uyumlu görülmeyebilir. Dolayısıyla, nazar boncuğunun “İslam töresinin” bir unsuru olup, olmadığı belirsizlik taşımaktadır.
10. Sonuç olarak, başvurucunun din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanuni dayanağı yeterince açık ve kesin olmadığından, Anayasanın 13. maddesindeki kanunilik ölçütünün bir alt unsuru olan belirlilik ilkesini karşılamamaktadır. Bu nedenle, başvurucunun görevine son verilmesi, Anayasa’nın 24. maddesindeki din ve vicdan özgürlüğü ile 26. maddesindeki ifade özgürlüğünü ihlal etmektedir.
11. Bununla birlikte, konunun önemi nedeniyle, müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesindeki diğer sınırlama ölçütleri açısından da değerlendirilmesi yerinde görülmüştür.
12. Anayasa Mahkemesi, temel haklara müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması gerektiğini vurgulamaktadır (Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014, §70). Kamu görevlilerinin atanmasında özel şartlar belirlenmesi, kamu hizmetinin etkinliği için meşrudur ve din görevlileri için bu şartların öngörülmesi demokratik toplum düzenine aykırı değildir.
13. Anayasa’nın 2., 24. ve 136. maddeleri uyarınca, Devlet din hizmetlerini laiklik ilkesine aykırı düşmeyecek şekilde, belirli bir dini yorum çerçevesinde sunma konusunda takdir yetkisine sahiptir. Ancak, bu yetki, din görevlisinin din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü ortadan kaldıracak veya farklı yorumları engelleyecek şekilde kullanılamaz.
14. Anayasanın 24. maddesi, din ve inanç özgürlüğünü yalnızca içsel inançla sınırlı tutmamakta, bu özgürlüğü inancını açıklama ve yayma hakkını da kapsayacak şekilde geniş yorumlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de benzer şekilde, inanç açıklamalarına yönelik müdahalelerin ancak demokratik toplumda acil bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmesi durumunda meşru sayılabileceğini ifade etmektedir (Kokkinakis/Yunanistan, B. No: 14307/88, 25/5/1993).
15. Konumuz bağlamında, Devlet, din görevlilerinin bireylerle olan ilişkisinde aktarılacak bilgi, anlayış ve düşüncelere ilişkin bir çerçeve çizerek atamalarında dini öğrenim şartı esas alınan unvanlarda itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğunun çevresinde bilinir olması şeklinde ortak bir nitelik şartı belirlemiştir.
16. Somut olayda din görevlisi başvurucunun devletin din hizmetleriyle ilgili olarak belirlediği politikadan ayrılarak yürüttüğü kamu görevine ilişkin alternatif bir anlatım geliştirmesi nedeniyle devletin kendisini kamu görevlisi statüsü ile çalıştırmak istememesinden ibaret olduğu şeklindeki bir yaklaşımı benimsemek doğru değildir. Çünkü, başvurucunun görüşlerinin İslam töresine uygunluğu tartışmalı olmakla birlikte, bu durum, kamu hizmetinin esasını zedelememektedir.
17. Başvurucunun dile getirdiği görüşlerin “İslam töresine” uygun olup olmadığı burada değerlendirilmemektedir. Üzerinde durulan husus, Diyanet İşleri Başkanlığında din hizmetleri yürüten bir kamu görevlisi olan başvurucunun görevine son verilmesinin demokratik toplum düzeninde zorlayıcı bir ihtiyaca denk düşüp düşmediği ve orantılı olup olmadığıdır.
18. Başvurucu, farklı dini görüşlerini bireysel düşünce ve yorum çerçevesinde ifade etmiştir. Din görevlilerinin din ve ifade özgürlüğü, yalnızca devletin benimsediği dinî yorumları bire bir tekrar eden bir “aktarıcı” konumuna indirgenmemelidir. Devletin din hizmetlerinde asgari bir standart belirlemesi, din hizmetlerinin sunumunda, din görevlilerinin aktaracağı bilgi ve anlayışlara bir çerçeve çizme yetkisi meşru olmakla birlikte bu yetki, demokratik bir devlet ve toplum düzeninde çoğulcu yorumlara kapalı ve tek tip anlayış dayatan bir nitelikte olmamalıdır. Başvurucunun ifadeleri, devletin din hizmetlerine ilişkin politikasına aykırı bir alternatif anlatım geliştirme çabası olarak görülmemelidir. Tam tersine, demokratik ve laik bir toplumsal düzende dini alanla ilgili çoğulculuğun bir yansıması olarak görülmelidir.
19. Dinî alanda çoğunlukça kabul gören görüşlerden farklı düşüncelere sahip olduğu anlaşılan başvurucunun, mutlak bir görüş birliği bulunmayan konularda “İslam töresine” uygun düşmediği çevresince tespit edilen görüşler savunması, demokratik toplumda eleştiri ve yorum hakkının sınırları dahilindedir.
20. Her ne kadar kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili sınırlandırmalar öngörülebilse de bu sınırlar, başvurucunun görevini kötüye kullandığına veya kamu hizmetinin işleyişine doğrudan zarar verdiğine dair açık göstergelere dayanmalıdır. Oysa somut olayda, başvurucunun açıklamaları esasen yorum farkı düzeyinde olup, herhangi bir zorlayıcı dayatma ve aşağılama içermemektedir. Dahası, başvurucunun dini görüşlerinin kamu düzenini açıkça tehdit ettiğine veya toplumda ciddi bir infiale yol açtığına dair herhangi bir somut veri ortaya konmamıştır. Başvurucuya görüşlerinden dolayı, kamu düzenini veya başkalarının haklarını ciddi şekilde tehdit etmediği sürece, memurluktan çıkarma gibi en ağır disiplin yaptırımı uygulanması orantısızdır.
21. Başvurucunun görevine son verilmesi, farklı dini görüşleri nedeniyle uygulanan ağır bir yaptırım olup, demokratik toplum düzeninde zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamamakta ve orantısızdır. Netice itibarıyla, başvurucunun Anayasada 24. maddede güvence altına alınan din ve vicdan özgürlüğü ile 26. maddede korunan ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir.
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. Başvuru, bir camide imam hatip olarak görev yapan başvurucunun kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davada mahkeme kararının ilgili ve yeterli bir gerekçe içermemesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucunun gerek günlük konuşmalarında gerek vaazlarında kullandığı ifadelerle Yönetmelik'te düzenlenen "atanmalarında dini öğrenim şartı esas alınan unvanlarda; itikat, ibadet, tavır ve hareketlerinin İslam törelerine uygunluğunun çevresinde bilinir olduğu şeklinde ortak nitelik taşımak" şartını kaybettiği gerekçesiyle 657 sayılı Kanun’un 98. maddesinin (b) bendine göre görevine son verildiği anlaşılmaktadır.
3. Bu işlemin iptali istemiyle açılan davada uyuşmazlığı inceleyen ilk derece mahkemesi tarafından, imam-hatip veya vaiz gibi din görevlilerinin atanma şartlarının ifa ettikleri vazifelerin niteliği gereği diğer memurlardan farklı olarak belirlenebileceği, bu bağlamda dini değerlerle bağdaşmayacak nitelikteki hâl, tavır ve davranışlardan kaçınmaları gerektiği, aksi halde din hizmetlerini yürütemeyecek duruma düşecekleri, dava dosyasında bulunan soruşturma raporu, ifade tutanakları ve sair bilgi ve belgelerin incelenmesi sonucunda, başvurucunun eylemlerinin disiplin soruşturması kapsamında sübuta erdiği, yürüttüğü görevin ve söz konusu eylemlerin niteliği de dikkate alınarak tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bu karar kanun yolu incelemesi sonucunda onanarak kesinleşmiştir.
4. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir. Ceza davalarının yanı sıra medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin hukuk davaları ve idari davalarda da bu ilkeye uyulması gerekir (Yaşasın Aslan [2. B.], B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32).
5. Başvuruya konu uyuşmazlık idari yargı yolunda karara bağlanmıştır. Mahkeme başvurucunun duruşmadaki açıklamalarını dinlemiştir. Başvurucu ise yanında getirdiği tanıkların dinlenilmediğini iddia etmektedir. Mevzuata göre idari yargılamada yazılı yargılama usulü geçerli olup bu usulde duruşma istisnaidir. Öte yandan duruşma yapılmasına karar verildiği hâllerde dahi yazılı yargılama usulünün doğal sonucu olarak inceleme evrak üzerinde yapılmaktadır. Bunun yanında ilgili mevzuatta davacı ve davalı taraf dışında ayrıca tanık dinlenmesine ilişkin bir düzenleme de yoktur. (İlker Erdoğan [1. B.], B. No: 2013/316, 20/4/2016, § 33).
6. Delilleri değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisinin esasen yargı mercilerine ait olduğu, yargı mercilerinin dava konusuna, elde edilen delillerin ağırlığına ve iddia ile savunmalara göre tanık beyanı, keşif icrası ve bilirkişi incelemesi gibi delilleri toplama veya inceleme konusunda takdir yetkisine sahip olduğu açıktır (Ali Koç [2. B.], B. No: 2021/51497, 12/3/2025, § 28). Bu bağlamda tanık dinlenilmemesine ilişkin ileri sürülen hususun silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerini ihlal etmediği kabul edilmekle birlikte uyuşmazlığın esasını etkileyebilecek iddianın Mahkemece dikkate alınmadığını söylemek de mümkün olmayacaktır.
7. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında demokrasinin temellerinin çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik olduğunu vurgulamıştır (ifade özgürlüğü bağlamında bkz. Hasan Güngör (2) [1. B.], B. No: 2015/1554, 20/12/2018, § 49). Buna göre aynı zamanda birey olan devlet memurları çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik gibi demokratik toplumun temel ilkelerinin korumasından yararlanır. Başka bir deyişle görevine yansıtma, şiddete teşvik etme veya demokratik ilkelerin reddi söz konusu olmadığı sürece ifade özgürlüğü çerçevesinde dile getirilen bazı görüşler veya bunların dile getirilme biçimi yetkili makamların gözünde kabul edilemez olsa dahi ifade özgürlüğünün korumasından yararlanır (Hasan Güngör [1. B.], B. No: 2013/6152, 24/2/2016, § 46).
8. Devletin kamu hizmetinde çalışan memurlarına bir bağlılık görevi getirmesi, ödev ve sorumluluklar yüklemesi memurların statüleri gereği meşru kabul edilebilir bir durumdur (Ömer Yalçın [1. B.], B. No: 2017/30798, 29/9/2020, § 27). Devlet memurları söz konusu olduğunda, görüşlerin dengeli ve siyaseten yansız olarak açıklanıp açıklanmadığı, kişisel tavırlar sergilenip sergilenmediği ve tarafsızlıklarının güvence altında olup olmadığı ifade özgürlüğü incelemesinde değerlendirmeye alınır. Bu bağlamda memurun bulunduğu konum ve görev yaptığı alanla ilgili olarak ödev ve sorumluluk derecesini belirlemede ulusal makamların bir takdir marjı vardır (Hasan Güngör, § 48).
9. Din hizmetlerinin yürütülmesinden ve dinî konularda toplumun bilgilendirilmesinden sorumlu olan din görevlileri bireylere doğrudan bilgi aktarma ve onları etkileme imkânı ve yetkisine sahiptir. Din görevlisi-birey ilişkisi doğası gereği bilgi asimetrisine dayanmakta olup, bu bağlamda din görevlilerinin bireyler üzerinde belirli düzeyde de olsa otorite sağlaması mümkündür. Ayrıca bireylerin dinî hassasiyetleri ile bağlantılı olarak din görevlilerine karşı ön koşulsuz güven ve teslimiyet duyması anılan otoriteyi daha da kuvvetlendirecektir. Bununla birlikte din görevlisinin böylesine baskın olduğu bir ilişkide dinleyici konumunda olan bireyin düşünce ve fikir telkinine maruz kalmasının kaçınılmaz olduğu da kabul edilmelidir (Ali Koç [2. B.], B. No: 2021/51497, 12/3/2025, § 17). Bu duruma göre anılan ilişkinin doğru yönetilerek hizmetin belirli bir standart üzerinden sağlanabilmesi adına bu kimselerin başta İslam Dininin temel esasları konusunda olmak üzere meslek hayatlarında hizmetin hassasiyetine gölge düşürebilecek, hizmet ettiği topluluk içerisinde dini konularda ayrışmalara ve tartışmalara sebebiyet verecek nitelikte davranış ve açıklamalardan kaçınması gerekir.
10. Somut olayda Mahkeme, mevzuata ilişkin kuralları yorumlayarak imam-hatip veya vaiz gibi din görevlilerinin ifa ettikleri görevin önemine değinerek bu hizmet sınıfı için aranılan niteliklerin özel olarak belirlenmesinin kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olduğu, öte yandan yürütülen hizmetin gereği olarak toplumla ters düşmelerine, reddedilmelerine veya dışlanmalarına yol açacak şekilde dini değerlerle bağdaşmayacak nitelikteki hal, tavır ve davranışlardan kaçınmaları gerektiği vurgulanmıştır. Aksi hâlin ise din hizmetlerini yürütemeyecek duruma getireceği ifade edilmiştir.
11. Başvurucunun disiplin soruşturmasında yer alan; imanın şartlarının beş olduğu, Amentü duasının bilinenin aksine farklı okunması gerektiği, Allah'tan şer gelmeyeceği, cehennem diye bir yer olmadığı, imanlı bir kişinin cehennemden sonra cennete girmesinin mümkün olmayacağı, Mehdi diye birinin olmadığı, Hz. Peygamberin adı geçtiğinde salat ve selam getirilmesi gerekmediği, abdestsiz olarak Kur'an-ı Kerim okunabileceği şeklindeki ifadelerinin hizmet ettiği topluluk içerisinde tartışma ve ayrışmalara sebebiyet verebileceği açıktır. Bununla birlikte görev yaptığı kurumun kabul ettiği temel esaslara ve kurum bünyesinde görev yapan din görevlilerinin taşıması gereken ortak niteliklere de aykırılık oluşturduğunu söylemek mümkündür.
12. İlk derece mahkemesince, yargılama sürecinde devlet memurluğundan ayırma işlemine esas alınan delillerin (ifadeler, soruşturma raporu ve sair bilgi ve belgeler) bir bütün olarak dikkate alındığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Mahkemenin başvurucunun din hizmetini yerine getirdiği süreçteki davranışlarına dair bütünsel bir bakış ile hükme ulaştığı görülmektedir. Mahkemenin, uyuşmazlığı çözerken sahip olduğu takdir yetkisiyle kamu görevinden çıkarma yönündeki işlemi hukuka uygun bulduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda kararda bariz takdir hatası veya açık bir keyfilik oluşturan bir durumun bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
13. Yukarıdaki değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda mahkeme kararında kamu görevlisi olan başvurucunun ifade özgürlüğü ile ödev ve sorumlulukları arasında adil bir denge kurulduğu ve müdahaleyi oluşturan kamu görevinden çıkarılmasının zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı ilgili ve yeterli bir gerekçeyle gösterilmiştir. Ayrıca somut olayda başvurucunun eylemlerinin yürüttüğü hizmetin ve taşıması gerekli niteliklerin önemi dikkate alınarak kamu görevinden çıkarmaya yönelik müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğu kabul edilmiştir.
14. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği görüşüyle, Mahkememiz çoğunluğunca hem kabul edilebilir bulunmasına hem de gerekçeli karar hakkından ihlal sonucuna ulaşılmasına katılmıyorum.