logo
Bireysel Başvuru Kararları Kullanıcı Kılavuzu English

(Veli Demir [2. B.], B. No: 2022/49022, 23/12/2025, § …)
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.
   


 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

VELİ DEMİR BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2022/49022)

 

Karar Tarihi: 23/12/2025

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başkan

:

Basri BAĞCI

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

 

 

Kenan YAŞAR

 

 

Ömer ÇINAR

 

 

Metin KIRATLI

Raportör

:

Tolga BAŞBOZKURT

Başvurucu

:

Veli DEMİR

Vekili

:

Av. Burak SABUNCU

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, sosyal medya hesabı üzerinden sarf edilen sözler nedeniyle cezalandırılmanın ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 10/3/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.

3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

5. Başvurucu, başvuruya konu olayların gerçekleştiği tarihte öğretmen olup aynı zamanda Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikasının (EĞİTİM-İŞ) genel başkanıdır.

6. Başvurucu, 15 Temmuz 2016 Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasının (FETÖ/PDY) darbe girişiminin hemen ardından 16/7/2016 tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden bir paylaşım gerçekleştirmiştir. Paylaşımı şu şekildedir:

"İLERİ DEMOKRASİ SÖYLEMİ İLE ÜLKEYİ FAŞİZAN BİR ŞEKİLDE YÖNETENLER ORTAĞINIZ OLAN DARBECİLERİNİZİ DE ALINIZ VE GİDİNİZ! 15 Temmuz gecesi yaşanan ve uzun süre nedeni anlaşılamayan! saldırıların bir darbe girişimi olduğu öğrenilmiştir. Darbe girişimini şiddetle kınıyoruz. Bizler Atatürk Cumhuriyetinin tam bağımsızlıktan, tam demokrasiden ve özgürlükten yana eğitim emekçileri olarak akıldan ve izandan yoksun olayları ve sözde darbe girişimi kınıyor ve tepki ile karşılıyoruz. Hangi gerekçe ile kökü nerede ve amacı ne olursa olsun anti demokratik ve cuntacı anlayışların karşısında olduğumuzun bilinmesini isteriz. Kendisi de bir darbe ürünü olan, tarihimizin en ırkçı, gerici, bölücü Neo Osmanlıcı hükümetiyle iş kolumuzdaki eğitim emekçilerinin hakkını, hukukunu ve ekmeğini korurken neredeyse her gün karşı karşıya gelmemiz bile bir darbe girişimini hoş karşılamamızı sağlayamaz. Yaşanan olumlu olumsuz her türlü olayı kendi lehine çevirmeyi -muhalefetin de katkısı ile başaran darbeci faşizan hükümete de buradan bir kez daha sesleniyoruz. Ülkeye demokrasi gelecekse, darbeler engellenecekse, bunun yolu dini değerleri kullanarak gece yarılarından sonra sabaha kadar defalara okunan salalarla olmayacaktır. Demokrasinin, yeğane teminatı, hukukun, demokrasinin egemen olduğu, halkımızın işçi ve emekçilerin insanca yaşam koşullarına ulaştıkları, özgür, laik ve uygar bir toplum olmayı başarmaktır. Ayrıca Örgütümüze bağlı tüm üye ve yöneticilerin provakasyona neden olabilecek açıklama, tavır ve davranıştan uzak durmaları önem arz etmektedir. Kamuoyuna duyurulur..."

7. Başvurucunun yaptığı paylaşıma yönelik bir ihbar üzerine Konya Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından soruşturma başlatılmıştır.

8. Yapılan soruşturma sonucunda başvurucu hakkında Başsavcılık "Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini Alenen Aşağılama" suçundan 26/11/2018 tarihinde iddianame tanzim etmiştir.

9. İddianamenin kabulüne karar veren Konya 16. Asliye Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 19/7/2019 tarihli celsede başvurucunun savunmasına başvurmuştur. Başvurucu savunmasında yaptığı paylaşımların eleştirel mahiyet taşıdığını, EĞİTİM-İŞ genel başkanı olarak bu eleştirileri dile getirdiklerini, devleti yönetenlerin bu eleştirilere katlanmak zorunda olduğunu beyan etmiştir. Başvurucu ayrıca sosyal medya hesabından kullandığı sözlerin iddia makamı tarafından bağlamından koparıldığını, bu şekilde suç oluşturmaya çalışıldığını ifade etmiştir. Başvurucu müdafileri de savunmalarında, başvurucunun paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında bulunduğunu, söz konusu ifadelerin EĞİTİM-İŞ sendikasının kurumsal görüşü olduğunu ve yazının sendikanın sitesinde de yayımlandığını belirtmiştir.

10. Mahkeme tarafından yapılan yargılama sonucunda 19/7/2019 tarihinde başvurucu Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini alenen aşağılama suçundan 5 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş ve hükmedilen hapis cezasının ertelenmesine karar verilmiştir. Mahkeme gerekçesinde şu hususları belirtmiştir:

"...şeklinde paylaştığı yazısı ile belirsiz ve çok sayıda kişinin öğrenmiş, okumuş, görmüş ve duymuş olmalarını mümkün kılan facebook sosyal medya hesabından aleni olarak suçun konusunu oluşturan Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine yönelik olarak 'Kendisi de bir darbe ürünü olan, tarihimizin en ırkçı, gerici, bölücü Neo Osmanlıcı hükûmetiyle-darbeci faşizan hükümete de buradan bir kez daha sesleniyoruz.' şeklinde yapılan söz ve beyanların 5237 sayılı TCK'nın 301'inci madde gerekçesinde de belirtildiği üzere 'suçun konusunu oluşturan değerlere duyulan saygınlığını azaltmaya yönelik' aşağılama oluşturan sözler olduğu, tehlike suçunu düzenleyen TCK'nın 301. maddesi uyarınca; Türk Milletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nin ve yargı organları ile Devletin askeri veya Emniyet teşkilatlarının saygınlıklarının alenen hakaretlere ve aşağılamalara karşı korunmasının amaçlandığı, madde hükmü ile korunan hukuki menfaatin bizatihi bu anayasal kurumların şahısları değil, onların birey ve toplum gözünde bulunan itibarlarının olduğu, aşağılama eyleminin suçun konusunu oluşturan değerlere duyulan saygınlığı azaltmaya yönelik her türlü davranış biçimini kapsadığı, dolayısıyla suçun doğrudan hakaret (tahkir) etmek suretiyle işlenebileceği gibi maddede sayılan kurumların bireyin gözünde değersiz veya rezil/uygunsuz şekilde göstermeyi amaçlayan her türlü saldırı, söz, yazı, resim vb suretiyle işlenmesi halinde de madde de yazılı suçun oluşacağı, her ne kadar sanık ve müdafiileri tarafından suça konu edilen sözlerin düşünce açıklama ve eleştiri hakkı kapsamında kaldığı ileri sürülmüş ise de; TCK.nın 301/3 fıkrasında da hukuka uygunluk sebebi olarak eleştiri mahiyetindeki ifadelerin suç oluşturmayacağının belirtildiği ve dolayısıyla her eleştirinin bir parça saygınlığı azaltmaya yönelik olabileceği, hatta ağır da olsa eleştiriye tahammül edilmesi gerektiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Yargıtay içtihatlarında da açıklandığı, Anayasanın 25. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinin de düşünce özgürlüğünü güvence altına aldığı, bu kapsamda eleştiri hakkının kişiye Anayasal kurumları aşağılayıcı ifadelere varmadan onu iyi ya da kötü bir şekilde değerlendirme hakkı tanıdığı, eleştiride asıl olanın Anayasal organının uygulamalarının yararlı ve yerinde olmadığı iken aşağılamada kurumun meşruiyetini, varlık nedenini tartışılır hale getiren ve maddede sayılan teşkilatların saygınlıklarını hedef alan nitelendirmeler veya suçlamalar olduğu, böylelikle TCK.nın 301. maddesinde tanımlanan teşkilatların saygınlıklarını rencide eden ağır ve incitici söz ve yazıların, saygınlığı azaltmaya yönelik düşünce açıklamalarının, eleştiri hakkı kapsamında kalmayıp eleştiri sınırlarını aşarak saygınlığı zedeleyen nitelendirmelerin TCK.nın 301/3 maddesi kapsamında hukuka uygun sayılmasının mümkün olmadığı tüm bu nedenlerle aşağılama içeren suça konu söz ve beyanların gerek maddi ve gerek manevi unsurları itibariyle maddede yazılı suçu oluşturduğu anlaşılmakla sübut bulan müsnet suçtan sanığın cezalandırılması gerektiği vicdani kanaatine ulaşılmıştır."

11. Başvurucu, Mahkeme kararından sonra istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Konya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 23/12/2019 tarihinde başvurucunun istinaf talebinin esastan reddine karar vermiştir.

12. Başvurucu, Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı temyiz kanun yoluna başvurmuşsa da Yargıtay 3. Ceza Dairesi 20/12/2021 tarihinde başvurucunun temyiz talebinin esastan reddiyle hükmün onanmasına karar verilmiş ve karar böylece kesinleşmiştir.

13. Başvurucu, nihai kararı 16/2/2022 tarihinde öğrenmiştir.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. İlgili Mevzuat

14. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama" başlıklı 301. maddesi şöyledir:

"(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

 (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

 (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır."

2. Yargıtay Kararları

15. Yargıtayın 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesi ve eski kanunda bu suça karşılık gelen 1/3/1926 tarihli ve mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesi doğrultusunda değerlendirme yaptığı birçok kararı bulunmaktadır. Bu kararlar kapsamında Yargıtaya göre söz konusu suçla devletin varlığını oluşturan ve maddede sayılan kurumların korunması amaçlanmakta, dolayısıyla söz konusu suçun maddi ögesi, maddede belirtilen kavramların varsayılan tüzel kişiliklerine yönelik, onları aşağılayan ve küçük düşüren hareketler olarak kabul edilmektedir. Yargıtay söz konusu hareketlere ilişkin yaptığı değerlendirmelerde ise ifade özgürlüğü doğrultusunda ortaya konulan kriterleri özellikle de sarf edilen sözlerin eleştiri kapsamında olup olmadığı bağlamında ele almaktadır.

16. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 5/5/1998 tarihli ve E.1998/70, K.1998/156 sayılı kararında kamuoyunda "Susurluk Olayı" olarak bilinen vakıaya yönelik bir dernek başkanı tarafından yapılan basın açıklamasının eleştiri kapsamında kaldığına, dolayısıyla anılan suçun oluşmadığına hükmetmiştir. Bu doğrultuda söz konusu kararın ilgili kısımları şu şekildedir:

"Sanığın İnsan Hakları Derneği .......... Şube Başkanı olduğu, olay tarihinde Ankara'da Yüksel Caddesi'ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde düzenlenen açık yer toplantısında, katılanlara hitaben 'Basın Açıklaması' başlığını taşıyan bir bildiriyi okuyup dağıttığı, bu bildiride;

'Devletin mafyalaştığı, mafyanın devletleştiği bir ülkede insan haklarını savunuyoruz... kaba kuvveti ve yetkiyi elinde tutanlar kendi koydukları kanunlarla ülkeyi yönetmektedirler... Bir yandan çığ gibi büyüyen ve yaygınlaşan hak ihlalleri, diğer taraftan kirli ve gizli işler çeviren emniyet müdürleri, milletvekilleri, devlet yöneticileri ve Türkiye bir Latin Amerika ülkesi oldu... Toplumun güvenliğinden sorumlu güvenlik güçleri bizzat toplumun güvenliğini tehdit etmektedir.... İddia ediyoruz ki; 'Faili meçhullerin faili devlettir' ve pek çok siyasi cinayetin gerisinde kontrgerilla örgütü vardır. Bu gizli devlet terör örgütü dağıtılmadan demokratikleşme ve insan hakları bakımından ileri adım atılamayacağı açıktır.... ülkeyi yönetenler milletin değil servetin vekilliğini yapıyorlar ve bizleri kirlenmiş bir toplumda yaşamaya mahkûm ettiler... Çocuklarına temiz ve onurlu bir toplum bırakmak isteyen emekçi kitlelere sesleniyoruz; bu ülkeye adaleti, demokrasiyi ve insan haklarını hakim kılacak olan sizlersiniz!' gibi açıklamalara yer verildiği anlaşılmaktadır.

Sanık aşamalardaki savunmalarında, kamuoyunda 'Susurluk olayı' olarak adlandırılan olaydan sonra ülkedeki gelişmeleri dile getirip, basın açıklamasını hazırladığını, açıklamada yer alan hususların kişisel düşünceleri olduğunu, bir vatandaş olarak eleştiri hakkını kullandığını, Türkiye Cumhuriyeti'ne hakaret etme kastının olmadığını belirtmiştir.

Suça konu basın açıklaması bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde; Devletin yönetim kademesinde bulunan bir kısım kişilerin kirli ve gizli işlerle uğraştıkları, hak ihlallerinde bulundukları, bu nedenle toplumda meydana gelen kirlenmenin can güvenliğini tehdit ettiği ve bu duruma karşı demokratik yollardan mücadele edilmesi gerektiği düşüncesinin işlendiği görülmektedir. Söz konusu basın açıklamasının yapıldığı dönemde, 'Susurluk olayı' olarak adlandırılan ve içinde bazı kamu görevlilerinin de karıştığı ısrarla ileri sürülen olay nedeniyle gerek yazılı gerekse görsel basında yer alan haberler ve oluşan kamuoyu nazara alındığında sanık tarafından bu olay nedeniyle ortaya çıkan gelişmelerin ağır bir şekilde eleştirildiği açıklıkla anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi sanık, sözkonusu basın açıklaması ile Devletin varlığını oluşturan kurumların içinde bulunan bazı kişilerin durumlarını vurgulamakta, Cumhuriyeti tahkir ve tezyif kastını taşımamaktadır. Bu itibarla Özel Dairenin çoğunluk görüşü yerinde olduğundan, Yargıtay C. Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir."

17. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 21/12/2021 tarihli ve E.2021/5038, K.2021/11629 sayılı kararında da dağıtılan bir bildiride geçen ifadelerin eleştiri kapsamında kalacağına karar verilmiştir. Söz konusu kararın ilgili kısımları şu şekildedir:

"Çukurova Üniversitesinde öğrenci olan sanığın, suç tarihinde Çukurova Üniversitesi Balcalı Kampüsü içerisinde 20 Temmuz 2015'te Kobane olayları ile ilgili olarak F1 Platformu ile SGDF mensuplarınca yapılan toplantıda IŞİD silahlı terör örgütü tarafından üstlenilen canlı bomba saldırısında ölen 33 kişinin anılması bahanesiyle 'Suruç Şehitlerini Anma Etkinliği' başlıklı '20 Temmuz 2015'te Kobane'nin yeniden inşası için bir araya gelen SGDF'li 33 yoldaşımız katledildi. Suruç katliamı bir savaş ilanıydı. T.C. Devletinin halklar üzerinde yürüttüğü savaş ve inkar politikası. AKP-İŞİD destekli yürütülen Suruç Katliamının habercisi oldu. Hâlâ daha yürütülmek istenilen bu savaş, katliamlara, bir fiil ırkçı saldırılara neden olmaktadır. Varlığını bu yolla sürdürmek isteyen T.C. Devletine karşı bizlerde birleşik mücadeleyi esas almalıyız...' ifadelerini içeren bildiriyi dağıtmaktan ibaret eyleminin, demokratik toplumda beklenen hoşgörü sınırlarını aşan ve doğrudan Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama niteliğinde olmayıp ifade ve düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında ağır eleştiri kapsamında kaldığı anlaşılmakla hukuka aykırılık unsuru itibariyle oluşmayan müsnet suçtan beraati yerine delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi,"

B. Uluslararası Hukuk

18. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 10. maddesi şöyledir:

"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar...

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."

19. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini yinelemektedir. AİHM'e göre -10. maddenin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere- ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler" için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu; yokluğu hâlinde "demokratik bir toplum"dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, 10. maddede güvence altına alınan bu hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (Handyside/Birleşik Krallık [GK], B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 101).

20. AİHM Altuğ Taner Akçam/Türkiye (B. No: 27520/07, 25/10/2011) kararında, başvurucu hakkında mahkûmiyet kararı verilen 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesinin kanunilikşartlarını taşıyıp taşımadığı üzerinde inceleme yapmıştır. Bu doğrultuda, AİHM ilk olarak kişilerin gerçekleştirdiği eylemlerinin neden olabileceği sonuçlar açısından ilgili hukukun makul olan ölçüde öngörebilmesini sağlamak için yeterli kesinlikle şekillendirilmesi gerektiğini vurgulamış ve her yasanın az ya da çok değişen şartlara ayak uydurabilme yeteneği açısından bir belirsizlik içermesinin olağan olduğunu hatırlatmıştır. Mahkeme bu kriterler doğrultusunda, 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesinin -eski 765 sayılı Kanun'un 159. maddesi- belirliliği sağlayamadığı gerekçesiyle zaman içinde birçok değişikliğe uğradığını not ederek 2008 yılında gerçekleştirilen değişiklikler sonrası başvurucunun söz konusu kanunun belirli ve öngörülebilir olmadığı şikâyeti üzerine inceleme yaptığını belirtmiştir. Bu doğrultuda yapılan değişiklikleri ayrı ayrı ele alan AİHM, “Türklük” kavramının “Türk ulusu” şeklinde değiştirilmesine rağmen Yargıtay tarafından söz konusu kavramların aynı şekilde yorumlanacağını, bu nedenle kavramlardaki değişikliklerin temel bir farklılık oluşturmayacağını, ayrıca söz konusu kanun hükmünün yargı mercilerince geniş yorumlandığına da dikkat çekerek incitici, kırıcı veya rahatsız edici olarak değerlendirilen her türlü görüş veya fikrin ceza soruşturmasına evrilebileceğini belirtmiştir. AİHM kararında son olarak, söz konusu suçun Adalet Bakanı'nın iznine tabi olması şartının da anılan hükmün belirsizliğini gidermediğini belirtmiş, zira izin şartının değişen siyasete göre şekilleneceğini vurgulamıştır. Bu gerekçelerle AİHM, müdahaleye konu hükmün kanunilik şartlarını taşımadığı gerekçesiyle başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.

21. AİHM 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesi -eski 765 sayılı Kanun'un 159. maddesi- kapsamındaki soruşturmalara dayanan bir müdahalenin, söz konusu soruşturmalar veya ceza davalarının yanlış olaylara dayanan, onur kırıcı söz ya da hakaretler içermeyen ve şiddete, silahlı direnişe ya da ayaklanmaya çağrı veyahut nefret söylemi teşkil etmeyen bir söylem ya da yazı nedeniyle açıldığında, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı sonucuna ulaşmaktadır. AİHM ayrıca adli makamların, bu ceza soruşturmalarıyla başvurucuların, kamu menfaatinden ileri gelen konularda düşüncelerini ifade etme istekleri üzerinde caydırıcı bir etkiye neden olduklarını değerlendirmiştir (Dink/Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09, 7124/09, 14/9/2010, §§ 134, 135; Dilipak/Türkiye, B. No. 29680/05, 15/9/2015, §§ 68‑71; Çamyar/Türkiye, B. No. 42900/06, 5/9/2017, §§ 29-31).

22. AİHM, Dilipak/Türkiye kararında başvurucu tarafından kaleme alınan bir köşe yazısında silahlı kuvvetler mensubu bazı generalleri ülkenin genel siyasetiyle alakalı konulara karıştığı ve siyasi bir atmosfer yaratma amacıyla bazı sosyal çevrelerle bağlantılar kurdukları şeklindeki ifadelerinden dolayı başvurucunun devletin askerî teşkilatını aşağılama suçu nedeniyle hakkında ceza davası yürütülmesinin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini incelemiştir. AİHM, başvurucunun demokratik bir toplumda kamu yararından kaynaklanan bir sorunla ilgili fikir ve düşüncelerini açıkladığını, silahlı kuvvetler mensuplarının da genel siyasetle ilgili konularda kamusal beyanda bulunmaları hâlinde, bu tartışmalara katılan tüm siyasiler ve her birey gibi, aksi görüş ve düşünce içerebilecek yorumlarla karşı karşıya kalabileceklerini belirtmiştir. AİHM ayrıca başvurucu tarafından kullanılan ifadelerin silahlı kuvvetler mensuplarına yönelik haksız saldırı teşkil etmediğini, şiddete veya nefrete teşvik etmediğini veya aşağılayıcı sözler içermediğini belirtmiştir. AİHM son olarak, başvurucu hakkında soruşturma açılıp ceza davası yürütülmesini, rahatsız ya da şok edici olarak değerlendirilen düşünce ya da görüşlerin, ceza yoluyla önlemeye yönelik yetkili makamların bir tepkisi olarak nitelemiş ve başvurucu üzerinde caydırıcı etkiye neden olduğunu belirterek ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

23. AİHM Fatih Taş/Türkiye (B. No. 6810/09, 4/9/2018) kararında, başvurucunun sahibi olduğu yayınevinden çıkan bir kitapta Türkiye'nin terörle mücadele ile ilgili koşullarının anlatıldığı olaylara ilişkin olarak yargı mercileri tarafından 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesi kapsamında yürütülen ceza davası sonucunda başvurucunun adli para cezasına mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır. AİHM özellikle mahkûmiyete konu olan "Devlet-mafya-çete ilişkisinin; ulusal diriliş ve kurtuluş mücadelesi karşısında eski cennetleri yitirmenin telaş ve öfkesi ile Kürt halkının üstüne vahşet kusan; (...) kanlı faşist diktatörlüklerde yapıldığı gibi küçük çaplı katliamlar; Kürt halkı ayağa kalmış tarihi haksızlıkların ve katliamların hesabını sormada" şeklindeki ifadelerin devlet otoritelerine yönelik sert ve ölçüsüz eleştiriler olduğu kanaatine ulaşmıştır. AİHM ayrıca söz konusu ifadelerin haksız saldırı ya da hakaret niteliği taşımadığını; şiddet ve nefrete teşvik etmediğini ve bunun ulusal mahkemeler tarafından dikkate alınması gereken temel unsurlar olduğunu belirtmiştir. AİHM son olarak başvurucunun hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinin kendi düşüncelerini ifade etme özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkiye neden olacağını belirtmiştir.

24. AİHM Özlü/Türkiye (B. No: 45204/20, 8/10/2024) kararında da başvurucunun sosyal medya hesabı üzerinden yapmış olduğu "(...)S.nin verdiği rüşvetler yüzünden polisi, yargıyı tasfiye edip Anayasayı rafa kaldırdınız (...); Bu adamın Bakanlarınıza dağıttığı rüşvetler yüzünden Anayasayı askıya alıp; Emniyeti ve Yargıyı sıfırladınız; yerli ve milli polis teşkilatı kuruluyormuş. Yani cezaevlerine tıktıkları polisler Burkina-Fasodandı! İhraç ettikleri Güneydeki ülkeden gelmişlerdi! Emekli ettikleri sanırım Avustralya-Yeni Zelanda karışımı olabilir. Çünkü bazılarını aborjinlere benzettim! Emekli edemeyip her gün ayrı bir mobing şekli uyguladıkları da muhtemelen içimizdeki İrlandalılardır! Bu durumda 'yerli ve millinin' tanımını bulalım. Seçmiş oldukları; acem oğlanlarının önüne yatan, [Kuranın] ayetleriyle bakara makara diye dalga geçen, evlerinde beş tane para sayma makinası, çelik kasalar bulunduran ve paraları ayakkabı kutularında saklayanlar öz be öz 'yerli ve milli' oluyor! Üstüne örtmeye çalıştıkları çocuklara tecavüz olaylarını gerçekleştirenler de has milli! İhale alan ve milleti [soyan] işadamları da has yerli." vb. şeklindeki paylaşımların güncel siyasi ve yargısal haberler ve tartışmalara ilişkin fikir ve görüşleri olduğunu tespit etmiştir. AİHM ayrıca başvurucunun kullanmış olduğu bazı ifadelerin ciddiyetine rağmen söz konusu paylaşımların devlet organları ve yetkililere yönelik keskin ve abartılı bir eleştiri olarak değerlendirilebileceği ancak gereksiz yere saldırgan veya aşağılayıcı nitelikten yoksun olmadığını veya şiddete veya nefrete teşvik etmediğini belirterek başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

25. Anayasa Mahkemesinin 23/12/2025 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

26. Başvurucu, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımların eleştirel mahiyette olduğunu, bu nedenle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca açıklamaların sendikanın darbe girişimine karşı tavrını göstermek olduğunu ve yazı içeriğinde sendika üyelerinin provokasyona gelmemeleri için yapılan uyarılar bulunması nedeniyle aynı zamanda sendikanın iç yazışması niteliğinde bulunduğunu belirterek örgütlenme özgürlüğünün ve sendika hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

27. Başvurucu son olarak ikametgâhının Ankara'da olmasına rağmen Konya'da yargılanması nedeniyle yetkisiz bir mahkemede yargılandığını, bu nedenle kanuni hâkim güvencesi hakkının ve soruşturma sürecinde ifadesine başvurulmadığını belirterek savunma hakkının kısıtlandığını ifade etmiş, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.

28. Bakanlık görüşünde öncelikle başvuruda kabul edilebilirlik şartlarının karşılanıp karşılanmadığının incelenmesi gerekliliğine dikkat çekildiği, kabul edilebilirlik şartlarının karşılandığının değerlendirilmesi hâlinde Anayasa Mahkemesince daha önce verilen kararlarda da belirtildiği üzere başvurucunun şikâyetinin esası bakımından yapılacak incelemede Anayasa ve mevzuat hükümleri doğrultusunda somut olayın kendine özgü koşullarının gözönüne alınması gerektiği ifade edilmiştir.

B. Değerlendirme

29. Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında, kamu görevlileri sendikalarının faaliyet alanlarına ilişkin oldukça geniş açıklamalarda bulunmuştur (Ahmet Parmaksız [GK], B. No: 2017/29263, 22/5/2019, §§ 50, 62; Ayfer Altuntaş ve İkbal Ünzile Gürsoy [1. B.], B. No: 2018/24874, 31/3/2022, §§ 26, 36). Anayasa'da da sendikaların, üyelerinin çalışma ilişkilerinde ekonomik sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için kurulacağı belirtilmiş olup sendikaların sosyal ve ekonomik faaliyetlerinin de doğrudan sendikaların amaçları doğrultusunda çekirdek faaliyet alanında yer aldığı konusunda şüphe bulunmamaktadır (Ahmet Parmaksız, § 60). Somut olayda başvurucu darbe girişimi gibi ülkede yaşanan vahim bir olayın ardından bir sendikanın genel başkanı sıfatıyla sosyal medya hesabından bir açıklama yayımlamıştır. Başvurucu her ne kadar söz konusu paylaşımı sendika başkanı sıfatıyla yayımladığını iddia etmişse de paylaşımın sendikaların çekirdek faaliyet alanı ile ilgili olmadığı, bu yönde bir talep içermediği aksine başvurucunun siyasi içeriğe sahip eleştirilerinden ibaret bulunduğu anlaşıldığından eldeki olaya konu müdahalenin ifade özgürlüğü kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

30. Anayasa'nın "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. ...

Bu hürriyetlerin kullanılması, ... başkalarının şöhret veya haklarının,... veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir..."

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

31. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Müdahalenin Varlığı

32. Sosyal medya hesabında yapmış olduğu paylaşımlar nedeniyle cezalandırılan başvurucunun ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulduğu açıktır.

b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

33. Anayasa'nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin ... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

34. Yukarıda anılan müdahale, Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa'nın 26. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenmiş olan kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

i. Kanunilik

35. Başvurucu, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşım nedeniyle hakkında yapılan yargılama sonucunda 5237 sayılı Kanun'un 301. maddesi uyarınca mahkûm edilmiştir. Bu doğrultuda ifade özgürlüğüne gerçekleştirilen müdahalenin dayanağı olan söz konusu kanun hükmünün kanunilik ölçütünü karşılayıp karşılamadığı incelenecektir.

36. Yukarıda da belirtildiği üzere, AİHM Altuğ Taner Akçam/Türkiye kararında söz konusu kanun hükmünün öngörülebilirlik şartlarını sağlamadığı gerekçesiyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte AİHM, özellikle 2008 yılında söz konusu hükmün belirliliğini artırmaya yönelik yapılan kanuni değişikliklere dikkat çekmiş ancak anılan değişikliğin hükmün uygulayıcısı konumunda olan Yargıtayın içtihadında bir değişikliğe neden olmayacağı değerlendirmesinde bulunmuştur (bkz. § 20). Başka bir deyişle, AİHM ulaştığı sonuçla söz konusu hükmün lafzından öte hükmün yorumuyla ilgili bir öngörülebilirlik sorunu olduğunu tespit etmiştir. Kaldı ki AİHM sonraki tarihlerde benzer niteliğe sahip başvurularda yapmış olduğu değerlendirmelerde de söz konusu hüküm yönünden kanunilik incelemesi yapma gereği duymamış, başvuruya konu müdahalelerin demokratik toplumda gerekli olup olmadığını inceleyerek bir sonuca ulaşmayı tercih etmiştir (bkz. §§ 21-24).

37. Bu durumda mevcut başvurunun koşullarında ilgili normun kanunla sınırlama ölçütünü karşılayıp karşılamadığına ilişkin nihai bir değerlendirme yapmaya değil müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olup olmadığının belirlenmesine ihtiyaç olduğu değerlendirilmiştir. Kaldı ki başvurucunun söz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olduğuna yönelik bir şikâyeti bulunmadığı da dikkate alındığında eldeki başvuruda müdahalenin kanunilik ölçütü bakımından kesin bir sonuca varmaya gerek olmadığı kanaatine varılmıştır.

ii. Meşru Amaç

38. Başvurucunun kullandığı birtakım ifadeler nedeniyle cezalandırılmasının kamu düzeninin korunması ve suçluların cezalandırılması meşru amaçlarına dayandığı değerlendirilmiştir.

iii. Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk

 (1) Genel İlkeler

39. İfade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi çok sayıda kararında ifade özgürlüğünün demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir (Bekir Coşkun [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, §§ 33-35; Mehmet Ali Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, §§ 42, 43; Tansel Çölaşan [1. B.], B. No: 2014/6128, 7/7/2015, §§ 35-38).

40. Demokrasiyle yakın ilişkisi nedeniyle ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir (Bekir Coşkun, §§ 53-55; Mehmet Ali Aydın, §§ 70-72; AYM, E.2017/162, K.2018/100, 17/10/2018, § 96). Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. Bekir Coşkun, § 51; Mehmet Ali Aydın, § 68; Tansel Çölaşan, § 51). İfade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir (Emin Aydın (2) [2. B.], B. No: 2013/3178, 25/6/2015, § 35).

41. Kamu otoritelerine veya kamu politikalarına yönelik eleştirilerde, sarf edilen bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanmalıdır (Mehmet Ali Aydın, § 69; Ayşe Çelik [2. B.], B. No: 2017/36722, 9/5/2019, § 53).

42. Kamu otoritelerinin -kamu gücünü kullandıkları için- kabul edilebilir eleştiri sınırlarının özel bireylere nazaran çok daha geniş olduğu unutulmamalıdır. Demokratik bir sistemde, kamu otoritelerinin eylemlerinin ve ihmallerinin yalnızca yasama ve yargı organlarının değil aynı zamanda kamuoyunun da sıkı denetimi altında olduğu her zaman gözönünde bulundurulmalıdır (Ayşe Çelik, § 54; Bekir Coşkun, § 66; Ergün Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, § 69).

43. Kamu otoriteleri, kendilerine yönelik saldırı ve eleştirilere farklı araçlarla cevap ve tepki verme imkânına sahiptir. Bu imkânların varlığı nedeniyle kamu gücünü kullanan otoriteler haksız sözel saldırılar karşısında -şiddete teşvik içermedikçe- ceza soruşturma ve kovuşturmasına başvurma hususunda kendilerini sınırlandırmalıdır (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri [GK], B. No: 2018/17635, 26/7/2019, § 107).

 (2)İlkelerin Olaya Uygulanması

44. Sendika başkanı olan başvurucu 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY tarafından gerçekleştirilen darbe girişimine (detaylı bilgi için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-20) ve hükûmetin politikalarına yönelik tepkisini sosyal medya hesabından paylaşmıştır. Başvurucunun paylaşımda kullandığı ifadeler nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmış ve yürütülen ceza davası sonucunda ise Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini alenen aşağılama suçundan hapis cezasının ertelenmesine karar verilmiştir. Bu karar istinaf ve temyiz kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir.

45. Başvuruda incelenmesi gereken başvurucunun ifade özgürlüğü ile kamu düzeninin tesisi meşru amacı arasında adil bir dengelemenin yapılıp yapılmadığıdır. Anayasa Mahkemesi söz konusu dengelemenin anayasallığını incelerken yargı mercilerinin bu konudaki gerekçeleri üzerinden hareket edecektir. Bu kapsamda yukarıda yer verilen genel ilkelerde belirtilen ölçütlerden (bkz. §§ 39-41) hareketle yargı makamlarının başvurucunun mahkûmiyetine hükmederken ilgili ve yeterli bir gerekçe ortaya koyup koymadıkları belirleyici olacaktır.

46. Başvurucu darbe girişimi gibi ülkede yaşanan vahim bir olayın ardından bir sendikanın genel başkanı sıfatıyla sosyal medya hesabından bir açıklama yayımlamıştır. Açıklamada başvurucu; darbe girişimini kınadığını belirtirken temel bazı konulardaki fikri ayrılıklarından da kaynaklandığı anlaşılabilen görüşlerini, ülke yönetimine ilişkin ağır ve abartılı bulunabilecek birtakım ifadelerle dile getirmiştir. Bu sözler nedeniyle yürütülen ceza yargılamasında ilk derece mahkemesi ifadelerin bütünü üzerinden bir anlamlandırma ve buna göre bir değerlendirme yapma yerine paylaşımda geçen "Kendisi de bir darbe ürünü olan, tarihimizin en ırkçı, gerici, bölücü neo Osmanlıcı hükümetiyle-darbeci faşizan hükümete de buradan bir kez daha sesleniyoruz" şeklindeki ifadeleri bağlamından kopararak eleştiri kapsamında kalmadığı, dolayısıyla müsnet suçun işlendiği sonucuna ulaşmıştır. Her ne kadar yapılan açıklamalarda sert eleştirel bir dil kullanılmışsa da Anayasa Mahkemesi birçok kararında daha önce de belirtildiği üzere toplumsal ve siyasal ortama veya sosyoekonomik dengesizliklere, etnik sorunlara, ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla özgürlük talebine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin, bu düşünceler devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa dahi (Abdullah Öcalan [GK], B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 95) açıklanmasının, yayılmasının, aktif, sistemli ve inandırıcı bir şekilde başkalarına aşılanmasının, telkin ve tavsiye edilmesinin ifade özgürlüğünün koruması altında olduğunu vurgulamıştır (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 80; Ayşe Çelik, § 44; Sırrı Süreyya Önder [GK], B. No: 2018/38143, 3/10/2019, § 65). Kaldı ki en geniş siyasi özne olan devlete yönelik eleştirinin sınırları bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş bir konuma sahiptir (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 129). Ayrıca kamu gücünü kullanan organların eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla güç ve imkâna sahip olduğu kabul edilmelidir (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 138).

47. Öte yandan Türkiye'de yaşayan ve bireyler veya kurumlar düzeyinde hemen herkesi derinden etkileyen, demokratik kazanımları yok etme amacı güden, anayasal sisteme göre seçilmiş meşru hükûmeti ortadan kaldırmayı amaçlayan menfur darbe teşebbüsünün ardından kamuoyunun birçok kesiminden kendi düşüncelerine uygun şekilde farklı ve öznel birtakım görüşlerin dile getirilmesi tabii bir durumdur. Bu kapsamda ifade edilen görüşlerden bazıları ise yaşanan vahim hadiseyi kınamanın yanı sıra ülke yönetimini de yaptığı tercihler ve güttüğü genel siyaset bakımından eleştirme yoluna gitmiştir. Nitekim bu doğrultuda başvurucunun da bir sendika başkanı olarak ve temsil ettiği kesimi konsolide etmek amacıyla toplumsal tartışmaya yönelik sert eleştirel bir dil kullanarak rahatsız edici birtakım açıklamalarda bulunduğu kabul edilmelidir. Ancak bir düşünce açıklamasının ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin tutarlı, isabetli ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz. Bu noktada kullanılan sözlerin yerinde ya da kabule şayan olup olmadığının değil, söz konusu ifadelerin bir bağlam içerisinde şiddeti teşvik etmeden ya da şiddeti övüp onaylamadan veya nefret söylemine dönüşmeden dile getirilip getirilmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle haksız olduğu açık olsa dahi bu yöndeki ifadeler de anılan şartları taşıması durumunda ifade özgürlüğü güvencesinden faydalanacaktır. Dolayısıyla başvurucunun sarf ettiği ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde sebepsiz bir haksız saldırı niteliğine sahip olduğu söylenemeyecektir. Zira sarf edilen sözlerin salt ağır olması, yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, keskin bir dil kullanılarak ifade edilmesi ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması şiddete tahrik ettiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı anlamına gelmeyecektir (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 128). Kaldı ki Yargıtay içtihatları da dikkatli şekilde incelendiğinde kamuoyunu ilgilendiren olaylarla ilgili yapılan sert eleştirel ifadelerin suça teşvik etmediği veya nefret söylemi içermediği sürece ifade özgürlüğü kapsamında kaldığının belirtildiği görülecektir (bkz. §§ 16-17).

48. Son olarak Anayasa Mahkemesi çok sayıdaki kararında ifade özgürlüğüne gerekçesiz olarak veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılamayan bir gerekçe ile yapılan müdahalelerin Anayasa'nın 26. maddesini ihlal edeceğini ifade etmiştir (Kemal Kılıçdaroğlu [1. B.], B. No: 2014/1577, 25/10/2017, § 58; Bekir Coşkun, § 56; Tansel Çölaşan, § 56; Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 120). Yukarıda yapılan tespitler kapsamında yargı mercilerinin gerekçelerinin davanın temeliyle ilgili maddi ve hukuki sorunların açıklığa kavuşturulması bakımından ilgili ve yeterli olduğu kabul edilemez. Zira ilk derece mahkemesi başvuruya konu ifadenin dile getirilme nedenini, kullanılan sözün arka planı olup olmadığını, yöneltilen sözlerin bir bütün olarak ele alındığında neden eleştiri kapsamında kalmadığını, kamu makamlarının başvurucuya yönelik cevap verme imkânının bulunup bulunmadığını, başvurucunun bir sendika genel başkanı olarak söz konusu ifadeleri dile getirmesi gözetildiğinde cezalandırmanın ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki oluşturma ihtimalini değerlendirmemiştir. Dolayısıyla somut olayda başvurucunun paylaşımı sonucunda hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık geldiğine ilişkin ilgili ve yeterli gerekçenin ortaya konulmadığı sonucuna varılmıştır.

49. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

Ömer ÇINAR bu sonuca katılmamıştır.

50. Başvurucu; yetkisiz bir mahkemede yargılandığı iddiasıyla kanuni hâkim güvencesinin, soruşturma sürecinde ifadesine başvurulmaması nedeniyle de savunma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. İfade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiası yönünden ulaşılan sonuç ve buna ilişkin aşağıda hükmedilen giderim türü gözetildiğinde başvurucunun bu iddialarının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına karar verilmesi gerekir.

VI. GİDERİM

51. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama yapılması ile 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

52. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60, 66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§ 93-100).

53. Eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin sonuçlarının bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi için başvurucuya manevi zararları karşılığında net 34.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VII. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE Ömer ÇINAR'ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

C. Diğer ihlal iddialarının İNCELENMESİNE GEREK OLMADIĞINA OYBİRLİĞİYLE,

D. Kararın bir örneğinin ifade özgürlüğünün ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Konya 16. Asliye Ceza Mahkemesine (E.2019/372, K.2019/673) GÖNDERİLMESİNE,

E. Başvurucuya net 34.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

F. 664,10 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 40.664,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

G. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 23/12/2025 tarihinde karar verildi.

 

 

 

KARŞIOY

Başvurucu, sosyal medya üzerinden yapılan bir paylaşım nedeniyle hakkında hapis cezasına hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmiş, Mahkememiz çoğunluğu tarafından yapılan değerlendirmede, başvurucunun Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği kabul edilmiştir. Aşağıda belirttiğimiz gerekçeler ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Şöyle ki;

Başvurucu olayın gerçekleştiği tarihte öğretmen olup, aynı zamanda Eğitim-İş sendikasının genel başkanıdır. Başvurucu tarafından, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında darbe girişimini kınamak adına sosyal medya hesabı üzerinden bir paylaşım gerçekleştirilmiştir. Söz konusu paylaşımda darbe girişimi kınanmakla birlikte paylaşımın başlığı ve içeriği incelendiğinde “İleri Demokrasi Söylemi İle Ülkeyi Faşizan Bir Şekilde Yönetenler Ortağınız Olan Darbecilerinizi de Alınız ve Gidiniz’”, yine “…Kendisi de bir darbe ürünü olan tarihimizin en ırkçı, gerici, bölücü neo Osmanlıcı hükümetiyle iş kolumuzdaki eğitim emekçilerinin hakkını, hukukunu ve ekmeğini korurken neredeyse her gün karşı karşıya gelmemiz bile bir darbe girişimini hoş karşılamamızı sağlayamaz…” şeklinde hükümet aleyhine aşağılayıcı ifadeler içerdiği görülmektedir. Nitekim yerel mahkeme bu paylaşımın eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklaması olmadığını, bu nedenle ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirterek, başvurucu aleyhine Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılamak suçundan 5 ay hapis cezasına hükmetmiş ve cezayı ertelemiştir.

Anayasanın 26. maddesinde herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu belirtilmiş, bu hürriyetlerin kullanılmasının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği belirtilmiştir. Buna göre, kişilerin şeref ve itibarının ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi ve cezalandırılması gibi amaçlar ile kanunla ifade özgürlüğüne müdahale edilmesi ve sınırlanması mümkündür.

Türk Ceza Kanunu’nun üçüncü bölümünde “Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” düzenlenmiş olup, “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” kenar başlığı altında yer alan 301. maddesinin 1. fıkrasında “(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” düzenlemesine yer verilmiştir. Anayasanın 26. maddesinde, kişilerin şeref ve itibarının korunması, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi ve cezalandırılması gibi amaçlar ile ifade özgürlüğünün sınırlanması mümkün kılındığından Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde öngörülen düzenlemeler kanunilik ölçütünü karşılamaktadır.

Somut olayda yerel mahkeme gerekçeli kararında özetle, söz konusu paylaşımın TCK’nın 301. maddesinde sayılan kurumların saygınlığını azaltmaya yönelik aşağılayıcı ifadeler içerdiği, bu nedenle ifade özgürlüğü kapsamında kalmadığı, paylaşımın sosyal medya hesabı üzerinden yapıldığı, bu şekilde sosyal medya ortamlarında çok sayıda kişinin görmesine imkan sağlandığını belirtmiş ve TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen suçun maddi ve manevi unsurlarının oluştuğu, sanığın cezalandırılması gerektiği vicdani kanaatine ulaşmıştır.

Anayasa Mahkemesi Emin Aydın kararında (Emin Aydın, B. No: 2013/2602, Karar Tarihi; 23/1/2014) kamu görevlilerin daha fazla eleştiriye katlanmaları gerektiğini belirttikten sonra onların kamuoyu önünde itibarsızlaştırılması nedeniyle somut olayda adli para cezasına hükmedilmesi ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesini Anayasa’ya aykırı görmemiştir. Mahkeme, kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Janowski/Polonya kararına da atıf yapmıştır. Anayasa Mahkemesi söz konusu kararında özetle (Emin Aydın, B. No: 2013/2602, Karar Tarihi; 23/1/2014), “77. Nitekim AİHM, Janowski davasında, gazeteci olan başvurucunun belediye görevlilerinin yüzlerine karşı “aptal” ve “hödük” ifadelerini kullanması sonucu yerel mahkemece cezalandırılmasını ifade özgürlüğü kapsamında inceleyerek, başvurucunun bu sözlerinin, kamuoyunu ilgilendiren konularda yapılan bir fikir alışverişi kapsamında olmadığını, bu sözlerin kamuya açık bir alanda ve birçok kişinin önünde sarf edildiğini bu sebeple başvurucunun olayda gazeteci değil sıradan bir vatandaş olarak kabul edileceğini, kamu görevlilerine yapılan bu hakaretin kabul edilebilir eleştiri sınırını aştığını belirterek, kullanılan sözlerin ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir (bkz. Janowski/Polonya, B.No: 25716/94, 21/1/1999, §§32-35).78. Diğer taraftan müdahalenin ölçülülüğü değerlendirilirken dikkate alınması gereken başka bir husus da uygulanan yaptırımın ağırlığıdır… 79. … Somut olayda başvurucu hakkında ceza davası açılmış ve yargılanmış olmakla birlikte başvurucu aleyhine hapis cezası verilmekten kaçınılarak adli para cezasına hükmedildiği ve verilen cezanın da hükmün açıklanmasının geri bırakılması suretiyle uygulanmadığı görülmektedir.” gerekçelerine yer vermiş, sanık hakkında adli para cezası verildikten sonra hükmün açıklanmasının geri bırakılması suretiyle kararın uygulanmamasını da ölçülü bir yaptırım olarak değerlendirmiştir.

Somut olayımızda ise, başvurucu aleyhine 5 ay hapis cezasına hükmedilerek, TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen cezanın alt sınırı olan 6 ay hapis cezasından daha az bir cezaya hükmedilmiş, yine bu ceza ertelenmiştir. Cezanın asgari sınırın altında olduğu ve ertelendiği nazara alındığında söz konusu yaptırım ölçülü olmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarında ifade edildiği üzere, delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanması bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi gereği yargılamayı yapan derece mahkemelerinin görevidir. Anayasa Mahkemesinin görevi ise, derece mahkemelerinin yorumlarının açıkça keyfi veya bariz takdir hatası içerecek nitelikte olup olmadığını incelemektir. Yerel mahkeme, somut olay bağlamında dosya kapsamındaki delilleri değerlendirmiş, başvurucunun ifadesine başvurarak sosyal medya hesabını kullandığını belirlemiş, kararını gerekçelendirerek başvurucu hakkında ilgili Kanun maddeleri çerçevesinde cezaya hükmetmiş ve cezayı ertelemiştir. Başvurucunun cezalandırılması, devletin anayasal organlarının itibarının korunması bağlamında zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiği gibi, asgari sınırın altında hükmedilen hapis cezasının ertelenmesi nedeniyle müdahalenin orantılı olduğu ve demokratik toplum düzeninin gereklerine de aykırı olmadığı kabul edilmelidir.

Yukarıda belirttiğimiz nedenlerle, başvurucunun Anayasanın 26. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmediği kanaatinde olduğumdan, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

 

 

 

 

Üye

 Ömer ÇINAR

 

 

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Kararı Veren Birim İkinci Bölüm
Karar Türü (Başvuru Sonucu) Esas (İhlal)
Künye
(Veli Demir [2. B.], B. No: 2022/49022, 23/12/2025, § …)
   
Başvuru Adı VELİ DEMİR
Başvuru No 2022/49022
Başvuru Tarihi 10/3/2022
Karar Tarihi 23/12/2025

II. BAŞVURU KONUSU


Başvuru, sosyal medya hesabı üzerinden sarf edilen sözler nedeniyle cezalandırılmanın ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.

III. İNCELEME SONUÇLARI


Hak Müdahale İddiası Sonuç Giderim
İfade özgürlüğü Diğer İhlal Yeniden yargılama
İhlal Manevi tazminat
Adil yargılanma hakkı (Suç İsnadı) Savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı (tebligat, mehil verme vs.) (ceza) İncelenmesine Yer Olmadığı
Bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı (ceza) İncelenmesine Yer Olmadığı
  • pdf
  • udf
  • word
  • whatsapp
  • yazdir
T.C. Anayasa Mahkemesi