|
Başkan
|
:
|
Kadir ÖZKAYA
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Hasan Tahsin GÖKCAN
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Basri BAĞCI
|
|
Üyeler
|
:
|
Rıdvan GÜLEÇ
|
|
|
|
Recai AKYEL
|
|
|
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
|
|
Yıldız SEFERİNOĞLU
|
|
|
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
|
|
Kenan YAŞAR
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
|
|
Ömer ÇINAR
|
|
|
|
Metin KIRATLI
|
|
Raportör
|
:
|
Sinan ARMAĞAN
|
|
Başvurucu
|
:
|
Turgay USANMAZ
|
|
Vekili
|
:
|
Av. Ayten İZMİRLİ
|
I. BAŞVURUNUN
KONUSU
1. Başvuru; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette
bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet
Yapılanması ile iltisak ve irtibatının olduğu değerlendirilen kamu görevlisinin
olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamenin ekli listesinde ismine yer verilerek
meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, kesinleşmiş bir
ceza mahkemesi kararı olmadan meslekten çıkarma kararı verilmesi nedeniyle
masumiyet karinesinin, açılan iptal davasının uzun sürmesi nedeniyle de makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU
SÜRECİ
2. Başvuru 9/10/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca
adli yardım talebinin kabulüne, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas
incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet
Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.
Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.
4. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından
incelenmesine karar vermiştir.
III. OLAY VE
OLGULAR
5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve
belgelere göre olaylar şöyledir:
A. Genel
Bilgiler
6. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe
teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Darbe teşebbüsünde bulunanlarca
hazırlanan sıkıyönetim direktifi ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)
tarafından emir komuta bütünlüğü içinde devletin yönetimi maksadıyla Yurtta
Sulh Konseyi teşkil edildiği, yönetime el konulduğu, tüm yurtta sıkıyönetim
ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, kamu yetkisi ile yapılan tüm atama ve
görevlendirmelerin teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından veya
onun vereceği yetkiye istinaden yapılacağı, bunun haricinde yapılacak
işlemlerin yok hükmünde olduğu, mevcut yürütme erkinin görevden el
çektirildiği, Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) feshedildiği, tüm
valilerin görevden alındığı, tüm vali, kaymakam ve belediye başkanlığı
atamalarının Yurtta Sulh Konseyi tarafından yapılacağı, siyasi
partilerin tüm faaliyetlerinin sonlandırıldığı, polis teşkilatının sıkıyönetim
komutanları emrine alındığı belirtilmiştir. Anılan direktif ve ekindeki
sıkıyönetim komutanlıklarına ilişkin atama listesi darbe teşebbüsünde
bulunanlar tarafından ilgili askerî birimlere ve bakanlıklara gönderilmiştir (Aydın
Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12, 13).
7. Darbe teşebbüsüne karşı koyan güvenlik görevlileri ile
bu teşebbüse tepki göstermek üzere sokaklara çıkan sivillere uçaklar,
helikopterler, tanklar, diğer zırhlı araçlar ve silahlarla saldırılmış; bu
saldırılar sonucunda toplam 251 kişi hayatını kaybetmiş, binlerce kişi de
yaralanmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak-
bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden
ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)
olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir. Darbe
teşebbüsüne ilişkin süreç ile FETÖ/PDY'nin yapısına ilişkin detaylı açıklamalar
Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri (aynı kararda bkz. §§
12-46) kararında yer almaktadır (C.A. (3) [GK], B. No: 2018/10286,
2/7/2020, § 10; N.E. [GK], B. No: 2022/62466, 29/5/2025, § 5; A.S.
[GK], B. No: 2023/30928, 29/5/2025, § 5; Halit İnciroğlu [GK], B. No:
2023/38006, 29/5/2025, § 6).
8. 15 Temmuz darbe teşebbüsü öncesinde Millî Güvenlik
Kurulu (MGK) söz konusu yapılanmayı 2014 yılı başından itibaren sırasıyla halkımızın
huzurunu ve ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanma, devlet içindeki
illegal yapılanma, kamu düzenini bozan iç ve dış legal görünüm altında illegal
faaliyet yürüten paralel yapılanma, paralel devlet yapılanması, terör
örgütleriyle iş birliği içinde hareket eden paralel devlet yapılanması ve bir
terör örgütü olarak kabul etmiştir. Söz konusu MGK kararlarının her biri
basın duyuruları aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmıştır. Yine FETÖ/PDY, 2014
yılında Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "Legal Görünümlü İllegal
Yapılar" başlığı altında "Paralel Devlet Yapılanması" adıyla
yer almıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 28, 33; C.A. (3), §
11; N.E., § 6; A.S., § 6;Halit İnciroğlu, § 7).
9. Yargı organları birçok kararda FETÖ/PDY'nin devletin
anayasal kurumlarını ele geçirmeyi, sonrasında devleti, toplumu ve fertleri
kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi ve oligarşik özellikler
taşıyan bir zümre eliyle ekonomiyi, toplumsal ve siyasal gücü yönetmeyi
amaçlayan, bu doğrultuda mevcut idari sisteme paralel şekilde örgütlenen bir
terör örgütü olduğunu ve bu örgütün 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen
darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğunu kabul etmiştir (Selçuk
Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK],
B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; C.A. (3), § 12; N.E., § 7; A.S.,
§ 7; Halit İnciroğlu, § 8).
10. Yargı organlarının kararlarında ayrıca FETÖ/PDY'nin
gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine
kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi birçok
özelliği bulunduğu ve bu örgütün diğerlerine nazaran çok daha zor ve karmaşık
bir yapı olduğu ortaya konulmuştur. FETÖ/PDY'nin şeffaflık ve açıklık yerine
büyük bir gizlilik içinde, bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel
haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir
örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalıştığı ve bunda başarılı olduğu
ölçüde büyüyüp güçlendiği tespitlerine yer verilmiştir (bu konuda bkz. Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı
kararı; C.A. (3), § 13; N.E., § 8;A.S., § 8; Halit
İnciroğlu, § 9).
11. Darbe teşebbüsünün bastırılmasının ardından Bakanlar
Kurulu tarafından ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün
süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. Üçer aylık
sürelerle uzatılan OHAL süreci 18/7/2018 tarihinde sona ermiştir. OHAL ilanı,
OHAL döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa
Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri (aynı kararda bkz. §§ 47-66)
kararında yer almaktadır (C.A. (3), § 14; N.E., § 9; A.S.,
§ 9; Halit İnciroğlu, § 10).
12. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme),
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük
azaltma) beyanında bulunmuştur. OHAL'in uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine
bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50; C.A. (3), § 18; N.E.,
§ 10;A.S., § 10; Halit İnciroğlu, § 11).
13. OHAL döneminde çıkarılan olağanüstü hâl kanun
hükmünde kararnameleri (OHAL KHK'ları) ile terör örgütlerine veya devletin
millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplarailtisakı yahut bunlarla irtibatı olan kişiler, anılan kanun hükmünde
kararnamelere ekli listelerde isimlerine yer verilmek suretiyle kamu görevinden
başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Akabinde bahse konu
KHK'lar, farklı kanunlarla bazıları değiştirilerek, bazıları aynen kabul
edilerek kanunlaşmıştır. Bununla birlikte yine önceki OHAL KHK'ları ile kamu
görevinden çılarılmış olan bazı kişiler sonradan çıkarılan OHAL KHK'ları ile
ilgili kanun hükmünde kararnamelerin eki listelerinin ilgili sıralarından
çıkarılmış, bu kişilerin kamu görevine iade edilmelerine karar verilmiştir.
14. OHAL süreci devam ederken 23/1/2017 tarihli ve 29957
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 22/1/2017 tarihli ve 685
sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname'nin (685 sayılı KHK) 1. maddesi ile bahse konu usulle başka
bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan kanun hükmünde kararname hükümleri
ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak
üzere Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHAL Komisyonu) kurulmuştur.
Yine 685 sayılı KHK'nın 11. maddesi ile OHAL Komisyonunun kararlarına karşı
Hâkimler ve Savcılar Kurulunca belirlenecek Ankara idare mahkemelerinde iptal
davası açılabileceği düzenlenmiştir. Anılan hükümler 1/2/2018 tarihli ve 7075
sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un ilgili
maddeleri ile kanunlaşmıştır.
B. Somut Olay
Bilgisi
15. Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde astsubay
rütbesiyle görev yapan başvurucu; terör örgütlerine veya millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı
yahut bunlarla irtibatı olduğundan bahisle ve 1/9/2016 tarihli ve 29818
mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 15/8/2016 tarihli ve 672 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun
Hükmünde Kararname'ye (672 sayılı KHK) ekli (3) sayılı listede ismine yer
verilmek suretiyle kamu görevinden çıkarılmıştır.
16. Başvurucu, anılan işlemin iptaline karar verilmesi
talebiyle OHAL Komisyonuna başvurmuştur. OHAL Komisyonu 14/5/2019 tarihinde
başvurucunun talebini yerinde görmeyerek başvuruyu reddetmiş; kararda
başvurucunun Jandarma Genel Komutanlığı Değerlendirme Komisyonunun 18/8/2016
tarihli kararıyla Jandarma Genel Komutanlığından çıkarılmasının
değerlendirildiğini, ayrıca Anayasa'yı ihlal etme suçundan yargılandığı dava
dosyasında yer alan bilgi, belge, tespit ve olguların FETÖ/PDY ile irtibat ve
iltisakını gösterdiğini belirtmiştir. OHAL Komisyonu kararında başvurucuyla
ilgili olarak yapılan tespitlerde başvurucunun Ankara 14. Ağır Ceza
Mahkemesinin (Ağır Ceza Mahkemesi) 8/4/2019 tarihli ve E.2016/25, K.2019/101
sayılı kararıyla Anayasa'yı ihlal suçundan cezalandırıldığı, davanın istinaf
aşamasında olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca söz konusu dava dosyasındaki
belgelerin incelenmesi sonucunda "FETÖ/PDY'nin 15 Temmuz 2016 tarihinde
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırma amaçlı,
cebir ve şiddet kullanarak gerçekleştirdiği darbe teşebbüsüne fiilen iştirak
ettiği, olay gecesi Özel Kuvvetler Komutanlığının nizamiye bölgesinin
güvenliğinin sağlanması talimatını diğer katılanlarla birlikte aldığı, kamera
kayıtlarından nizamiyenin çeşitli noktalarına mevzilendikleri görülen
şahıslardan birinin başvurucu olduğu, başvurucu ve mevzi alan darbecilerce
nizamiye bölgesine yaklaşmaya çalışan darbe karşıtı birliklere ateş edildiği ve
silahlı çatışmaya girildiğinin tespit edildiği" belirtilmiştir.
17. Başvurucu, OHAL Komisyonunun anılan işleminin
iptaline karar verilmesi talebiyle dava açmıştır. Dava dilekçesinde FETÖ/PDY
ile iltisak veya irtibatına dair somut delil bulunmadığını, ceza yargılaması kesinleşmediğinden
söz konusu dava dosyasına dayanılamayacağını iddia etmiştir.
18. Ankara 21. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi)
14/7/2020 tarihinde davanın reddine karar vermiş, kararda öncelikle
FETÖ/PDY'nin niteliğine ilişkin olarak genel değerlendirmeler yapmış, FETÖ/PDY
ile bağlantılı kişilerin kamu görevinden çıkarılmaları sürecine dair genel
bilgiler vermiştir. Ayrıca bakılan davanın ceza davası olmadığını, bu bağlamda
ceza hukukunun ve ilkelerinin uygulanamayacağını, dolayısıyla suç ve suçlu
bulunma hâlinin değil OHAL döneminde kamu görevinden çıkarılan kişinin kamu
görevine iade edilmesini haklı kılan nedenlerin var olup olmadığının
denetlendiğini belirtmiştir. Uyuşmazlık konusu olayın değerlendirilmesi
kısmında ise başvurucunun Anayasa'yı ihlal suçundan hapis cezası ile
cezalandırıldığı, davanın istinaf aşamasında olduğu belirtilmiş ve söz konusu
Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvurucunun darbe teşebbüsüne fiilen iştirak
ettiğine dair tespitlerin yapıldığını ifade etmiştir. İdare Mahkemesince Ağır Ceza
Mahkemesinin kararı tetkik edilerek yapılan tespitler şöyledir:
"...davacının, J.Asb.Kd.Bçvş
rütbesiyle Kur. Bşk.(Koor. Asb.) olarak görev yaptığı, 15.07.2016 tarihinde
mesaide olduğu, mesaisinin bitmesine rağmen kışlayı terk etmeyerek kışla
içerisinde beklediği, sanıklar Ü.B. ve M.A.Ç.'nin 'girişin çıkışın yasak
olduğunu, kışlaya kimsenin girmemesi' şeklindeki emir ve talimatları üzerine
saat 21.30 civarında davacı ile birlikte sanıklar F.U., M.R., M.H., S.A. ve
Ş.S. ile N.Ş. ve G.A.'nın Özel Kuvvetler Komutanlığı 2. Kuvvet'e ait silah
deposunun kapısını kırarak içerisinden silah ve mühimmat aldıkları, davacının
kullandığı beyaz renkli resmi plakalı pikapla kışla içerisinden saat 22.28’de
nizamiye bölgesi orta kontrol noktasına geldiği, davacının sanıklar F.U., M.H.,
Ş.S., S.A. ve M.R. ile N.Ş. ve G.A.'ya birlikte piyade tüfekli ve teçhizatlı
olarak araçtan indiği, kendi aralarındaki iş bölümüne göre mevzilendikleri,
gelen sanıkların nizamiyenin kontrolünü ele aldıkları, sanık F.U.'nun orta
kontrol bölgesinde nöbetçi astsubayı koltuğuna oturarak diafona ve çalan
telefona cevap verdiği, sanık olan nöbetçi personelin açmasına izin vermediği,
gelen darbe mesajlarına göre hareket eden sanık Ü.B.'nin sanık F.U. ve S.G.
vasıtasıyla nizamiyede bekleyen emir komutasındaki sanıklara [S.T.nin] emrini anlatarak
'Okul Komutanını, Kurmay Başkanı, Destek Kıtalar Komutanı ve Albay
[O.T.nin] içeri alınmamasını, birlik dışında bekleyenlerin içeri alınmaması,
sonra zorluk göstermeleri halinde önce silahlarını alarak enterne etmeleri,
yine zorluk göstererek silah kullanmaları halinde önce havaya sonra da yere
doğru ateş etmeleri' emrini verip caydırıcı davranmalarını istediği, nizamiye
bölgesinde bulunan sanıkların aralarında Genelkurmaydan mesaj geldiğini, [S.T.nin]
Özel Kuvvetler Komutanı olduğunu, kışlaya geldiği şeklinde konuştukları,
davacının sanık Ü.B.'nin emir komutasında hareket ettiği, nizamiye orta kontrol
noktasında sanık M.K. ile konuştuğu, tanık V.V.B., tanık A.K. ve sanık H.U. ile
birlikte mantar bariyer bölgesinde olduğu esnada birlik dışından 4 araçla gelen
sanıklar S.G., U.D., S.C., R.K., B.T., A.M.K., R.E.Ç., V.E., Ö.Ç., O.Ç., E.K.
ile Y.A.'nın silahlı ve teçhizatlı oldukları, davacının saat 00.55'te askeri
araçla nizamiye bölgesinden gelerek karargah binasına tüfekli ve teçhizatlı
olarak giriş yaptığı, harekat merkezine girdiği, nöbetçi personele karşı
silahını çapraz duruşta tuttuğu, daha sonra nizamiye bölgesine gittiği,
nizamiye orta kontrol noktasında sanıklar F.U. ve Ş.S. ile konuştuğu, saat
01.13’te askeri araçla nizamiye bölgesinden ayrıldığı, karargah binasına,
kantin bölgesine, görüntü izleme merkezine, sanık Ü.B.’nin çalışma odasına,
karargah binası zemin kata ve karargah binası yan yola tüfekli ve teçhizatlı
olarak gittiği, davacının saat 01.36’da tüfeksiz ve teçhizatsız olarak okul
komutanlığı istikametinden karargah binasına geldiği, daha sonra saat 02.16’da
gelen [S.T.] ve beraberindekilerin önünde koşarak karargah binasına
doğru geldiği, bu esnada Şehit [Ö.H.nin] [S.T.ye]
ateş ettiği, ardından davacının tabancasını kılıfından çıkardığı ve karargah
binası önündeki kolonun arkasına doğru ilerlediği, karargah binası önünde
yaşanan silahlı çatışmanın sona ermesinin ardından [S.T.]ye sanık A.K.
ile birlikte müdahalede bulunduğu, ardından [S.T.]nin karargah binası
icra astsubayı odasına taşınmasına yardım ettiği, saat 02.49’da davacının,
sanık Ü.B., sanık M.A., sanık A.K. ve A.K. ile birlikte [S.T.yi]
taşıyarak helikopter pisti istikametine götürdükleri, daha sonra saat 03.06
civarında [S.T.] ile gelen İ.Ç., M.A., A.M.D. ve A.G. tarafından
davacının yakalandığı, sanıklar Ü.B. ve M.A.Ç.'den elde edilen isim
listelerinde davacının isminin yazılı olduğu..."
19. İdare Mahkemesi, tespit edilen eylemleri kapsamında
başvurucunun FETÖ/PDY ile en az irtibat ve iltisak düzeyinde bağı olduğunu
değerlendirmiştir. Netice itibarıyla Anayasa'yla kurulmuş hür demokratik düzeni
ortadan kaldırmayı amaçlayan terör örgütüyle bağı olduğu konusunda hakkında
somut verilere ulaşılan başvurucunun Anayasa'ya sadakat yükümlülüğünü ihlal
ettiği kanaatine varmış ve OHAL Komisyonuna yaptığı başvurunun reddine ilişkin
dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.
20. Diğer taraftan İdare Mahkemesi, başvurucunun temel
hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğine yönelik iddialarına ilişkin olarak
idarenin gerek kamu güvenliğinin korunması gerekse de devlete sadakat
yükümlülüğünün sağlanması amacıyla hareket ettiğini dile getirmiştir. Bu
bağlamda somut olaydaki kamu görevinden çıkarma tedbirinin ölçülü, güdülen amacın
gerçekleşmesi için elverişli ve zorunlu olduğunu, müdahale ile ulaşılacak meşru
amaç kapsamındaki kamu yararı ile dengelendiğini ifade etmiştir. Yine İdare
Mahkemesi somut olaydaki tehdidin derhâl bertaraf edilebilmesi amacıyla normal
prosedürün dışına çıkılarak, başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın örgütle bağı
bulunan kamu görevlilerinin görevinden çıkarıldığını, olağanüstü zamanlarda
olağan prosedürün uygulanmasının zorunlu olmadığını, temel hak ve hürriyetlerin
tesis edilebilmesi ve yeniden gerçekleştirilebilecek darbe teşebbüsünün
önlenmesi amacıyla gereken tedbirlerin alınmasında devletin yetkisi olduğunu
belirtmiştir. Ayrıca başvurucuya hakkındaki isnatların bütününe vâkıf olarak
OHAL Komisyonuna itiraz edebilme ve dava açabilme, iddia ve savunmada bulunabilme
imkânı tanındığını vurgulamıştır.
21. Başvurucu, karara karşı istinaf kanun yoluna
başvurmuştur. İstinaf dilekçesinde dava dilekçesindeki iddialarını tekrar
etmesinin dışında etkileri OHAL döneminin ötesine geçen bir işlemle kamu
görevinden çıkarılmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu, sonuçları itibarıyla bir
ceza niteliğindeki işleme karşı hiçbir usul güvencesinden faydalanamadığını,
kamu görevinden çıkarılmadan önce kendisine savunma hakkı verilmediğini, idari
işleme karşı açtığı davaya bakmakla görevli mahkemenin doğal hâkim ilkesine
aykırı şekilde oluşturulduğunu, kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı
olmamasına rağmen suçlu gibi gösterilerek masumiyet karinesine ve ayrımcılık
yasağına aykırı davranıldığını öne sürmüştür. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 14.
İdari Dava Dairesi (Daire) 2/11/2022 tarihinde İdare Mahkemesi kararının usule
ve hukuka uygun olduğu, kaldırılmasını gerektirecek bir neden bulunmadığı
gerekçesiyle istinaf başvurusunun reddine karar vermiştir.
22. Başvurucu, karara karşı temyiz kanun yoluna
başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, dava ve istinaf dilekçelerinde yer alan
iddialarını yineleyerek Daire kararının kaldırılmasını talep etmiştir. Danıştay
Beşinci Dairesi (Danıştay) 14/6/2023 tarihli kararında, başvurucu hakkındaki
mahkûmiyet hükmünün Yargıtay tarafından onanarak kesinleştiğinin anlaşıldığını
belirtmiştir. Sonuç itibarıyla Danıştay, Daire kararının ve dayandığı
gerekçenin hukuka, usule uygun olduğundan ve bozulmasını gerektirecek bir sebep
bulunmadığından temyiz başvurusunun reddi ile anılan kararın onanmasına karar
vermiştir.
23. Başvurucu, nihai kararı 27/9/2023 tarihinde
öğrenmiştir.
24. Öte yandan Ağır Ceza Mahkemesi 8/4/2019 tarihinde
başvurucunun Anayasa'yı ihlal suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla
cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucunun istinaf talebi Ankara Bölge
Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi tarafından 18/11/2020 tarihinde, temyiz
talebi ise Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından 23/5/2022 tarihinde reddedilmiş
ve böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.
25. Başvurucu, verilen cezanın kesinleşmesi üzerine
Anayasa Mahkemesine 21/10/2022 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Komisyon 30/11/2022 tarihinde hakkaniyete uygun yargılama hakkının ihlal
edildiği iddiasının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olması, gerekçeli karar
hakkının ihlal edildiği iddiasının ise açıkça dayanaktan yoksun olması
nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Ayrıca diğer
ihlal iddiaları da kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamadığı değerlendirilerek
kabul edilemez bulunmuştur.
IV. İLGİLİ
HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili
Mevzuat
26. 672 sayılı KHK'nın "Kamu personeline ilişkin
tedbirler" başlıklı 2. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"(1) Terör örgütlerine veya ...
Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara ... iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan;
c) Ekli (3) sayılı listede yer alan
kişiler Jandarma Genel Komutanlığı teşkilatından,
...
başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın
çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında
ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.
(2) Birinci fıkra gereğince kamu
görevinden, Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatından, Jandarma Genel Komutanlığı
teşkilatından ve Sahil Güvenlik Komutanlığı teşkilatından çıkarılan kişilerin,
mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu
kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu
hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak
görevlendirilemezler;..."
27. 672 sayılı KHK'da yer alan bahse konu düzenlemeler
6/2/2018 tarihli ve 7080 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Kamu Personeline
İlişkin Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine
Dair Kanun'un 2. maddesi ile aynen kanunlaşmıştır.
28. 685 sayılı KHK'nın "Komisyonun oluşumu" başlıklı
1. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
"Anayasanın 120 nci maddesi
kapsamında ilan edilen ve 21/7/2016 tarihli ve 1116 sayılı Türkiye Büyük Millet
Meclisi Kararıyla onaylanan olağanüstü hal kapsamında, terör örgütlerine veya
... Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla
irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan
kanun hükmünde kararname hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin
başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere Olağanüstü Hal İşlemleri
İnceleme Komisyonu kurulmuştur."
29. 685 sayılı KHK'nın "Yargı denetimi" başlıklı
11. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
"Komisyon kararlarına karşı
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenecek Ankara idare mahkemelerinde
iptal davası açılabilir."
30. 685 sayılı KHK'da yer alan bahse konu düzenlemeler
7075 sayılı Kanun'un 1. ve 11. maddesi ile kanunlaşmıştır.
2. İlgili Yargı
Kararları
a. FETÖ/PDY'nin
Yapısına İlişkin Kararlar
31. (Kapatılan) Yargıtay16. Ceza Dairesinin, Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı
kararı ile onanarak kesinleşen 24/4/2017 tarihli ve E.2015/3, K.2017/3 sayılı
kararının ilgili kısmı şöyledir:
"FETÖ/PDY silahlı terör örgütü,
paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı haline
getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip
örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla
öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir
düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde
olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme
kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin
olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp
güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp
mensuplarını motive eden; 'Altın Nesil' adını verdiği kadrolarla sistemle
çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu
kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan
sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden;
böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına
almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de
kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de
bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe,
semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans
kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin tüm anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan
FETÖ/PDY silahlı terör örgütü 'gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu
söylememek, gerçeği inkâr etmek' üzerine kuruludur.
Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde
mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere,
kamusal alanı ele geçirme refleksi ile hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet,
eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisi ile illegal
şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensupları ile
devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hale getiren ve adeta devlet içinde
ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fethullah Gülen tarafından;
'Esnek olun, sivrilmeden can damarları
içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı
fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!'
'Adliye, mülkiye veya başka hayati bir
müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde
ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde
garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.'
'Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı
omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun
olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman
hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.'
'Yani siz hâkim değilsiniz başka
kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli,
tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım...'
'Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne
göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana
kadar her adım erken sayılır ... bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve
düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım ... sırrınız sizin sırrınızdır.
Söylerseniz siz esir olursunuz.'
'Daima tedbirli olmalıyız, daima
istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar aldıysa
onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç
merkezlerine ulaşmalıyız...'
'Bir gün bana Ankara’da bin evimiz
olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında
yapacağı hiçbir şey kalmayacak.' şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt
mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir."
32. FETÖ/PDY'nin anılan Yargıtay Ceza Genel Kurulu
kararında yer alan hiyerarşik yapılanması ile ilgili diğer hususlar için bkz. Ayla
Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, § 63.
33. Danıştay Beşinci Dairesinin Danıştay İdari Dava
Daireleri Kurulunun (İDDK) 26/1/2022 tarihli ve E.2020/1197, K.2022/146 sayılı
kararıyla onanarak kesinleşen 17/6/2019 tarihli ve E.2016/58146, K.2019/4158
sayılı kararında "FETÖ'ye İlişkin Tespit ve Değerlendirmeler" başlığı
altında şu hususlara yer verilmiştir:
"...
Öte yandan Dairemizde derdest olan dava
dosyalarında yukarıda belirtilen tespitleri destekler mahiyette, FETÖ'nün
niteliğine ilişkin aşağıdaki beyanların yer aldığı görülmüştür:
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ü.ye ait Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
21/10/2016 tarihli ek sorgulama tutanağı: '…Şunu söylemem gerekiyor ki cemaat
farklı sınav evlerinde kalan şahısları birbiriyle tanıştırmaz. … Bu yapı sizi
asla boşta bırakmaz, yani üniversiteden mezun olduğunuzda sınav çalışma eviniz
hazırdır, sınavı kazanınca mülakat referans listeniz hazırdır, bunların her
aşamasından sorumlu olan kişiler vardır. …Kural olarak bu yapı gizlilik üzerine
kurulu olduğundan bir evde kalan diğer evde kalan kişileri tanımazdı. Ama biz
bazen tanıştığımızda kimin bizden olduğunu hissediyor ve anlıyorduk. Biz staja
başladıktan sonra bize yavaş yavaş tedbire riayet etmemiz hususu anlatılmaya
başlandı. …bu yapıda ciddi bir hiyerarşi söz konusuydu. Ben maaşımın bekarken
%15’ini, evlendikten sonra ise %10’unu cemaate himmet olarak verdim. …Evde
kalan kişi sadece ev abisini tanır. Kıdemsiz birinin üst abileri tanıma şansı
yoktur. Staj esnasında bize namazınızı gizli kılın gerekirse zorunlu hallerde
namazlarınızı cem edin diyorlardı. Ramazan orucunuzu tutun ancak gerekirse oruç
tutmuyormuş gibi davranın diyorlardı. Bunun haricinde önemli bir husus da bize
evliliğin faziletleri anlatılıyordu. …Evlilikten sorumlu abi, evlendirmeyi
düşündüğü erkeğe gelerek erkekten bir vesikalık fotoğraf ve bir CV ister,
devamında bu CV’yi ve fotoğrafı bir havuza atardı. Aynı işlemi bayanlar için de
yapıyorlardı. Devamında evlilikten sorumlu abi kendince uygun gördüğü eş
adaylarını birbirleriyle tanıştırıyordu.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan A.A.ya ait Kilis Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce
düzenlenen 23/06/2017 tarihli şüpheli ifade tutanağı: '17-25 Aralık süreci
sonrası örgütün sivil imamı Erdal kod adlı şahsın katıldığı …bir toplantıda
sivil imam adlicilere hitaben ‘elinizde ...siyasal iktidara ilişkin yolsuzluk
ihale usulsüzlüğü vs. gibi ses getirecek dosya varsa, bu tarz ses getirecek
dosyaları bekletmeyin, hemen davasını açın.’ dedi. …Örgüt mensuplarının deşifre
olmasını önlemek için tedbir ya da ruhsat diye tabir edilen yöntemler
uygulanmaktaydı. Bu kapsamda örneğin; cuma namazına gitmememiz, adliyede
namazları ima ile (göz ile) kılmamız, eğer mümkünse namaz vakti yetişiyorsa
namazları cem ederek (birleştirerek) evde kılmamız, ramazan ayında eğer belli
olacaksa oruç tutmamamız ve gerektiğinde alkol almamız talimatlandırılmıştı.
…Bizim mezuniyet balomuzda, o dönemki yargı bürokrasisinin hassasiyeti de
gözetilerek protokol masalarından görülecek açıdaki ön sıra masalara hep örgüt
üyeleri oturtulmuş ve bunlara alkol almaları talimatlandırılmıştı diye
biliyorum. …Seçim [2014
tarihli HSYK seçimi] süreciyle ilgili son olarak belirtmek istediğim,
örgütün ByLock üzerinden birbirleriyle haberleşerek Facebook’taki hâkim-savcı
gruplarında ya da adalet.org’da organize bir şekilde hareket ederek bağımsız
aday tanıtımlarının altına adayı övücü, parlatıcı, adayı ön plana çıkartıcı
yorumlar yapılmasının sağlanmasıydı. Buna örnek olarak bir olay anlatayım; R.Ş.
mahkemede yanıma gelip bana te[le]fonundaki ByLock mesajını okuttu.
Yazının içeriğinde; --Tüm arkadaşların dikkatine, şu gün şu saatte
Facebook’taki hâkim savcı gruplarında ve adalet.org’da ‘[İ.Ç.] Gerçeği’
isimli bir paylaşım yapılacaktır. Paylaşımın altına bağımsız aday [İ.Ç.yi]
övücü yorumlar yapıp destekleyelim …Görüldüğü üzere örgüt sosyal medyada
organize bir şekilde hareket ederek seçimde başarılı olmayı amaçlamıştır
...FETÖ yargı mensuplarını T1, T2, T3, T4, T5 üst başlığı/tasnifi adı altında
grup grup, hücre tipi yapılandırılmıştır. T3’teki bir kişinin ekstra bir
tanışıklık yoksa diğerlerini bilmesi mümkün olmadığı gibi, yine T3 altında yer
alan grupların da birbirini tanımaması genel kuraldır. Tedbir denilen gizlilik
kurallarına riayet edilerek bu gizliliğin sağlanması amaçlanmıştır. Ama
özellikle Ankara’da staj döneminde bu gizliliği sağlayamadılar. Bir çok farklı
gruba mensup kişi birbirlerini bir şekilde tanıdı veya başkasından duymak
suretiyle öğrendi. Ancak tedbire son derece riayet edenler kendilerini
gizleyebilmiştir.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ö.ye ait Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 18/10/2016 tarihli sorgulama tutanağı: 'Taşra yapılanmasında o
dönemki adı ile cemaatin bu yapılanması profesyonel olarak yürütülüyordu. 2002
yılından itibaren taşra yapılanması kendi içerisinde T1, T2, T3, T4, T5
şeklinde bölümlere ayrılmıştı. ('T' taşra anlamına gelen yapılanmayı
simgelerdi). T1 grubu 39 bin sicilden daha önce gelenlerdi. T2 grubu 39 bin, 42
bin sicillileri, T3 grubu92 bin 109 bin arası sicillileri, T4 grubu daha
sonraki sicillileri, T5 grubu 125 bin ve sonraki sicillileri ifade ederdi.'
Sonuç olarak FETÖ'nün, yıllar itibarıyla
takiye (olduğundan farklı görünme) esasına dayanan uzun vadeli bir projenin
aşamalarını izleyerek kurduğu strateji doğrultusunda, kamu kurumlarında ve
yargı organlarında demokratik devlet düzeninden ayrıksı ve ona paralel şekilde
teşkilatlanmak suretiyle ülkenin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve demokratik
hukuk devletini tehdit edici, anayasal düzene sadakat yükümlülüğüne aykırı
davranışlar gösteren bir yapılanma hâline geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu
yapılanma tarafından 15 Temmuz 2016 gecesi anayasal düzene, demokratik
kurumlara ve bizatihi Türk Milletine karşı darbe teşebbüsünde bulunulmuştur.
Darbe teşebbüsünün bertaraf edilmesini
takip eden günlerde, söz konusu kalkışmaya dâhil olan kişilerin telefon
konuşmaları ve mesajları ortaya çıkmıştır. Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve
diğerleri (B. No: 2016/22169, 20/06/2017) kararında da yer alan, darbe
teşebbüsünün şüphelilerinden olan Komiser Yardımcısı E.G.nin telefonunda
bulunan mesajlar bunlara örnek teşkil etmektedir. E.G.nin telefonunda, 'önemli,
durum kötü, çok acil duyuru. tüm il ve ilçe imamlarını, abilere, ablalara,
kurum imamlarına iletin, tüm hizmet mensupları darbeyi şiddetle kınayan
açıklama yapsın, meydanlara inip kendisini kamufle etsin, resim çekilip sosyal
medyada yayınlasın, demokrasi, seçilmiş irade falan desinler, ama fazla da asla
muhterem hoca efendinin adı geçmesin açıklamalarda, hepimizi alabilirler,
herkes -darbeden haberim yok TV'de gördüm ilk kez- desin, asla hükümete ve
Tayyibe karşı olumsuz bir paylaşım yapmayın, bu gurubu kapatıyorum şimdi'
şeklinde mesajların bulunduğu tespit edilmiştir."
b. Darbe
Teşebbüsüne Katılanlarla İlgili Bazı Yargı Kararları
34. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8/11/2023 tarihli ve
E.2023/3-261, K.2023/583 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"TCK'nın 309. maddesinde ifadesini
bulan 'bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemek' tabiriyle 765 sayılı TCK'nın
146. maddesindeki ifadesiyle 'tağyir', 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
öngördüğü düzeni ortadan kaldırmak' tabiriyle 'ilga' ve 'bu düzen yerine başka
bir düzen getirmek' tabiriyle de 'tebdil' kastedilmek istenmiştir. Dolayısıyla
yönelik olduğu hareketler bakımından 765 sayılı TCK ile 5237 sayılı TCK
arasında esaslı bir farklılık yoktur, ancak mülga 765 sayılı TCK'nın 146/2.
fıkrasında ifade olunan '...gerek yalnızca gerek bir kaç kişi ile birlikte
kavli veya tahriri veya fiili fesat çıkararak veya meydan ve sokaklarda ve
nasın toplandığı mahallerde nutuk irat veyahut yafta talik veya neşriyat icra
ederek bu cürümleri işlemeğe teşvik edenler hakkında, yapılan fesat teşebbüs
derecesinde kalsa dahi ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası hükmolunur.
Birinci fıkrada yazılı suça ikinci fıkrada gösterilenden gayri surette iştirak
eden fer’i şerikler hakkında beş seneden onbeş seneye kadar ağır hapis ve amme
hizmetlerinden müebbeden memnuiyet cezası hükmolunur' ifadesine 5237 sayılı
TCK'nın ilgili maddelerinde haklı olarak yer verilmemiştir. Bu hüküm, özel
iştirak hükümleri koymasının yanı sıra maddenin ikinci fıkrası gereği, 'yapılan
fesat teşebbüs derecesinde kalsa dahi ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası
hükmolunur.' ifadesiyle kalkışma suçunun hazırlık hareketini kalkışma suçunun
cezasıyla cezalandırmaktadır.
Siyasal iktidarın kuruluşu ve işleyişine
egemen olan bu ilkeleri içeren kuralların bütünü, Anayasal düzeni teşkil
etmektedir. Bu madde ile korunmak istenen hukuki yarar, Anayasa düzenine egemen
olan ilkelerdir.
Madde ile korunmak istenen hukuki
yararın niteliği dikkate alınarak 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü
düzen' ibaresi kullanılmış, böylece korunmak istenen hukuki yarara açıklık
getirilmiştir.
Maddede tanımlanan suçun oluşabilmesi
için cebir veya tehdit kullanarak Anayasal düzenin değiştirilmesine teşebbüs
edilmesi gerekir. Bu nedenle, cebir ve tehdit bu suçun unsurunu
oluşturmaktadır. Cebir ve tehdit kavramlarının hukuki anlam ve içeriği bilinen
bir husustur. Bu itibarla, Anayasal düzenin değiştirilmesine yönelik teşebbüsün
ancak cebir veya tehdit kullanılarak, yani bireylerin iradeleri zorlanmak
suretiyle ifsat edilerek gerçekleştirilmesi gerekir. 765 sayılı TCK'nın 146.
maddesinin kaynağını oluşturan 1889 İtalyan Ceza Kanunu'nun 118. maddesi,
mezkur 146. maddede olduğu gibi cebir (Violentemente) unsurunu taşımaktaydı.
Ancak, 1930 İtalyan Ceza Kanunu'nun aynı konuyu düzenleyen 283. maddesinde
cebir unsuru suç tanımından çıkartılmıştı. Faşizmin etkisiyle kaleme alınan
283. madde, bilahare 11.11.1947 tarihinde yeniden değiştirilerek suç tanımında
tekrar cebir unsuruna yer verilmiştir.
Maddede maddi unsur olarak 'teşebbüs
edenler' ibaresi kullanılmış olduğundan, Anayasa'nın öngördüğü düzeni ortadan
kaldırmaya veya bu düzen üzerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin
fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesi cezalandırma için yeterlidir.
Suç, hem idare edenler hem de idare edilenler tarafından işlenebileceğinden
teşebbüste aranılacak elverişliliğin, suçun işleniş biçimi ve özellikle suçun
bir tehlike suçu olduğu dikkate alınarak, kullanılan cebir veya tehdidin netice
elde etmeye elverişli olup olmadığının hâkim tarafından takdir edilmesi
gerekir.
...
b) Suçla Korunan Hukuki Değer:
Bu suçla korunan hukuki değer, millet
iradesine dayanan demokratik rejimdir [...]. Bu husus, madde gerekçesinde de siyasal iktidarın
kuruluşu ve işleyişine egemen olan ilkeleri belirleyen kurallar bütünü olarak
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzen ve bu düzene egemen olan
ilkeler olarak belirtilmiştir.
c) Suçun Maddi Unsurları:
aa) Suçun konusu:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın
öngördüğü düzen ve devletin siyasi biçimini ve kuruluşunun dayandığı ideolojik
esasları ifade eden temel ilkelerdir.
bb) Fiil:
Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen
yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye
elverişli vasıtalarla teşebbüs etmektir.
Bu suçun bu amaçla kurulmuş bir örgüt
faaliyeti kapsamında işlenmesi, korunan amaçlara matuf fiillerin
elverişliliğinin değerlendirilmesi bakımından önem taşımakta ise de bu hususun
Türk Ceza Kanunu'nun 309. maddesinde düzenlenen suçun unsuru olmadığı kabul
edilmektedir...
TCK'nın 309. maddesinde yer alan
amaçları gerçekleştirmeye yönelik araç suç, bu amaçları gerçekleştirmeye
elverişli olmak kaydıyla icrai ya da ihmali hareketle işlenebilir ... Ancak, ihmali fiillerle bu suçun
işlenebilmesi, sanığın gerçekleştirilmekte olan icraî fiiller yönünden görevi
gereği önleme yükümlülüğünün mevcudiyedine, başka bir deyişle garantör
sıfatının bulunmasına bağlıdır.
Demokratik yöntemlere uygun seçim
sistemini ve özgürlükler rejimini hukuk dışı yöntemlerle değiştirmeye yönelik
her türlü cebrî fiilin bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir.
Cebir ve şiddet kullanılarak elverişli
bir ya da eş zamanlı bir çok hareketle Anayasa'nın öngördüğü düzeni, doğrudan
doğruya, tanımlanan biçimde değiştirmeye yönelik bir fiilin icrasına başlandığı
anda suç işlenmiş, yani suç yolu tüketilmiş olmaktadır.
...
Belirli bir plan içerisinde uygulamaya
konulan, sistemli ve örgütlü bir bağlantı içinde organik bütünlük arz eden
eylemler tehlike suçunun oluşması için yeterlidir (Yargıtay Ceza Genel
Kurulunun 23.11.1999 tarihli ve 9-274/284 sayılı kararı).
Suç, bir teşebbüs suçu ise de gerek
yargısal kararlarda gerekse doktrinde duraksamasız biçimde kabul edildiği üzere
fiilin, hazırlık hareketlerinden çıkıp icra aşamasına ulaşması gerekir. Korunan
değerlere matuf tehlike oluşturmaya elverişli eylemlerin bu fiil kapsamında
değerlendirilmesi nedeniyle suçun bir somut tehlike suçu olduğunun kabulü
gerekir.
cc) Tipik eylemin amaç suç yönünden
elverişlilik sorunu:
İşlenen araç suçun vahim eylem kabul
edilmesi ve failin ayrıca amaç suç olan TCK'nın 309. maddesinden de
cezalandırılabilmesi için eylemin bireysel bir amaçla/saikle değil, yasa
maddesinde belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir örgütün
faaliyeti kapsamında ika edilmiş olması gerekmektedir.
Cezalandırılan hareket, Anayasal düzeni
tehlikeye koyan icra hareketleridir. Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde
de Devletin birliği ve bütünlüğü ile Anayasal düzenine karşı gerçekleştirilen
fiiller, bu amaçla kurulmuş terör örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde
işlenmektedir. Bu tür terör örgütlerinin araç fiil olarak ifade edilen ve
maddede belirtilen amaçlara yönelmiş olan adi suç niteliğindeki kasten öldürme,
kasten yaralama, yağma, mala zarar verme gibi fiilleri işlemelerindeki gaye;
kamu düzenini bozmak, kamu otoritesini zayıflatmak, toplumda kargaşa yaratmak,
toplumun şiddet yoluyla siyasallaşmasının ve kutuplaşmasının yolunu açmak ve
toplumun karşı koyma gücünü felce uğratmaktır. Fail için işlenen araç suçla
ortaya çıkan somut zarar neticesi değil (yakın netice), bu fiilin toplum
üzerinde meydana getirdiği etki (uzak netice) önem arz etmektedir. Fail,
işlediği araç fiillerle devlet otoritesinin ülkede yaşayan halkın güvenliğini
koruma görevini gerçekleştiremeyerek zayıfladığı ve işlerliğini yitirdiği
imajını yaratmaya çalışmak suretiyle devlete olan güveni sarsmayı amaçlar.
Ülkede yaşanan kaos ortamıyla toplumda ortaya çıkan korku ve endişe,
yöneticilerde ve halkta istenileni vererek kaos ortamını bitirme iradesini
doğurur, yöneticileri belli kararları almaya ya da politikalarını değiştirmeye
zorlar ve bu da idari, siyasi, ekonomik ve toplumsal sistem değişikliklerini
sonuçlar. Bu suretle de fail, esas gayesi olan Devletin birliğini ve bütünlüğünü
bozma ya da Anayasal düzenini değiştirme amacına ulaşmaya çalışır...
Söz konusu düzenlemeyle esas itibariyle
cezalandırılmak istenen, amaçların gerçekleştirilmesine yönelik araç fiil ile
ortaya çıkan yakın netice değil, araç fiilin işlenmesiyle suçun konusunun
zarara uğraması tehlikesidir. Kanun koyucunun düzenlemenin ikinci fıkrasında
amaca yönelik araç fiillerin ayrıca cezalandırılacağını kabul etmesi de bu
hususu desteklemektedir. Anılan düzenlemenin içeriği dikkate alındığında araç
fiilin işlenmesine yönelik icra hareketinin, hem zarar ya da tehlike suçu
niteliğindeki araç fiilin (TCK'nın 309. maddesinin 2. fıkrası) hem de tehlike
suçu niteliğindeki amaç suçun (TCK'nın 309. maddesinin 1. fıkrası) fiil
unsurunu teşkil ettiği görülmektedir [...].
Kanuni tanımda yer alan araç fiilin, suç
olması gerektiğinde kuşku yoktur. Müstakar uygulamaya göre araç suç, zarar ya
da tehlike suçu (Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 26.06.2012 tarihli ve
2012/2855-8069 sayılı kararı; 15.01.2014 tarihli ve 2013/12441-2014/614 sayılı
kararı; 30.03.2010 tarihli ve 2009/8654-2010/3632 sayılı kararı; 09.06.2011
tarihli ve 2011/4202-2011/3296 sayılı kararı) olabilir. Ancak, suç teşkil eden
her fiilin de amaç suçu oluşturmak için yeterli/elverişli olmadığı açıktır.
Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı her olayın özelliğine göre; fiilin
niteliği, işleniş biçimi, işlenme zamanı, toplumda meydana getirdiği etki,
ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı, faaliyet alanı, ülke
genelindeki organik bütünlüğü gibi ölçütler değerlendirilerek takdir
edilecektir. Toplumda kaos ve tedirginlik oluşturacak, Devlet otoritesine olan
güveni sarsacak, kamu düzenini ve toplum barışını bozarak Devletin Anayasal
düzeni bakımından somut tehlike meydana getirecek yoğunluk ve ciddiyetteki
eylemlerin amaç suç yönünden elverişli olduğu kabul edilmektedir. Güdülen
amacın gereği olarak bu eylemlerin belli bir kişi ya da kitleye tevcih edilmesi
gerekmez. Amaç tedhiş ortamı oluşturmak olduğuna göre hedefin muayyen veya
gayrı muayyen olmasının da bir önemi yoktur.
Suça teşebbüsün kabulü için aranan
elverişli vasıtalarla cebrî eylemlere başlanıp başlanmadığı araştırılırken ve
vasıtanın elverişliliği takdir edilirken tek tek yapılan eylemlerle amaçlanan
hedefler arasında doğrudan doğruya bağ kurmak yoluna gidilirse 765 sayılı
TCK'nın 146. maddesinin de hiçbir olaya uygulanamayacağı ortaya çıkar. Bu
sebeple gerçekleştirilen eylemlerin ve bu eylemlerde kullanılan vasıtaların
tehlikeyi doğuracak eylemin yapılmasına elverişli olup olmadığının takdiri
yeterli kabul edilmiştir (Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun 25.03.1983 tarihli
ve 70-73 sayılı kararı).
dd) Tipik eyleminin hazırlık hareketi
aşamasında kalıp kalmadığı sorunu:
Elverişli/vahim eylemin diğer tabirle
araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına geçmesi, en
azından teşebbüs boyutuna ulaşması yani amaçlanan sonucu doğurabilecek icra
hareketi olarak belirginleşmesi gerekir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun
09.02.2010 tarihli ve 2009/9-103 E-2010/22 K. sayılı kararı). Suç yolunda
gerçekleştirilen hazırlık hareketlerinin tamamlanmış suç kabul edilip
cezalandırılmadığı hâllerde eylemin hangi şartlarda icra hareketi sayılacağı
sorunu ile karşılaşılır. Sorunun çözümü bağlamında ortaya konan ve TCK'nın 35.
maddesinin gerekçesinde; 'Eğer failin kastının şüpheye yer bırakmayacak biçimde
ortaya çıkmasıyla icranın başlayacağı yolundaki sübjektif ölçüt kabul edilirse,
kişinin düşüncesi ve yaşam tarzı dolayısıyla cezalandırılmasına varabilecek bir
uygulamaya yol açılacaktır. Çünkü hazırlık hareketleri aşamasında da kastın
varlığının şüpheye yer vermeyecek biçimde tespit edilebilmesi mümkün olup,
böyle bir ölçüt hazırlık–icra hareketleri ayrımı konusunu bir kanıtlama sorunu
haline getirmektedir. ... Açıklanan bu nedenlerle, Tasarıdaki 'kastı şüpheye
yer bırakmayacak' ölçütü madde metninden çıkartılmış ve bunun yerine 'doğrudan
doğruya icraya başlama' ölçütü kabul edilmiştir. Böylece işlenmek istenen suç
tipiyle belirli bir yakınlık ve bağlantı içindeki hareketlerin yapılması
durumunda suçun icrasına başlanılmış sayılacaktır.' denilmekle benimsenen ... ve Yargıtay tarafından da
uygulanagelen (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.10.2010 tarihli ve 153-206
sayılı kararı vb.) objektif teori-Frank formülüne göre;
Suçun kanuni tarifinde unsur veya
nitelikli hâl olarak belirtilmiş hareketlerin gerçekleştirilmesi hâlinde icra
hareketlerinin başladığını kabul etmek gerekir. Gerçekleştirilen bir hareketin
icra hareketi teşkil edip etmediğinin belirlenmesinde hareketin harici olarak
değerlendirilmesiyle yetinilmemeli, özellikle bu hareketin suçun konusuyla
yakın bağlantı içerisinde olup olmadığı ve suçun konusu bakımından tehlikeye
sebebiyet verip vermediği de araştırılmalıdır. Bir hareket kısmi olarak tipik
olmasa da mahiyeti itibariyle yapılan değerlendirmeye göre tipik harekete
zorunlu olarak bağlı ise icra hareketi sayılmalıdır...
...
ff) Sanığın eylemi/araç suç ile amaç suç
arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı sorunu:
...
İlliyet bağının, örgütlü suçlar/terör
örgütleri bağlamında değerlendirilmesine gelince; her hâlde suçun oluşması
için, failin amaca yönelik işlediği vahim eylem/elverişli araç suç ile suçun
konusu üzerinde meydana gelen somut tehlike arasında illiyet bağının bulunması
gerekir.
Kanun koyucu, TCK'nın 20/1. maddesinde
yer alan cezaların şahsiliği ilkesini de gözeterek, örgüt mensuplarının
örgütteki konumu ve fiilinin niteliğine göre ayrı ayrı suç tanımlamaları yapmak
suretiyle ceza adaleti bakımından dengeli bir sorumluluk rejimi belirlemiştir.
Terör örgütlerinin her kademesindeki
mensuplarının, hatta yardım edenlerinin bile, örgütün devletin birliği ve ülke
bütünlüğünü bozmak ya da Anayasal düzenini ortadan kaldırmak şeklindeki nihai
amacını bildiklerinde şüphe olmadığı hâlde, örgüte yardım eden, örgütün
hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen, örgütün
üyesi, yöneticisi veya kurucusu olanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın her
eylemin amaç suç olan TCK'nın 302 ve 309. maddelerinde düzenlenen suçlardan
cezalandırılması gerekeceği gibi bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Yüksek
Yargıtayın yerleşik uygulamaları da bu yöndedir.
gg) Tipik eylemde cebrilik sorunu:
Tipik eylem, cebir ve şiddet kullanarak,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu
düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını
önlemeye elverişli vasıtalarla teşebbüs etmektir. Görüldüğü üzere, cebir ve
şiddet bu suçun unsurunu oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasal düzenin
değiştirilmesine yönelik teşebbüsün ancak cebir ve şiddet kullanılarak yani
bireylerin iradeleri zorlanmak suretiyle ifsat edilerek gerçekleştirilmesi
gerekir. Kanunun aradığı cebrilikten maksadın fiziki/maddi cebir olduğu
açıktır.
...
Amaç suç yönünden elverişli/vahim olduğu
takdirde silahlı bir örgütün veya silahlı kuvvetlere mensup unsurların Türkiye
Büyük Millet Meclisini, Cumhurbaşkanlığını ya da benzer kurumları kuşatması
hâlinde silah kullansın ya da kullanmasın fiziki cebrin mevcudiyetinde tereddüt
edilemez. Harpte ülkeyi korumak veya gereğinde siyasi iktidarın inisiyatifiyle
kamu düzenini sağlamak amacıyla verilen devlete ait silah, tank ve uçağın
kanuna aykırı bir şekilde, Anayasal düzeni yıkmak amacıyla kullanılması hâlinde
tipik eylem gerçekleşmiş olacaktır.
Müsnet suçun, devlete ait kamu gücünün
kullanılarak işlenmesi olarak ifade edilen manevi cebir'le işlenip
işlenemeyeceğine gelince; ...
kanun metninde açıkça cebir ve şiddet unsuruna yer verilmiş, cebrin de
fiziki/maddi cebir olduğu gerekçede açıklığa kavuşturulmuştur.
...
d) Fail ve Mağdur:
Bu suçun faili, yöneten/yönetilen herkes
olabilir. Suçun mağduru ise demokratik toplumu oluşturan her bir ferttir. Bu
suçun işlenmesi için önceden oluşturulmuş bir çete veya örgütün varlığı zorunlu
değildir. Maddede 'teşebbüs edenler' denilmiş olduğundan, suçun işlenmesi
bakımından şahıs itibariyle ayırım yapılmadığı, korunan değeri zorla ihlal eden
bir kimsenin konumuna bakılmaksızın bu suçun faili olabileceği görülmektedir
(Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07.07.1998 tarihli ve 9-187/272 sayılı kararı).
Bu suçun, bu amaçla kurulmuş örgütün
faaliyeti çerçevesinde örgütün kurucusu, yöneticisi, üyesi ve üyesi olmamakla
birlikte örgüt adına suç işleyen bir kişi tarafından da işlenmesi mümkündür
(Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 07.11.2014 tarihli ve 5688-11080 sayılı kararı).
TCK'nın 220/5. maddesinde yer alan düzenleme nedeniyle örgüt yöneticisinin bu
suçun faili olması bakımından elverişli fiilleri bizzat işlemesi zorunlu
değildir.
e) Suçun Manevi Unsuru:
Suç, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın
öngördüğü düzeni ortadan kaldırmak, bu düzen yerine başka bir düzen getirmek
veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemek amacına matuf doğrudan genel kast
ile işlenebilen bir suçtur.
f) Suça teşebbüs sorunu:
Bu suç, düzenleniş itibarıyla teşebbüs
suçu olduğundan niteliği gereği teşebbüs mümkün değildir.
g) İçtima sorunu:
Araç fiilin işlenmesine yönelik icra
hareketi, hem araç suçun hem de tehlike suçu niteliğindeki amaç suçun icra
hareketini oluşturduğundan sanık hukuki anlamda tek bir fiil ile kanunun birden
fazla hükmünü ihlal etmekle TCK'nın 44. maddesinin uygulanması gerekmekte ise
de aynı Kanun'un 309/2. maddesindeki düzenleme, fikri içtima kurumunun
uygulanmasının önlenmesine getirilen bir düzenleme olduğundan araç ve amaç
suçlar yönünden her olayda kural olarak gerçek içtima hükümleri uygulanacaktır.
...
h) Anayasayı ihlal, Hükûmete karşı suç
ve TBMM'ye karşı suçlar yönünden iştirak sorunu:
Suç tanımında belirtilen amaçları
gerçekleştirmeye yönelik bir fiil işlenmesi hususunda iştirak iradeleri bulunan
sanıklar hakkında TCK'nın 309. maddesinde düzenlenen Anayasayı ihlal suçu
yönünden iştirakin her şeklinin uygulanması mümkündür...
Yargıtayın istikrar kazanmış
uygulamalarına göre ise (Ceza Genel Kurulunun 10.12.1990 tarihli ve 9-301/329
sayılı kararı; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24.03.2011 tarihli ve 869-187;
15.07.2009 tarihli ve 2008/21722, 2009/8587, 1999/1673, 2000/345 sayılı
kararları) elverişli nitelikteki belirli bir araç, fiilin işlenişine katkı
sunmakla birlikte sunduğu katkı tek başına vahamet arz etmiyorsa ve fail,
fiilin işlenişi üzerinde müşterek hakimiyet kurmamışsa niceliği ve niteliği
itibariyle bu gibi suçlarda feri iştirak hükümlerinin uygulanması mümkün
olmadığından, failin sorumluluğunun TCK'nın 309. maddesine yardım etmek olarak
değil ve fakat konumu, eylemin niteliği ve delil durumu itibariyle TCK'nın
314/2 ya da 220/6 veya 220/7 maddesi delaletiyle 314/2 veya 315. maddeleri
kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Mensup olduğu örgütle kurduğu bağ
nedeniyle örgütsel faaliyet kapsamında işlenen Anayasayı ihlal suçuna ilişkin
planlama, hazırlık ve icra organizasyonundan haberdar olmak suretiyle darbeye
teşebbüs suçunu sevk ve idare edenler tarafından verilen emirleri/görevleri
kabullenerek ülke çapındaki icra hareketleriyle illi bir değer taşıyan icra
hareketlerini gerçekleştirenlerin ya da görev paylaşımı bağlamında henüz sırası
gelmemiş icra hareketleri için gerekli hazırlıkları yapanların bu suç yönünden
müşterek fail olarak sorumlu tutulmaları gerekmektedir...
TCK'nın 220/5. maddesi gerekçesi ile
birlikte değerlendirildiğinde, yönettiği örgütün gücünden yararlanarak talimat
alanın iradesi üzerinde hakimiyet kuran yöneticinin, serbest iradesiyle hareket
etmeyen ve bir suç örgütü mensubu olarak suç işleme kararının varlığının
kabulünde zorunluluk bulunan fail arasında azmettiren/azmettirilen ilişkisinden
bahsetme imkanı da bulunmamaktadır. Kanunun kabul ettiği sistemde, yöneticinin
örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolaylı fail olarak sorumlu tutulduğu
görülmektedir.
Müşterek faillik ile TCK'nın 39/2-c
maddesinde düzenlenen suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi
yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak şeklinde ortaya çıkan şerikliğin,
her olayın özelliğine göre suçun işlenişine bulunulan katkının arz ettiği önem
ve zaruret göz önünde bulundurularak hâkim tarafından ayırt edileceği kabul
edilmektedir. Müşterek faillikte/fiil hakimiyetinde, fiilin icrası veya akim
kalması müşterek faillerden her birisinin elinde bulunmaktadır. Yardım eden
şerik, suçun icrasını failin inisiyatifine havale etmektedir...
TCK'nın 309. maddesinde düzenlenen suça
iştirakten bahsedebilmek için sadece araç fiil/suç bakımından değil, ayrıca
amaç suç bakımından da iştirak iradesinin varlığı aranmalıdır.
Bir kişinin maddede belirtilen amaçlara
yönelik bir örgütün kurucusu ya da üyesi olması, tek başına TCK'nın 309.
maddesindeki suça iştirak ettiği anlamına gelmez... Bu fiiller, TCK'nın 314.
maddesinde bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu sıfatları haiz kişilerin
TCK'nın 309. maddesindeki suça iştirakten sorumlu tutulabilmeleri için örgütün
faaliyeti çerçevesinde işlenen ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli
nitelikteki belirli bir araç fiil bakımından hem iştirak iradelerini ortaya
koymaları hem de maddi veya manevi nitelikte nedensel bir katkıda bulunmaları
gerekmektedir. Bu kişilerin maddede sayılan amaçları gerçekleştirmek için salt
bir örgütün çatısı altında bir araya gelmeleri, örgütün faaliyeti çerçevesinde
işlenen araç suçlara da iştirak etmiş sayılmaları anlamına gelmeyecektir...
Suça iştirakten söz edebilmek için amaca
yönelik bir fiil işleme hususunda iştirak iradelerini ortaya koyan kişilerin
hepsinin bu amaçla kurulmuş bir örgütün üyesi olması da gerekmez.
Fiilin işleneceği konusundaki bilginin
iştirak bakımından önemi yoktur. 1960 darbesi sonrasında 20-21 Mayıs olayları
ile ilgili yapılan yargılamalarda Mamak 1 No.lu Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri
Mahkemesinin 963/1 sayılı 05.09.1963 tarihli kararı ile faillerin bir kısmı,
ihtilal müteşebbislerinin bu konudaki hareketlerini bilmesi ve hazırlık
hareketlerine katılması nedeniyle sorumlu tutulmuşlardır. Diğer bir deyişle
failin, fiilin ika edileceği konusundaki bilgisi, iştirak iradesinin
mevcudiyetinin ve fiile iştirak ettiğinin delili sayılmıştır. Bu karar temyiz
edilmekle Askerî Yargıtay Dava Daireleri Kurulunun 15.01.1964 tarihli ve
1963/2548 Esas-1964/1 Karar sayılı kararı ile 'icra hareketi ile iştirak
mefhumunun birbirine karıştırıldığı' gerekçesi ile bozulmuştur. Doktrinde de aynı
görüş savunulmuştur. Failin fiil hakkındaki bilgisi iştirak iradesini sağlamaya
yeterli değildir. Olsa olsa bildiğini ihbar etmemekten doğan sorumluluk veya
hazırlık hareketlerine katılma nedeniyle mülga 765 sayılı TCK'nın 168 ve 171.
maddelerindeki (5237 sayılı TCK'nın 314 ve 316. maddelerindeki) suçlar tahakkuk
edebilir...
TCK'nın 309. maddesinde düzenlenen suç,
bir somut tehlike suçu olduğundan suçun oluşması için ayrıca bir neticenin
gerçekleşmesi aranmamaktadır. Bu itibarla sanığın amaca matuf eylemi ve/veya
işlediği elverişli araç suç ile suçun konusu üzerinde meydana gelen somut
tehlike arasında illiyet bağının bulunması gerekli ve yeterlidir. Suça
teşebbüsün kabulü için aranan elverişli vasıtalarla cebri eylemlere başlanıp
başlanmadığı araştırılırken ve vasıtanın elverişliliği takdir edilirken tek tek
yapılan eylemler ile amaçlanan hedefler arasında doğrudan doğruya bağ kurmak
yoluna gidilemez. Ancak her hâlükarda ülke genelinde gerçekleştirilmek istenen
amaca matuf cebri/icrai fiilin, sanığın bulunduğu mahalde/sorumluluk sahasında
da doğrudan doğruya ya da araç suçlar yönünden icrasına başlanması aranmalıdır.
Sanığın bu icrai fiile yine icrai bir hareketle katılması mümkün olduğu gibi
garantörlük yükümlülüğünü ihmal etmek suretiyle de iştirak edebileceği
görülmektedir.
15.07.2016 tarihindeki somut darbe
teşebbüsü, TCK'nın 309. maddesinde sayılan amaçlara matuf zarar tehlikesi
doğuran vahim eylemler vasfını aşarak Anayasal düzeni doğrudan ortadan kaldırma
neticesine yönelmiş, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğünden ve
etkinliğinden istifade edilerek planlanıp uygulanmış, neticesi ve başarısı eş
zamanlı ve senkronize hareketlere bağlı hukuki anlamda tek bir fiil olarak
ortaya çıkmıştır. Bu nedenle örgütsel koordinasyon veya iştirak iradesi gereğince
ve iş bölümü doğrultusunda bulundukları mahal ve konumlarına uygun, amaca
hizmet eden ve katkı sunan icrai harekette bulunanların, icra aşamasına geçerek
amaç suç yönünden somutlaştığında ve elverişliliğinde tartışma bulunmayan bu
fiil üzerinde müşterek hâkimiyet kurdukları gözetilerek TCK'nın 37. maddesi
kapsamında doğrudan fail olduklarının kabulünde zorunluluk vardır.
Doğrudan kanuni tanımda öngörülen cebir
ve şiddet içeren icrai hareket niteliğinde olmayan, somut zarar tehlikesinin
gerçekleşmesini sağlayacak biçimde -faillerle birlikte- fiil üzerinde müşterek
hâkimiyet kurmalarını temin edecek fonksiyonel bir mahiyet taşımayan, suç
organizasyonu içinde bir iş bölümünün gereği olarak görevlendirilmeleri
nedeniyle ika edildiği kanıtlanamayan ancak suçun icrasına başlanmasından sonra
katılma iradesini açıkça ortaya koyan, zaman, nitelik ve yakın zarar
tehlikesine yaptığı katkı itibariyle bütün olarak darbenin icrasını
kolaylaştırmaya yönelen hareketleri gerçekleştirenlerin eylemlerinin ise TCK'nın
309/1 ve 39/2-c maddeleri kapsamında Anayasayı ihlal suçuna yardım etme suçunu
oluşturacağı gözetilerek hukuki durumlarının buna göre takdir ve tayin edilmesi
gerekmektedir.
ı) 15 Temmuz 2016 Tarihindeki Darbe
Teşebbüsünün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü İle İlişkisi:
Anayasa Mahkemesinin 30.06.2017 tarihli
ve 30110 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 20.06.2017 tarihli
ve 2016/22169 başvuru numaralı kararında ayrıntılı olarak yapılan tespitler,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı,
E.2017/26 sayılı ve 2006/103583 soruşturma sayılı iddianamelerindeki
belirlemelere göre; Yurtta Sulh Konseyi üyesi olan, Sıkıyönetim komutanı olarak
görevlendirilen, Sıkıyönetim mahkemeleri'ne ve kritik önemdeki askerî ve sivil
makamlara ataması planlanan kişilerin büyük bölümünün FETÖ/PDY Silahlı Terör
Örgütü mensubu olduğunun, bu görevlendirmelerin yapılmasında örgüt içindeki
hiyerarşinin dikkate alındığının ve haklarında örgüte üye olma suçundan işlem
yapılan bazı emniyet mensupları ile mülki idare yetkililerinin darbe girişimi
sonrasında ilan edilecek sıkıyönetim döneminde atanacakları resmî devlet
kuruluşlarına gittiklerinin saptandığına dair bulgular, tanık olarak dinlenen
Genelkurmay Başkanı ile İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca dinlenen gizli
tanıklar (Şapka ve Kuzgun)'ın anlatımları, şüpheli olarak dinlenen Deniz Piyade
Tugay Komutanı Tuğamiral H. İ. Y., Genelkurmay Başkanı'nın emir subayı olan
Yarbay L. T., Jandarma Genel Komutanlığında görev yapmakta olan Binbaşı H. H.,
Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığında görev yapmakta olan Yarbay F. E.,
Yüzbaşı F. T. Ç., Müşterek İstihbarat Koordinasyon Merkezi Başkanlığında görev
yapan Jandarma Yarbay A. K., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef Analiz
Yönetim Başkanı Tuğgeneral G. Ş. S., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef
Üretim Analiz Merkezinde görev yapmakta olan Yüzbaşı A. P., Kara Kuvvetleri
Tayin Daire Başkanlığında astsubay olarak görev yapmakta olan T. F. D., TSK'da
pilot olarak görev yapan Yarbay İ. A., Akıncı 4. Ana Jet Üssü Komutanlığında
pilot olarak görev yapan Teğmen M. M. gibi çok sayıda şüphelinin itiraf içeren
beyanları, açık kaynak bilgileri, 15 Temmuz darbe kalkışması ile ilgili verilen
mahkeme kararları, derdest bulunan dava dosyaları ve yürütülen soruşturmalar
ile resmî kurumların tespitleri değerlendirildiğinde; 15 Temmuz 2016
tarihindeki darbe teşebbüsünün, daha önce de bir çok kez yaşandığı üzere
uluslararası güç odaklarının da desteğiyle, esas itibariyle Türk Silahlı
Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarınca
gerçekleştirildiği, kalkışmaya başka unsurların da katılmış olma ihtimalinin
darbe teşebbüsünün bu karakterini değiştirmeyeceği değerlendirilmiştir
(Yargıtay 16. CD'nin 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443-4758 sayılı kararı).
..."
35. Danıştay Beşinci Dairesinin 26/12/2023 tarihli ve
E.2023/15149, K.2023/20267 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"…davacı hakkında yürütülen ceza
yargılaması neticesinde, Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 15/08/2018 tarih ve
E:2017/[2...],
K:2018/[1...] sayılı kararında yer alan; '...Sakarya 1. Motorlu Tugay
Komutanlığı Çark Kışlası ve 1. Motorlu Tugay Komutanlığına bağlı birliklerde
görev yapan ve cezalandırılması talep edilen aşağıda isimleri yazılı sanıkların
Sakarya 1. Motorlu Tugay Komutanlığına bağlı kışlalar da görev yapan rütbeli
personel oldukları, olay tarihi olan 15/07/2016 günü saat 19:30 sıralarında
tugay çark kışlada nöbetçi subay olan sanık M.Ç.'nın darbeye teşebbüs eyleminin
yöneticilerinden olan sanık U.Ç.'un emir ve talimatları doğrultusunda çark
kışlada görevli ve tugaya bağlı kışlalarda da görevli olan sanıkları alarm
verildiğinden bahisle kışlaya çağırdığı, bağlı birlikler de bulunan sanıklara
da birliklerine intikal etme hususunda emir ve talimat gönderildiği, sanıkların
çark kışlada toplandıklarında tugay komutan vekili olan sanık U.Ç. tarafından
sıkı yönetim ilan edilip yönetime el koyulduğunu sözde darbe bildirisini
sanıklara okuduktan sonra yine sanık U.Ç.'un emir ve talimatları doğrultusunda
sanıkların valiliği kuşatmak üzere valiliğe gönderdiği, sanıkların fikir ve
eylem birliği içerisinde hareket ederek harp silahlarıyla ve 6136 sayılı yasa
kapsamında kalan silahlarla birlikte sanık A.Ü.'in emir komutasında valilik
kampüsüne hareket ettikleri, valilik kampüsüne geldiklerinde valilik etrafında
bulunan tüm kavşakları tuttukları, araç ve vatandaş girişine engel oldukları,
sonrasında valilik kampüsü içerisine girdikleri, kampüs içerisinde bulunan
polis noktalarında görev yapan polis memurları, valilik binası girişinde,
adliye girişinde görevli polis memurlarını, kampüs içerisinde bulunan yenikent
polis karakolunda görev yapan polis memurlarını etkisiz hale getirip
hürriyetinden yoksun kıldıkları, valilik binasının kapı ve pencerelerini
kırarak zor kullanarak valilik binasına girmek suretiyle iş yeri
dokunulmazlığını ihlal ettikleri, içeri girdiklerinde duvarlara ateş etmek
suretiyle ve valilik giriş kapı ve pencerelerini zorla kırmak suretiyle kamu
malına zarar verdikleri, vatandaşlar tarafından darbeye teşebbüs eylemi[nin]
öğrenilmesi üzerine valiliğe gelen vatandaşlara silah doğrultup hedef
gözetip ateş etmek suretiyle oniki müşteki/mağduru basit tıbbi müdahale ile
giderilmeyecek nitelikte yaralamak suretiyle öldürmeye teşebbüs ettikleri, [7622]
/ 1121 mağdur/müştekiyi ise basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek şekilde
darp etmek suretiyle kasten yaraladıkları, sanıkların valilik binasına gelen ve
kendilerine direnen vatandaşlara karşı zor kullandıkları, havaya rastgele ateş
etmek suretiyle genel güvenliği kasten tehlikeye soktukları, sanıkların harp
silahlarını ve piyade tüfeklerini amaç dışı ve görev dışında kullanmak
suretiyle 6136 sayılı yasa ile 1632 sayılı askeri ceza kanununa muhalefet
ettikleri sanıkların bu şekilde araç suçla[rı] işlemek suretiyle fikir ve
eylem birliği içerisinde hareket ederek cebir ve şiddet kullanarak Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen
yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye
teşebbüs ederek anayasay[ı] ihlal suçunu işledikleri sanık savunmaları,
mağdur/müşteki beyanları, tanık beyanları, kamera görüntüleri, cd incelemeleri,
tutanaklar ve tüm dosya kapsamıyla sanıklar M.Ç., A.B. ..., [İ.C.], T.Ç,
...ın müsnet suçları işledikleri anlaşılmakla, ...' tespitleri, bakılmakta olan
dava dosyasında yer alan diğer tespitler ile birlikte değerlendirildiğinde,
davacının, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisak ve irtibatının bulunduğu
sonucuna varılmıştır.
Temyize konu Bölge İdare Mahkemesi
kararı ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek
bir sebep bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın yukarıda
belirtilen gerekçenin eklenmesi suretiyle ONANMASINA..."
36. Danıştay Beşinci Dairesinin 30/5/2023 tarihli ve
E.2019/1897, K.2023/7102 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"…davacı hakkında yürütülen ceza
yargılaması neticesinde verilen İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/08/2018
tarih ve E:2017/[1...],
K:2018/[1...] sayılı kararında yer alan;
'...Olay tarihinde Harp Akademileri
Komutanlığı Hava Harp Akademisinde yüzbaşı rütbesi ile öğrenci subay olduğu,
sanığın 15 Temmuz 2016 günü saat 23.00 sıralarında sanıklardan Y.G.'in arayarak
çağırma planının uygulandığını söylemesi üzerine Hava Harp Akademisi binasına gittiği,
burada sanığın Darbe girişimi esnasında Hava Harp Akademisi[nde] Komutanlığı binasında meydana
gelen; darbe karşıtı olduğu bilinen Hava Harp Akademisi öğrenci subaylarından
müştekiler C.O. ile H.B.’ın Darbe girişimine katılanlarca akademi amfilerinde
rehin alınıp silah, telefonlarına el konulması, kemer ve bağcıkları
çıkartılarak başlarına silahlı öğrenci subayların nöbet tutmak sureti ile Hava
Harp Akademileri amfilerinde zorla alıkonulması eyleminde saat: 01.13’te sanık
H.H. ile birlikte müşteki C.O.'u tuvalete götürdüğü, yine sanığın bina
içerisinde bulunduğu sırada Darbe girişimi esnasında, Hava Harp Akademisi
Binasının etrafı güvenlik timi tarafından sarıldığında kamera görüntülerinden
de anlaşılacağı üzere elinde silahla giriş katına inerek güvenlik timine karşı
binayı savunduğu, dosyanın ek klasörlerinde yer alan 28/07/2016 tarihli BİMER
ihbarında bulunan İ.O.'un BİMER dilekçesinde Fen Liselerine Sakarya Karasu da
cemaate ait bir yurtta ücretsiz olarak hazırlandığını, bu süre içerisinde bazı arkadaşlarının
askeriyeye sokulduğunu, tanıdığı iki arkadaşından biri olan sanık [H.İ.T].nin
askeriyeye yerleştirildiğini, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 29 Eylül 2017
tarihli soruşturma no 2017/149438, karar no 2017/13753 sayılı yetkisizlik
kararı ile bildirildiği anlaşılmakla sanığın darbeci kanadın emrine girerek
sözde sıkıyönetim direktifi çerçevesinde hareket ettiği, Fetö/pdy terör örgütü
tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminde aktif rol aldığı,
güvenlik timine karşı elinde silah ile bina girişine inerek binayı savunması ve
müştekilerin zorla tutulduğu amfi kapısında nöbet tutması nedeniyle Anayasayı
ihlal iradesini gerçekleştirmeye yönelik fonksiyonel fayda sağlayabilecek
eylemde bulunduğu...' tespitleri, bakılmakta olan dava dosyasında yer alan
diğer tespitler ile birlikte değerlendirildiğinde, davacının FETÖ/PDY silahlı
terör örgütü ile iltisak ve irtibatının bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Temyize konu Bölge İdare Mahkemesi
kararı ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek
bir sebep bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın yukarıda
belirtilen gerekçenin eklenmesi suretiyle ONANMASINA..."
c. Anayasa
Mahkemesinin Norm Denetimi Kararları
37. Anayasa Mahkemesinin 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 6. maddesiyle
18/1/1972 tarihli ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu'nun 7. maddesinin ikinci
fıkrasına eklenen "…ile terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı
bulunanlar…" ibaresinin iptali talebi hakkındaki 14/11/2019 tarihli ve
E.2018/89, K.2019/84 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
14. 1512 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
ikinci fıkrasında noterlik stajına engel mahkûmiyeti olanlar ile terör
örgütüyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların noterliğe kabul
edilemeyecekleri hükme bağlanmakta olup fıkrada yer alan “…terör örgütleriyle
iltisaklı veya irtibatlı bulunanların…” ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.
15. Anayasa ile kurulan hür demokrasi
düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın
şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması ya da şiddet
olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması gerekçesiyle
21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâlin ilanına karar verildiği
gözetildiğinde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların
noterliğe kabul edilemeyeceklerini düzenleyen kuralın olağanüstü hâlin ilanına
neden olan tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik bir düzenleme
olduğu açıktır. Ancak kuralın olağanüstü hâl süresiyle sınırlı olarak
uygulanmaması nedeniyle kurala ilişkin incelemenin Anayasa’nın olağan dönem
kuralları yönünden öngördüğü denetim rejimine göre yapılması gerekir.
...
30. Kuralda terör örgütleriyle irtibatlı
veya iltisaklı bulunan kişilerin noterliğe kabul edilemeyecekleri belirtilmekte
olup kuralda geçen iltisaklı kavramı kavuşan, bitişen, birleşen; irtibatlı
kavramı ise bağlantılı anlamına gelmektedir. Anılan kavramlar genel kavram
niteliğinde olmakla birlikte bunların belirsiz ve öngörülemez nitelikte olduğu
söylenemez. Bu kavramların hukuki niteliği ve objektif anlamı yargı
içtihatlarıyla belirlenebilecek durumdadır.
31. Diğer yandan anılan kavramların,
içinde bulunulan döneme göre farklı yorumlanabilmesi de mümkündür. Bu bağlamda
olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit ve tehlikeler gözetilerek olağanüstü
hâl döneminde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunulup
bulunulmadığının tespiti bakımından terör örgütleriyle üyeler arasındaki bağın
varlığı konusunda yapılacak değerlendirme ile olağan dönemde yapılacak
değerlendirmenin farklı olabileceğinin kabul edilmesi gerekir.
32. Olağan dönemde anılan bağın
varlığına yönelik olarak yapılacak değerlendirmenin somut olgulara dayalı bir
temele sahip bulunması esasının benimsenmesi, kanunların Anayasa’ya uygun
olarak yorumlanması gereğinin doğal bir sonucudur. Buna göre kural uyarınca
ancak noterlik mesleğine alınmamasını haklı kılacak nitelikte olgusal temele
sahip olan bağlantıların iltisak ve irtibat olarak değerlendirilmesi gerektiği
açıktır. Kuşkusuz bu değerlendirme, her hâlükârda cezai sorumluluğun bulunup
bulunmadığından bağımsız olarak sadece kişinin noterlik görevine alınmasının
uygun olup olmadığı yönünde yapılacak bir incelemeden ibaret olacaktır. Bu
kapsamdaki değerlendirme ise noterliğe atama konusunda yetkili olan Bakanlık
tarafından yapılacak olup söz konusu değerlendirme sırasında Bakanlık,
kendisine yapılan bildirimlerle bağlı olmaksızın her türlü olay, olgu, bilgi ve
bulguyu serbestçe gözetecektir.
33. Bunun yanı sıra kuralda öngörülen
terör örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olma durumu farklı şekillerde
ortaya çıkabileceğinden bunların kanun koyucu tarafından önceden belirlenmesi
ve kanunda tek tek sayılması zorunluluğundan da söz edilemez. Zira kanunların
genel ve soyut olması; somut olayın özelliğine göre değişebilecek tüm çözümleri
kuralın bünyesinde barındırma, bir başka ifadeyle kuralın amaca uygun sonuca
ulaştıracak herhangi bir çözümü dışlamasını önleme ihtiyacından
kaynaklanmaktadır. Bu itibarla kuralda temel hak ve özgürlüklerin kanunla
sınırlanması gerektiğine ilişkin anayasal ilkeye aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
...
35. Terör örgütleriyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmama koşulunun; farklı saiklerle hareket edilmesinin önüne
geçmek suretiyle noterlerin görevlerini gerçeğe uygun, doğru ve tarafsız
biçimde yerine getirmelerine, noterlik işlemlerine ilişkin güvenilirliğin
sağlanmasına, görev sebebiyle öğrenilen sırların gerektiği gibi muhafaza
edilmesine, görev ve yetkilerin kötüye kullanımının önlenmesine hizmet etmek
suretiyle noterlik hizmetinin sağlıklı biçimde işleyişine katkıda bulunmayı
hedeflediği anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın noterlik hizmetinde hukuki
güvenliğin ve kamu yararının sağlanmasına yönelik amaçlara ulaşma bakımından
elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
36. Diğer taraftan noterlik mesleğinin
gerektirdiği nitelikler kapsamında değerlendirilen anılan koşulla herkes için
eşit bir uygulama öngörülmektedir. Başka bir anlatımla noterlik mesleğine kabul
edilecekler bakımından belli bir gruba yönelik istisnai bir düzenleme
getirilmemektedir.
37. Ayrıca kuralın uygulanmasından
doğacak uyuşmazlıkların yargıya taşınabilmesi mümkündür. Bu kapsamda kural
yargı yoluna başvurma güvencesi bakımından herhangi bir sınırlama
getirmediğinden noterliğe kabul edilmeyen bireylerin kuralın öngördüğü koşulun
gerçekleşmediği, bir başka deyişle herhangi bir terör örgütüyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmadıkları iddiasıyla yargı yoluna başvurmalarında ve yargı
yerlerince haklı bulunmaları hâlinde noterliğe girmelerinde bir engel
bulunmamaktadır. Buna göre Kanun’da kuralın amacı dışında keyfi olarak
kullanılmasını önleyecek yasal güvenceye yer verildiğinden kuralla ulaşılmak
istenen amaca ilişkin kamu yararı ile bireyin kamu hizmetine girme hakkı
arasında bulunması gereken makul dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu
itibarla kamu hizmetine girme hakkını sınırlandıran kuralın orantısız bir
müdahaleye de neden olmadığı, dolayısıyla anılan hakka ölçüsüz bir sınırlama
getirmediği sonucuna ulaşılmıştır.
38. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 13. ve 70. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi
gerekir."
38. Anayasa Mahkemesinin 5/12/2019 tarihli ve 7194 sayılı
Kanun'un 50. maddesiyle 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair
Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul
Edilmesine Dair Kanun'un 37. maddesine eklenen (3) numaralı fıkrada yer alan "…Milli
Güvenlik Kurulunca…" ibaresinin iptali talebi hakkındaki 3/6/2021
tarihli ve E.2020/18, K.2021/38 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
4. 6755 sayılı Kanun’un 37. maddesinin (3)
numaralı fıkrasında terör örgütlerine veya MGK’ca devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği,
mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu nedenle kamu
görevinden çıkarılmış olan kişilerden adli veya idari soruşturma veya
kovuşturması devam edenlerin sosyal güvenlik haklarına ilişkin başvuruları
hakkında 31/10/2019 tarihine kadar karar alan, bu kararları yerine getiren veya
işlem yapmayan kamu görevlilerinin bu karar ve fiilleri nedeniyle hukuki,
idari, mali ve cezai sorumluluğunun olmadığı öngörülmekte olup anılan fıkrada
yer alan '…Milli Güvenlik Kurulunca…' ibaresi dava konusu kuralı
oluşturmaktadır.
...
9. Bu itibarla istişari nitelikte bir
danışma organı olan MGK’nın icrai karar alma yetkisine sahip olmadığı
gözetildiğinde Cumhurbaşkanınca ayrı bir kararla benimsenmemiş MGK kararlarına
hukuki sonuç bağlanamayacağı ve bu kararların kendiliğinden icra edilemeyeceği
açıktır.
...
11. Bununla birlikte dava konusu '…Milli
Güvenlik Kurulunca…' ibaresi, tavsiye niteliğindeki MGK kararına kendiliğinden
hukuki bir sonuç bağlamaktadır. Şüphesiz MGK’nın tavsiye niteliğindeki
kararlarının yürütme organı tarafından dikkate alınması ve hukuk aleminde
hayata geçirilmesi mümkündür. Ancak MGK’nın kararları hakkında başkaca icrai
bir karar alınmadan bu kararlara hukuk âleminde sonuçlar bağlanması Anayasa’nın
açık lafzıyla bağdaşmamaktadır.
12. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 118. maddesine aykırıdır. İptali gerekir."
39. Anayasa Mahkemesinin 6/2/2018 tarihli ve 7086 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "…üyeliği, mensubiyeti
veya…" ibaresinin iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve
E.2018/81, K.2021/45 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
52. Kanun’un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının dava konusu kuralın da yer aldığı birinci cümlesinde, terör
örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar
verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği mensubiyeti veya iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olan Kanun’a ekli (1) sayılı listede yer alan kişilerin kamu
görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılacakları hüküm altına
alınmıştır. Dava konusu kural cümlede yer alan '…üyeliği, mensubiyeti veya…'
ibaresidir.
...
58. Dava konusu kural kapsamında Kanun’a
ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler, terör örgütlerine veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üye veya mensup oldukları gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır.
Söz konusu ibareler, Kanun’a ekli (1) sayılı listede adı geçen ve terör örgütü
üyeliği suçundan ceza soruşturması veya kovuşturmasına maruz kalan ancak
haklarındaki süreç tamamlanıp suçlu olduklarına dair kesin hüküm tesis
edilmeyen kişilerin terör örgütü üyesi veya mensubu olarak nitelendirilmelerine
sebebiyet verebilecek niteliktedir. Bunun yanında kuralda, listede yer alan
kişiler hakkında kesin hükümle sonuçlanan herhangi bir yargısal sürecin
varlığına yönelik açıklama da yapılmamıştır. Dolayısıyla kesinleşmiş mahkûmiyet
hükmü olmadan kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadeler içeren
kural masumiyet karinesini ihlal etmektedir.
59. Açıklanan nedenlerle olağan dönemde
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci ve 38. maddesinin dördüncü fıkralarına
aykırı olarak Anayasa’nın 13. maddesindeki güvencelerin ötesinde sınırlama
getiren kuralın Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
60. Anayasa’nın 15. maddesinde,
olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya
tamamen durdurulması ve bunlar için Anayasa’nın diğer maddelerinde öngörülen
güvencelere aykırı tedbirler alınmasına imkân tanınmakla birlikte bu yetki
sınırsız değildir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu durumlarda dahi kişinin yaşam
hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulması, din, vicdan,
düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı suçlanması
yasaklanmış; suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesine
aykırı işlem yapılamayacağı kabul edilmiştir.
61. Yukarıda açıklandığı üzere dava
konusu kural kapsamında haklarında kesin bir mahkûmiyet kararı verilmediği
halde kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadelerin kullanılması,
olağanüstü hâl şartlarında dahi dokunulması yasaklanan masumiyet karinesine
aykırılık oluşturmaktadır.
62. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 15., 36. ve 38. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir."
40. Anayasa Mahkemesinin 7086 sayılı Kanun'un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin "…ve bu kişiler
görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde
istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler;…"
bölümünün iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81, K.2021/45
sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
151. Kural, Kanun’a ekli (1) sayılı
liste ile kamu görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata
yeniden alınmamalarını ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemelerini,
doğrudan ya da dolaylı olarak görevlendirilmemelerini hükme bağlamaktadır.
...
161. Kamu hizmetine girme hakkı
olağanüstü hâl yönetiminin benimsendiği dönemlerde Anayasa’nın 15. maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, dokunulması yasaklanmış çekirdek haklar arasında
bulunmadığından bu hak yönünden olağanüstü hâllerde Anayasa’daki güvencelere
aykırı tedbirlerin alınması mümkündür. Ayrıca anılan hak, Türkiye’nin taraf
olduğu milletlerarası sözleşmelerde olağanüstü dönemlerde de korunmaya devam
eden güvenceler kapsamında değildir. Kamu hizmetine girme hakkına olağanüstü
dönemde getirilen sınırlamanın Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında durumun
gerektirdiği ölçüde olması gerekir.
162. Kamu hizmeti adı altında yapılan
faaliyetlerin kamu güvenliği ve düzeni ile yakından bir ilişkisi bulunmaktadır.
Kanun koyucunun anılan hususları gözeterek kamu hizmetinde istihdam edilecek
kişilere yönelik birtakım tedbirler almasında, bu konuda gerekli şartları
belirlemesinde takdir yetkisinin bulunduğu açıktır. Bu açıdan kuralda öngörülen
şartın Anayasa’nın 70. maddesi bağlamında görevin gerektirdiği nitelikler
kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.
163. Bu noktada dava konusu kural
yönünden 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ/PDY ve diğer terör
örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olan kamu görevlilerine karşı yürütülen
tasfiye süreci ile özellikle komünizm sonrası Avrupa ülkelerinde uygulanan ve
arındırma olarak adlandırılan kamu görevinden tasfiyeye yönelik uygulamalar
çerçevesinde değerlendirme yapılması gerekir. Avrupa ve Türkiye’deki kamudan
tasfiye süreçleri arasında birtakım benzerlikler olsa da arındırmanın temelinde
yatan nedenler açısından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Avrupa’da farklı
ülkelerde çıkarılan arındırma yasaları, genel olarak demokrasiye geçişten
önceki devlet yapısında anayasa ve kanunlara uygun konumda çalışan kişileri
kamu görevinden uzaklaştırarak kamuya dönüş imkânlarını ortadan kaldırırken dava
konusu kural kapsamında kamuda çalışmalarına yasak getirilen kişiler,
demokratik devlet yapısını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir örgüt ya da
oluşumla bağlantıları olduğu gerekçesiyle söz konusu tedbire maruz
bırakılmışlardır.
164. Bu yönüyle millî güvenlik
bakımından risk oluşturabilecek durumları nedeniyle kamu görevinden çıkarılan
kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmemeleri ve bir daha
kamu hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya dolaylı olarak
görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın millî güvenliğin ve kamu düzeninin
sağlanarak kamu hizmetinin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesi amacına
ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
165. Kural, kişilerin devletin kamu
otoritesiyle bağlantılı olmayan özel sektör alanında istihdam edilme imkânını
ortadan kaldıracak herhangi bir kısıtlama da getirmemektedir. Ayrıca kuralda
öngörülen tedbirin her bir birey yönünden hukuka uygunluğunun denetlenmesi için
ilgili kanunlarda gerekli güvencelere yer verilmiştir. Başka bir ifadeyle
bireyselleştirme yapılmadan uygulanan tedbirin her bir birey yönünden hukuka
uygunluğunun denetlenmesi için Komisyon ve İdare Mahkemesine başvuru imkânı
getirilmek suretiyle etkili idari ve yargısal güvenceler sağlanmıştır. Buna
göre keyfiliğe yol açabilecek uygulamalara karşı Kanun’da gerekli güvencelerin
bulunduğu anlaşılmaktadır.
166. Bu itibarla darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla olağanüstü hâl koşullarında
olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla Kanun’a ekli (1) sayılı listeyle kamu
görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul
edilmemeleri ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya
dolaylı olarak görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın kamu hizmetinin etkin
ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama bakımından kamu hizmetine girme
hakkına durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği
söylenemez.
167. Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa’nın 15., 40., 70., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
talebinin reddi gerekir."
41. Anayasa Mahkemesinin 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81,
K.2021/45 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
65. Kurallarla devlete sadakat bağı ile
hizmet etmesi gerektiği hâlde millî güvenliğe açık ve yakın tehlike oluşturan
terör örgütü veya benzeri yapı ve oluşumlarla iltisaklı veya irtibatlı
oldukları tespit edilen kamu görevlileri hakkında uygulanan kamu görevinden çıkarma
ve memuriyetin alınması tedbirlerinin olağanüstü hâlin ilanına sebep olan
tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu açıktır.
66. Kurallarda öngörülen tedbirler bu
dönemde uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Kuralların, tedbire
muhatap kişilerin statülerinde ileriye yönelik sürekli değişiklikler meydana
getirmesi, olağanüstü hâl süresince uygulanma özelliğini aşan bir niteliğe
sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Kurallar Resmî Gazete’de yayımlanmak
suretiyle defaten uygulanmış ve belli kişiler hakkında hükmünü icra etmiştir.
Kuralların Kanun’a ekli listede sayılan kişilerle sınırlı olarak uygulandığı
dikkate alındığında geleceğe yönelik genel, soyut ve herkesi bağlayıcı bir etki
meydana getirmediği açıktır. Bu yönüyle kurallar olağanüstü hâl dönemini aşan
genel bir düzenleme niteliği taşımamaktadır. Bu itibarla kuralların anayasallık
denetiminde Anayasa’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması rejimini düzenleyen 15. maddesinin dikkate alınması gerekmektedir.
...
74. Dava konusu kuralların öncelikle
düzenlenme amacına değinilmesi gerekir. Anayasa’nın 129. maddesinin birinci
fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık
kalarak faaliyette bulunma yükümlülüklerinin bulunduğu belirtilmiştir. Anılan
hüküm uyarınca devletin memurlar ve kamu görevlilerinden özel bir güven ve
sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine getirmelerini talep etme yetkisi
bulunmaktadır. Bu husus devletin faaliyetlerine güven duyulmasının bir gereğidir.
Kanun koyucunun, anılan hususlar çerçevesinde kamu görevlisi olarak istihdam
edilen kişilerle ilgili birtakım tedbirler alma konusunda takdir yetkisinin
bulunduğu açıktır.
75. Anayasa’ya sadakat yükümlülüğüyle
bağdaşmayacak biçimde terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kişilerin kamu görevinden çıkarılması ve
memuriyetin alınmasını öngören kuralların milli güvenlik ve kamu düzeninin
sağlanarak buna ilişkin hizmetlerin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesine
yönelik meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmaktadır.
76. Bunun yanında kişilerin özel
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın kanuni bir
temele dayanması gerekir. Kurallarla söz konusu hakka kanuna dayalı olarak
kısıtlama getirildiği açıktır. Ancak Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı
gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal
kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir olması
gerekir.
77. Esasen kişilerin özel hayatına saygı
gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getiren dava konusu kuralların bu
niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk
devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde kanuni düzenlemelerin hem
kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca
kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi
gerekir (AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, § 153). Dolayısıyla Anayasa’nın
13. madde[s]inde
sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2. maddesinde
güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır (AYM, E.2018/90,
K.2019/85, 14/11/2019, § 42).
78. Kuralda geçen iltisak ve irtibat
kavramları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarihli ve E.2018/89,
K.2019/84 sayılı kararında, iltisaklı kavramının kavuşan, bitişen, birleşen;
irtibatlı kavramının ise bağlantılı anlamına geldiğini, bu ibarelerin genel
kavram niteliğinde olduğunu, objektif anlamının kapsam ve sınırlarının durum ve
şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek belirlenebileceğini, bu
yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz olduğunun söylenemeyeceğini
ifade etmiştir (aynı kararda bkz. §§ 30, 31). Dolayısıyla kapsam ve
sınırlarının tespiti mümkün olan söz konusu ifadelerin belirsiz olduğu
söylenemez.
...
111. Kuşkusuz kanun koyucunun demokratik
düzene tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların
kapsamını, içeriğini tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır.
Nitekim devletin tehlikenin içeriği ve boyutu ile doğrudan temas hâlinde olması
nedeniyle buna yönelik savunma stratejisini belirlemede her zaman öncelikli bir
konumu bulunmaktadır. Ancak olağanüstü hâl yönetim usullerinde dahi söz konusu
yöntemler tespit edilirken belirli ölçülerde hareket edilmesi gerekir.
Dolayısıyla olağanüstü dönemde devlete tanınan yetki alanının sınırları
Anayasa’nın 15. maddesinde belirtilen durumun gerektirdiği ölçü kriteri
kapsamında değerlendirilmelidir. Söz konusu kriterin kapsamı da belirlenirken
ülkenin içinde bulunduğu şartlar, karşılaşılan tehlikenin yakın ve acil müdahale
gerektiren bir niteliğinin olup olmaması, sınırlamanın etki ve derecesi gibi
hususların dikkate alınması gerekir.
112. 15 Temmuz darbe girişimi, ülkede
terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte
genel olarak bölücü terör örgütü PKK ile mücadele edilmekle birlikte DHKP/C, El
Kaide ve DEAŞ gibi diğer pek çok terör örgütünün de saldırılarına maruz
kalınmış ve bunlara karşı da mücadelede bulunulmuştur. Dolayısıyla darbe
teşebbüsünün savuşturulmasından sonra teşebbüsle bağlantılı kişilerle veya
teşebbüsle doğrudan bağlantılı olmasa bile teşebbüsün arkasındaki yapılanma ile
ilgili olduğu değerlendirilen kişilere karşı etkili bir mücadele yapılması
zorunluluğu ortaya çıkmıştır (AYM, E.2016/205, K.2019/63, 24/7/2019, § 101).
113. Tehlikenin kaynağını oluşturan
FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesi ve kesinleşmiş
yargı kararlarına da konu olan birçok yasa dışı faaliyeti gerçekleştirecek
operasyonel bir güç hâline gelmesi nedeniyle demokratik devlet düzenine karşı
oluşturduğu tehdit, darbe girişimiyle birlikte açık ve mevcut bir tehlikeye
dönüşmüştür. Esasen darbe teşebbüsünden önce uzun bir zaman süreci içerisinde
söz konusu tehlikeye karşı mücadele başlamıştır. Dolayısıyla tehlikenin
ağırlığı ile orantılı olarak demokratik anayasal düzeni sürdürmek bakımından
olağanüstü hâl ilanına neden olan olayların bertaraf edilmesi ve bir daha
tekrarlanmaması amacıyla devletin olağan dönemle kıyaslanmayacak ciddi ve acil
yöntemlere başvurulması zorunluluğunun ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
...
115. Dolayısıyla idari teşkilat içinde
hangi konumda olduğu fark etmeksizin FETÖ/PDY ve diğer terör örgütleri ile
irtibatlı ya da iltisaklı olan tüm kamu görevlilerinin millî güvenlik açısından
tehlike oluşturduğu gözetildiğinde bir kısmı önemli pozisyonlarda bulunan ve
farklı kurumlarda çalışan çok sayıdaki kamu görevlisinin doğrudan darbeyle
ilişkili olmasa dahi söz konusu örgütlerle bağlantıları nedeniyle acil ve
ivedilikle soruşturulması ve haklarında tedbir uygulanması ihtiyacı ortaya
çıkabilecektir.
116. Bu yönüyle olağan dönemdeki idari
usul ve disiplin hukuku kuralları çerçevesinde her bir kamu görevlisi nezdinde
soruşturma yapılarak tedbir uygulanmasının, yakın ve acil nitelikteki bu
tehlikeyi bertaraf etmede yetersiz kalacağı söylenebilir. FETÖ/PDY’nin
yapısındaki gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma,
kripto üyelerinin tespit edilmesindeki güçlük ve bunların eylem yapma
potansiyeli, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket
etme gibi özellikleri dikkate alındığında darbe girişiminin üzerinden belli bir
sürenin geçmesi de daha hafif nitelikteki tedbirlere başvurma zorunluluğunu
ortaya çıkaran bir faktör olarak değerlendirilemez. Ayrıca millî güvenliğe
aykırı faaliyetlerde bulunan diğer terör örgütleriyle bağlantısı olduğu
değerlendirilen kamu görevlileri açısından da FETÖ/PDY’nin oluşturduğu tehdit
ortamında, anılan yöntemlere başvurulması söz konusu olabilecektir.
...
128. Sonuç olarak darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla terör örgütlerine veya
devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ekli (1) sayılı
listede yer alan kişilerin olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla liste
usulüne göre kamu görevinden çıkarılması ve memuriyetlerinin alınmasını
düzenleyen kuralların, olağanüstü hâle neden olan şartlar ve özellikle bireyselleştirmeyi
sağlamaya elverişli idari ve yargısal başvuru imkânları dikkate alındığında
milli güvenliğin ve demokratik anayasal düzenin korunması amacı bakımından
kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına durumun
gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği söylenemez.
...
142. Açıklanan nedenlerle kurallar,
Anayasa’nın 15., 20., 40., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
taleplerinin reddi gerekir.
Kurallarda uygulanan kamu görevinden
çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin belli bir kurumun veya mesleğin
disiplinini sağlamaktan ziyade devlet kurumlarına yönelik güveni yeniden tesis
etmek suretiyle demokratik anayasal düzenin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi
nedeniyle uygulandığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında tedbirler,
cezalandırma amacına matuf olmadığı gibi bunlar için uygulanan usulün de ceza
usul hukuku alanındaki yargısal uygulamalarla herhangi bir benzerliği
bulunmamaktadır.
Öte yandan kuralların kişilerin özel
sektörde çalışma imkânını ortadan kaldırmadığı gözönünde bulundurulduğunda
kurallarda öngörülen tedbirlerin ciddiyet ve ağırlığının bunlara cezai bir
özellik kazandıracak boyutta olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa
Mahkemesi 4/8/2016 tarihli ve E.2016/6, K.2016/12 sayılı kararında, kamu
görevinden çıkarma tedbirinin “olağanüstü tedbir” niteliğinde olduğunu ifade
etmiştir. AİHM de 667 sayılı olağanüstü hâl KHK’sı uyarınca uygulanan işten
çıkarma prosedürü ve buna ilişkin yargılamanın AİHS’in 6. maddesi kapsamında
suç isnadı niteliğinde olmadığını belirtmiştir (Pişkin/Türkiye, B. No:
33399/18, 15/12/2020, §§ 102-109)."
B. Uluslararası
Hukuk
42. Sözleşme'nin "Özel ve aile hayatına saygı
hakkı" başlıklı 8. maddesi şöyledir:
"(1) Herkes özel ve aile hayatına,
konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu
makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir
toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin
korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz
konusu olabilir."
43. Sözleşme'nin "Olağanüstü hallerde
yükümlülükleri askıya alma" başlıklı 15. maddesi şöyledir:
"1. Savaş veya ulusun varlığını
tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf,
durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka
yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme'de öngörülen yükümlülüklere
aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş
fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. maddeye, 3. ve 4.
maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.
3. Aykırı tedbirler alma hakkını
kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren
nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne tam bilgi verir. Bu Yüksek
Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme
hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel
Sekreteri'ne bildirir."
44. MSHUS'nin 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"1. Ulusun hayatını tehdit eden ve
varlığı resmen ilan edilmiş olan olağanüstü bir durumun ortaya çıkması halinde,
bu Sözleşme'ye Taraf Devletler, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer
yükümlülüklerine aykırı olmamak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din ya da
toplumsal kökene dayalı bir ayrımcılık içermemesi kaydıyla, durumun
gerektirdiği ölçüde olmak üzere, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerinden
ayrılan tedbirler alabilirler.
2. Bu hükme dayanılarak Sözleşme'nin 6,
7, 8 (1. ve 2. fıkralar), 11, 15, 16 ve 18nci maddelerine aykırılık
getirilemez."
1. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi Kararları
45. Sözleşme'nin 8. maddesine yönelik Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi (AİHM) içtihadına ve AİHM'in özel hayata saygı hakkı bağlamında
sebebe ve sonuca dayalı yaklaşımına ilişkin açıklamalar için bkz. C.A. (3),
§§ 62-75; Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020, §§ 53-67.
a. Sözleşme'nin
15. Maddesi Bağlamında Değerlendirme
46. Taraf devletlere tek taraflı bildirimde bulunarak
sınırlı bazı hâllerde Sözleşme'deki belli hak ve özgürlüklere aykırı davranma,
bir başka deyişle anılan hak ve özgürlüklere ilişkin yükümlülükleri azaltma
imkânı sunan Sözleşme'nin 15. maddesine ilişkin AİHM uygulamasına ve
Türkiye'deki OHAL'e ilişkin Avrupa Konseyi nezdinde hazırlanan bazı raporlara
Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında ayrıntılı şekilde yer verilmiştir (Aydın
Yavuz ve diğerleri, §§ 148-162).
47. AİHM söz konusu kararlarında özetle derogasyon
bildiriminde bulunan devletler yönünden ulusun varlığını tehdit eden
tehlikenin olup olmadığı hususunda sınırlı da olsa bir denetim yaptığını,
denetim standardı belirlenirken ulusal makamların geniş takdir yetkilerinin
bulunduğunu özellikle vurgulamıştır. AİHM; takdir alanının sınırsız olmadığını,
taraf devletlerin krizin doğurduğu zorunlulukların kesin olarak gerektirdiği
ölçüde hareket etmenin ötesine geçmemesi gerektiğini belirtmiştir (Brannigan
ve McBride/Birleşik Krallık, B. No: 14553/89, 14554/89, 25/5/1993, §
43).
b. Pişkin/Türkiye
Kararı
48. AİHM; Pişkin/Türkiye (B. No: 33399/18,
15/12/2020) kararında, Ankara Kalkınma Ajansında çalışan başvurucunun 667
sayılı KHK uyarınca iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma
hakkı ile özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine yönelik iddiasını
incelemiştir. Anılan başvuruya ilişkin olayda başvurucu, Kalkınma Ajansında iş
hukukuna tabi olarak çalışmaktayken başvurucunun iş sözleşmesi millî güvenliğe
karşı tehdit oluşturan oluşumlara üyeliği ya da bu oluşumlarla iltisaklı veya
irtibatlı olması nedeniyle feshedilmiştir. Başvurucunun işe iade talebiyle
açtığı davada iş mahkemesi, iş sözleşmesinin feshinin hukuka uygun olduğu
gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. AİHM öncelikle özel sektörde iş
ilişkisinin sonlandırılmasına ilişkin olanlar başta gelmek üzere iş ilişkisi
hakkındaki ihtilafların Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası
kapsamındaki medeni hakları ilgilendirmesi dolayısıyla başvurucunun işten
çıkarılmasına ilişkin yargılamaların başvurucunun medeni hakları ile alakalı
olduğunu, tedbirin cezai yönünün bulunmadığını vurgulamıştır (Pişkin/Türkiye,
§§ 99, 109). Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai yönünün uygulanabilirliği ile
ilgili olarak ise AİHM, başvurucunun iş sözleşmesinin feshine ilişkin olarak
açılan yargılamaların Sözleşme'nin 6. maddesi kapsamında bir cezai suç hakkında
verilecek bir karara ilişkin olduğunu gösterebilecek herhangi bir nedenin
mevcut olmadığı kanaatinde olduğunu belirterek bu maddenin ceza yönünün
uygulanabilir olmadığı sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, § 109).
49. Sonuç olarak AİHM, ulusal mahkemelerin başvurucu ile
idari makamlar arasındaki ihtilafı karara bağlamak için tam bir yargı yetkisine
sahip olmalarına karşın Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
gerektirdiği şekilde önlerindeki ihtilafla ilgili tüm hukuksal ve olgusal
sorunları incelemekten kaçındıklarını, başvurucunun ulusal makamlar tarafından
dinlenmediğini, dolayısıyla başvurucunun Sözleşme'nin 6. maddesinin (1)
numaralı fıkrası anlamında adil yargılanma hakkının güvence altına alınmadığını
belirtmiştir. AİHM, ulusal mahkemelerin başvurucunun argümanlarını
derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde incelemediğini, başvurucunun
itirazlarının reddedilmesine yönelik gerekçeler sunmadığını özellikle
vurgulamış; netice itibarıyla Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§
150-152).
50. Öte yandan başvurucunun iş sözleşmesinin feshi ile
ilgili şikâyette bulunduğunu ve bir terör örgütüyle bağlantısı olduğu
gerekçesiyle görevini kaybetmesinden bu yana terörist ve vatan haini
olarak etiketlendiğini ileri sürdüğünü belirten AİHM, başvuruyu özel hayata
saygı hakkı yönünden de incelemiştir (Pişkin/Türkiye, §§ 159-166).
51. AİHM, öncelikle ceza soruşturmasının sonucuna
bakılmaksızın, işverenin ulusal mahkemelere başvurucunun yasa dışı bir yapı ile
bağlantısı olduğu iddiasını kanıtlayabilecek bilgi veya olgusal delil
sunabileceğini, böylece çalışanı ile arasındaki güven ilişkisinin bozulmasının
nedenlerini açıklayabileceğini kabul etmeye hazır olduğunu, hem uygulanma
koşulları hem de usul rejimi açısından özerk olan söz konusu işten çıkarma
usulünün ceza yargılamasının doğrudan bir sonucu olmadığını ifade etmiştir
fakat AİHM, söz konusu iş sözleşmesinin feshinin başvurucunun kendi
eylemlerinin öngörülebilir sonucu olduğuna dair kesinlikle hiçbir kanıt
bulunmadığı sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§ 181-183). Neticede
başvurucunun özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin kanuni dayanağının
ve meşru amacının bulunduğunu değerlendirerek müdahalenin demokratik bir
toplumda gerekli olup olmadığını incelemiştir (Pişkin/Türkiye, §§ 209,
210).
52. Bu bağlamda AİHM, işverenin başvurucunun yasa dışı
yapı ile iltisakı olduğu değerlendirmesini potansiyel olarak haklı çıkaracak
şekilde eylemlerinin niteliğini belirtmediğini, ulusal mahkemeler önündeki
yargılamalar sırasında böylesi bir yapıyla iltisakı bulunduğu iddiasına ilişkin
açık bir şekilde somut bir suçlama yapılmadığını vurgulamıştır. Bununla
birlikte ulusal mahkemelerin dava konusu tedbiri detaylı olarak incelemeden ve
bu tedbirin başvurucunun özel hayatına saygı hakkına yönelik ciddi etkileri
olmasına rağmen işverenin değerlendirmesini iş sözleşmesinin sonlandırılması
emri için geçerli bir gerekçe olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Sonuç olarak
mevcut davada dava konusu tedbire ilişkin yargı denetiminin yetersiz olduğunu,
başvurucunun Sözleşme'nin 8. maddesinin gerektirdiği şekilde, keyfî müdahaleye
karşı korumadan asgari düzeyde faydalanamadığını ifade ederek özel hayata saygı
hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§ 218-229).
c. Polyakh
ve Diğerleri/Ukrayna Kararı
53. Polyakh ve diğerleri/Ukrayna (B. No: 58812/15,
53217/16 ..., 17/10/2019) kararında AİHM, rejim değişikliği sonrası genel
düzenlemelerle kamu görevinden çıkarılan ve on yıl boyunca kamu görevine
dönmeleri yasaklanan kişilerin yaptığı başvuruları karara bağlamıştır.
Öncelikle AİHM; başvuruya konu olan tedbirlerin uygulanmasına neden olan
davranışların iç hukukta suç olarak tanımlandığını, yaptırımın ağırlığının söz
konusu tedbirlerin cezai yönünün bulunduğunu söylemek için tek başına yeterli
olmadığını belirterek Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai yönünün mevcut
koşullarda uygulanabilir olmadığına karar vermiştir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 154-159). AİHM, başvurucuların kamu hizmetinden
çıkarılmalarının, on yıl boyunca kamuda görev almalarının yasaklanmasının ve
isimlerinin kamuoyunun erişimine açık ve çevrim içi olan bir sicile
kaydedilmesinin sonuçları itibarıyla ciddi olduğunu ve doğurduğu etkilerin
ağırlık düzeyine ulaştığını belirterek başvuruyu özel hayata saygı hakkı
yönünden ele almıştır (Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 203-211).
54. AİHM, birçok kişi hakkında tesis edilen arındırma
işlemlerinin bir cezalandırma veya intikam aracı olarak kullanılamayacağını ve
başvurucuların durumlarının bireysel olarak değerlendirilerek görevden
alınmaları veya mümkünse daha genel pozisyonlarda istihdam edilmeleri gibi daha
az müdahale teşkil eden araçlarla da hedeflenen amaçlara erişilebileceğini
vurgulamıştır (Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 276, 277). Müdahalelerin
zorunlu bir toplumsal ihtiyaca cevap vermesi ve özellikle de hizmet edilen
meşru amaçla orantılı olması hâlinde demokratik bir toplumda gerekli olarak
nitelendirilebileceğini hatırlatmış; uygulanan tedbirin ağırlığının ve yasal
çerçevenin orantılı, öngörülen zorunlu sosyal ihtiyaca karşılık gelecek şekilde
yeterince dar kapsamlı olarak düzenlenip düzenlenmediğinin önemine değinmiştir.
AİHM'e göre yasal düzenlemeler hakkındaki meclis denetiminin ve bu kapsamdaki
işlemlerin yargısal denetiminin niteliği de önem arz etmektedir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 292, 293).
d. Xhoxhaj/Arnavutluk
Kararı
55. AİHM Xhoxhaj/Arnavutluk (B. No: 15227/19,
9/2/2021) kararında, Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvurucunun meslekten
çıkarılması ve bunun bir sonucu olarak hâkimlik mesleğinden süresiz olarak
yasaklanmasından kaynaklı iddialarını özel hayata saygı hakkı kapsamında
incelemiştir. Arnavutluk'ta gerçekleştirilen yargı reformu kapsamında tüm hâkim
ve savcıların mal varlıkları, organize suçlarla bağlantılarının olup olmadığı
ve mesleki yönden yeterli olup olmadıkları incelenmiştir. Yapılan değerlendirme
neticesinde başvurucu, mülkiyetinde yer alan bazı mal varlığı değerlerinin
kaynağını açıklayamaması nedeniyle meslekten çıkarılmış; bunun bir sonucu
olarak da hâkimlik yapmaktan süresiz olarak yasaklanmıştır.
56. AİHM öncelikle somut olayda Sözleşme'nin 6. maddesinin
cezai yönünün uygulanabilir olmadığına hükmetmiş, incelemesini adil yargılanma
hakkının medeni hak ve yükümlülükler yönüyle yapmıştır. AİHM, bu kapsamda
inceleme organlarının bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu, yargılamanın
adil olmadığı, itiraz makamı önünde aleni duruşma yapılmadığı ve hukuki
kesinlik ilkesinin ihlal edildiği yönündeki iddiaları ayrı ayrı incelemiş ve
Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 230-353).
57. AİHM, ayrıca başvurucunun hukuka aykırı ve keyfî
olarak görevden alındığı ve bunun bir sonucu olarak hâkimlik mesleğini
yapmaktan süresiz şekilde yasaklandığı iddiasını Sözleşme'nin 8. maddesi
yönünden incelemiştir. Öncelikle somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin uygulanabilir
olduğunu tespit etmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 356-364). Esas yönünden
AİHM, meslekten çıkarılan başvurucunun özel hayatına saygı hakkına müdahale
edildiğini, bu müdahalenin hukuki dayanağının ve meşru amacının bulunduğunu
belirtmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 374-393). Bununla birlikte
müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli olup olmadığına yönelik yaptığı
incelemede öncelikle Arnavutluk'taki yargı reformunun acil bir toplumsal
ihtiyaca karşılık geldiğini belirtmiş; ardından ulusal makamlar tarafından
sunulan gerekçelerin meslekten çıkarma tedbiri için yeterli ve ikna edici olup
olmadığını, bu gerekçelerin yeterli bir bireyselleştirmeye dayanıp
dayanmadığını değerlendirmiştir. Bu kapsamda yaptığı değerlendirme neticesinde
ulusal makamlar tarafından başvurucunun mal varlığı hakkında yapılan
gerekçelendirmenin yeterli ve ikna edici olduğu kanaatine varmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 394-412).
58. Öte yandan AİHM, başvurucunun meslekten çıkarma
tedbirinin bir sonucu olarak hâkimlik mesleği yapmaktan ömür boyu
yasaklanmasının ölçülü olup olmadığı üzerinde durmuştur. Hâkimlerin ve
özellikle de başvurucu gibi yüksek derecede sorumluluk gerektiren görevlerde
bulunanların devletin egemenlik yetkisinin bir kısmını kullandıklarını
vurgulamış; başvurucuya ve ciddi etik ihlalleri nedeniyle görevden alınan diğer
kişilere getirilen ömür boyu meslekten men cezasının yargı makamının
dürüstlüğünü ve halkın adalet sistemine olan güvenini sağlamak şeklindeki meşru
amaçlarla uyumsuz veya orantısız olmadığını belirtmiş, tüm bu gerekçelerle
somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 413, 414).
e. Naidin/Romanya
Kararı
59. Naidin/Romanya (B. No: 38162/07, 21/10/2014)
kararında AİHM, siyasi polis memuruyla çalıştığı konusunda yapılan tespite
dayanılarak kamu hizmetinde görev yapmaktan yasaklanan başvurucunun iddiasını
özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağı kapsamında ele
almıştır.
60. Olayda 1990 ve 1991 yıllarında yüksek rütbeli hükûmet
memuru olarak çalışan başvurucu, sonrasında parlamento üyesi olarak da görev
yapmıştır. Başvurucu 2000 yılında üçüncü kez seçimlere katılmış ve bu süreçte
Eski Siyasi Polis Arşivleri Araştırma Ulusal Konseyi başvurucunun geçmişi
hakkında resen soruşturmalar gerçekleştirmiştir. Bu kapsamda başvurucunun 1971
ve 1974 yılları arasında, şüpheli olduğu düşünülen bazı iş arkadaşları hakkında
bilgi sağlamak üzere siyasi polisle iş birliği yaptığı sonucuna varmıştır.
Başvurucu, geçmiş faaliyetleriyle ilgili olarak ortaya konulan yorumlara
mahkeme nezdinde itiraz etmiş ancak itirazı reddedilmiştir. 2003 yılında,
siyasi polis memuruyla çalıştığı tespit edilen kişileri kamu hizmetinde görev
yapmaktan yasaklayan bir yasal değişiklik getirilmiştir. Başvurucu, parlamento
döneminin sonu olan 2004 yılında memur olarak çalışmalarına devam etme
talebinde bulunmuş ancak bu talebi anılan düzenleme çerçevesinde
reddedilmiştir. Yargılama sürecinde ayrımcılık temelli şikâyetlerini dile
getiren başvurucunun iddiaları, yasama organının sahip olduğu takdir yetkisine
ve mevcut koşulların zorunlu kıldığı gerekliliklere dayanılarak reddedilmiştir
(Naidin/Romanya, §§ 6-17).
61. Başvurucu; temelde, istihdam yasağının mutlak
nitelikte olması ve eylemlerinin önemsizliğinin dikkate alınmaması nedeniyle
Sözleşme'nin 8. maddesiyle bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal
edildiğinden şikâyetçi olmuştur. AİHM, kural olarak devletlerin kamu hizmetinde
istihdam şartlarını düzenlerken meşru bir menfaate sahip olduklarını ve demokratik
bir devletin bünyesinde görev yapan çalışanlarından devletin kuruluşunun
dayandırıldığı anayasal ilkelere sadakat göstermesini isteme haklarının
olduğunu vurgulamıştır. Romanya'nın komünist rejim sırasındaki durumunun
dikkate alınmasının gerektiğini ifade eden AİHM, devletin geçmişin tekerrür
etmesini önlemek üzere kendisini savunabilecek nitelikte bir demokrasi
temelinde kurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda başvurucuya uygulanan
kamu hizmetinde istihdam yasağına ilişkin muamelenin ulusal güvenlik, kamu
düzeni ve başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması konusunda meşru
bir amaç izlediği sonucuna varmıştır (Naidin/Romanya, §§ 49-51).
62. Bununla birlikte AİHM, başvurucunun kariyer
beklentilerinin yalnızca kamu hizmetinde durdurulduğunu belirtmiş ve devlet
memurlarının, özellikle başvurucunun istihdam edilmek istediği gibi yüksek
derecede sorumluluk getiren görevlerde bulunan kişilerin devletin egemenlik
gücünden pay sahibi olduğunu vurgulamıştır. Başvurucuya uygulanan yasağın kamusal
yararın korumasından sorumlu kişilerin sadakatini sağlama konusunda devlet
tarafından izlenen yasal amaçla orantısız olmadığını belirtmiştir. Ayrıca
kararda; başvurucunun özel sektörde, devletin ekonomik, siyasi ve güvenlikle
ilgili çıkarları için potansiyel öneme sahip şirketlerde ya da kamu
otoritesinin uygulanmasıyla bağlantılı olmayan diğer kamu sektörü alanlarında
istihdam edilme olanağını etkileyecek herhangi bir kısıtlamanın uygulanmadığını
dile getirmiştir. Yanı sıra başvurucunun iddialarının yargılama süreçlerinde
incelendiğini ve ulusal mercilere bırakılan takdir yetkisi kapsamında yer alan
fiilî unsurların oluşturulduğunu ifade etmiştir. AİHM, yerel mahkemeler
tarafından ulaşılan tespitlerin yerindeliğinin sorgulanamayacağını belirterek
özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal
edilmediği kanaatine ulaşmıştır (Naidin/Romanya, §§ 42-57).
2. Avrupa Hukuk
Yoluyla Demokrasi Komisyonunun 12/12/2016 Tarihli Görüşü
63. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu)
12/12/2016 tarihinde "15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe Girişimi
Sonrasında Çıkarılan 667 İlâ 676 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde
Kararnameleri Hakkında Görüş" isimli belgeyi yayımlamıştır.
64. Venedik Komisyonu bir kişinin somut olay bağlamında
görevinden alınması için suç örgütü ile gereken bağlantının bir kişiyi suç
örgütünün üyesi olarak tanımlamak için gereken bağlantıdan daha az yoğun
olabileceğini kabul ettiğini, bu bağlamda bir kamu görevlisinin görevden geçici
veya kalıcı olarak alınabilmesi için suç örgütüyle daha zayıf bir bağlantı
kurmuş olmasının yeterli olabileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte bahse
konu zayıf bağlantının yine de anlamlı, kamu görevlisinin sadakatiyle ilgili
objektif kuşku uyandırır nitelikte olması gerektiğini vurgulamış; masum,
tesadüfi vs. bağlantıların ise hariç tutulması gerektiğini belirtmiştir. Netice
itibarıyla görevden almanın demokratik anayasal düzene sadakatte objektif
olarak ciddi şüphe uyandıracak bir şekilde hareket edildiğini açıkça gösteren fiilî
unsurlar kombinasyonunun varlığı hâlinde mümkün olabileceğini açıklamıştır
(aynı görüşte bkz. §§ 130, 131).
V. İNCELEME VE
GEREKÇE
65. Anayasa Mahkemesinin 25/9/2025 tarihinde yapmış
olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Özel Hayata
Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun
İddiaları ve Bakanlık Görüşü
66. Başvurucu; FETÖ/PDY ile hiçbir zaman iltisak ve
irtibat içinde olmamasına rağmen soyut gerekçelerle kamu görevinden
çıkarıldığını, kamu görevinden çıkarılmadan önce savunma hakkı verilmediğini,
sonradan tespit edilen hususların kamu görevinden çıkarılmasına dayanak
yapıldığını, OHAL'in sona ermesiyle birlikte alınan tedbirlerin hükmünün
kalmadığının gözardı edildiğini öne sürmüştür. Ayrıca kamu görevinden çıkarılmasına
karşı açtığı davada görev yapan mahkemenin doğal hâkim güvencesine aykırı
şekilde oluşturulduğunu, iptal davasında mahkemenin delilleri bizzat
değerlendirmesi gerekirken ceza davasında verilen mahkûmiyet kararına atıf
yaparak karar verdiğini, bu nedenle hem İdare Mahkemesinin hem de itiraz
üzerine inceleme yapan mahkemelerin kararlarının gerekçesiz olduğunu belirterek
adil yargılanma hakkı ile suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini
iddia etmiştir.
67. Bakanlık görüşünde, başvuruya konu olay ve sürece
ilişkin genel bilgilere yer verilmiş; yargılama safahatının özeti yapılmıştır.
Ayrıca özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin kanunilik, meşru amaç ve
demokratik toplumda gereklilik kriterlerine ilişkin açıklamalarla birlikte yapılacak
incelemede Anayasa'nın 15. maddesinin de dikkate alınmasının yararlı olacağı
belirtilmiştir. Sonuç olarak mevcut başvuru ile ilgili Anayasa, mevzuat
hükümleri ve Anayasa Mahkemesi içtihadı hatırlatılarak bunlarla birlikte somut
olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği bildirilmiştir.
Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında önceki iddialarını yinelemiştir.
2. Değerlendirme
a. Özel Hayata
Saygı Hakkı Yönünden Uygulanabilirliğin Belirlenmesi
68. Anayasa'nın "Özel hayatın gizliliği"
başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes, özel hayatına ... saygı
gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ... gizliliğine
dokunulamaz."
69. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından
yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki
tavsifini kendisi takdir eder.
70. Başvurucunun iddialarının mesleki hayatına kamu gücü
marifetiyle bir tedbir uygulanmasına, bu doğrultuda kamu görevinden
çıkarılmasına ve açtığı davanın reddedilmesine dayandığı görülmüştür. Kişilerin
mesleki hayatlarının özel hayatlarıyla sıkı bir irtibatının olduğu ve meslek
hayatına yönelik tedbirlerin ya da müdahalelerin söz konusu olduğu dava
süreçlerinde özel hayata saygı hakkının gündeme geldiği yadsınamaz. Mesleki
hayata yönelik bu tür tedbirlerin ya da müdahalelerin hangi durumlarda özel
hayat bağlamında uygulanabilir olduğu hususunda belirlenen ölçütler Anayasa
Mahkemesinin birçok kararında olduğu gibi somut olayla benzer nitelikteki
durumlara ilişkin olarak da N.E., A.S. ve Halit İnciroğlu kararlarında
detaylı olarak açıklanmıştır (N.E., §§ 89-99; A.S., §§ 91-101; Halit
İnciroğlu, §§ 95-106).
71. Somut olayda başvurucu; devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplardan ya da
terör örgütlerinden olan FETÖ/PDY ile irtibatı yahut iltisakı olduğu
gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır. Başvurucunun mesleki hayatına
yönelik bu müdahalenin başkaları ile ilişki kurabilme ve geliştirebilme
imkânını önemli ölçüde zayıflatmasına, sosyal ve mesleki itibarını
koruyabilmesi açısından ciddi sonuçlar doğurmasına yol açacağı, neticede özel
hayatına önemli bir ağırlık derecesinde yansıyacağının ve etki doğuracağının
muhtemel olduğu değerlendirilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun FETÖ/PDY ile
iltisakı veya irtibatı olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarıldığı gözönüne
alındığında başvurucunun hakkında tesis edilen işlemin iç ve dış dünyasında
meydana getirdiği etkinin ciddi düzeye ulaştığı anlaşılmıştır.
72. Bu nedenle mevcut başvuruda mesleki hayata yönelik
müdahalenin başvurucunun özel hayatını ciddi şekilde etkilediği ve bu
etkinin belirli bir ağırlık düzeyine ulaştığı anlaşıldığından başvurunun özel
hayata saygı hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
b. Başvuruyu İnceleme Usulü Yönünden
73. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerine yönelen
müdahalelerin koşulları ve hangi hukuki rejim çerçevesinde gerçekleştirildiği
söz konusu müdahalelerin anayasallık denetiminin yöntemini doğrudan belirler.
1982 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik olarak olağan ve
olağanüstü dönemler için iki ayrı hukuki rejim öngörmektedir. Temel hak ve
hürriyetlerin olağan dönemde sınırlanması rejimi Anayasa'nın 13. maddesinde
düzenlenmişken temel hak ve hürriyetlerin savaş, seferberlik veya OHAL
dönemlerinde sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması rejimi
Anayasa'nın 15. maddesinde yer almaktadır. Başvurunun incelenmesinde öncelikle
gerçekleştirilen müdahalenin hangi hukuki rejime tabi olduğu saptanmalıdır (bu
husustaki detaylı açıklamalar için bkz. N.E., §§ 100-108; A.S.,
§§ 102-110; Halit İnciroğlu, §§ 107-115).
74. Başvuruya konu olan kamu görevinden çıkarma tedbiri,
OHAL durumuyla bağlantılı olarak birel işlem şeklinde tesis edilmiş ve OHAL
döneminde uygulanmıştır. Tedbirle kamu görevinden çıkarılan başvurucunun bir
daha bu göreve getirilmesi engellenmiş, böylece başvurucuya yönelik OHAL
sonrası dönemi kapsayacak şekilde geleceğe yönelik yasaklama getirilmiştir.
Ancak burada uygulanan tedbirin düzenleyici işlemlerde olduğu gibi genel ve
herkesi bağlayıcı bir niteliği bulunmamaktadır. Tedbire dayanak olan kural,
OHAL dönemindeki durumları değerlendirilerek terör örgütleriyle ya da millî
güvenliğe aykırı faaliyette bulunan yapı, oluşum veya gruplarla irtibatlı veya
iltisaklı olduğu tespit edilen kişilere özgü düzenleme getirmektedir. Başka bir
ifadeyle kural, düzenleyici işlemlerde olduğu gibi benzer durumda bulunan
kişilere ve olaylara OHAL sonrası durumları da dikkate alınmak suretiyle
uygulanacak şekilde geleceğe yönelik hüküm ve sonuç doğurma özelliği
taşımamaktadır. Söz konusu kurala dayanılarak gerçekleştirilen somut tedbir
başvurucu hakkında OHAL döneminde defaten uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını
doğurmuştur. Anayasa Mahkemesi, benzer şekilde kamu görevinden çıkarma usulünün
dayanağı olan düzenlemelerin anayasallık denetimini yaptığı 24/6/2021 tarihli
ve E.2018/81, K.2021/45 sayılı kararında da bu hususu vurgulamıştır (aynı
kararda bkz. § 66).
75. Bu durumda terör örgütleriyle veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplarla iltisaklı ve irtibatlı olduğu OHAL döneminde değerlendirilen
başvurucunun kamu görevinden çıkarılmasını ve bir daha kamu hizmetinde istihdam
edilmemesini içeren işleme yönelik olarak gerçekleştirilen bireysel başvuruya
ilişkin incelemenin Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılması gerektiği
değerlendirilmiştir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. N.E., §§
109-114; A.S., §§ 111-116; Halit İnciroğlu, §§ 116-121).
c. Kabul
Edilebilirlik Yönünden
76. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul
edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı
anlaşılan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul
edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
d. Esas
Yönünden
77. OHAL durumuyla bağlantılı olan ve OHAL ilanına neden
olan tehlikenin bertaraf edilmesi amacını taşıdığı tespit edilen tedbirin
olağanüstü dönemde meşru olup olmadığının Anayasa'nın 15. maddesine göre
yapılacak incelemesinde;
i. Tedbirin Anayasa'daki çekirdek haklarla ilgili olup
olmadığı,
ii. Milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere
aykırılık teşkil edip etmediği,
iii. Durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığı
değerlendirilmelidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 186; Ayla Demir
İşat, § 146; N.E., § 116; A.S., § 118; Halit İnciroğlu,
§ 123).
i. Tedbirin
Anayasa'daki Çekirdek Haklarla İlgili Olup Olmadığı
78. Olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemde
temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden ve Anayasa'da yer alan
güvencelere aykırı olan tedbirin meşru kabul edilebilmesi için öncelikli olarak
Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hak ve özgürlüklere
dokunmaması gerekir. Buna göre olağanüstü dönemde de olsa savaş hukukuna uygun
fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşama hakkına, maddi ve
manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve
cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar
kimse suçlu sayılamaz. Eğer Anayasa'da yer alan güvencelere aykırı tedbir,
anılan çekirdek haklarla ilgiliyse Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında meşru
kabul edilmez ve başka bir inceleme yapılmaksızın ilgili hak ve özgürlüğün
ihlal edildiği sonucuna varılır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 196, 197; N.E.,
§ 117; A.S., § 119; Halit İnciroğlu, § 124).
79. Savaş, seferberlik veya OHAL ilanı gibi olağanüstü
yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında özel hayata
saygı hakkı yer almamaktadır. Dolayısıyla bu hak yönünden olağanüstü hâl
dönemlerinde Anayasa'daki güvencelere aykırı tedbirler alınması mümkündür (N.E.,
§ 118; A.S., § 120; Halit İnciroğlu, § 125).
80. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, kamu görevinden çıkarmaya
ve memuriyetin alınmasına ilişkin tedbirlerin muhataplarının özel sektörde
çalışma imkânını ortadan kaldırmadığına ve ciddiyet ve ağırlığının söz konusu
tedbire cezai bir özellik kazandıracak boyutta olmadığına karar vermiştir (AYM,
E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 142). Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi 4/8/2016
tarihli ve E.2016/6, K.2016/12 sayılı kararında, benzer şekildeki kamu
görevinden çıkarma tedbirinin olağanüstü tedbir niteliğinde olduğunu
ifade etmiştir. Öngörülen tedbirlerin cezai niteliğinin olmamasının bir sonucu
olarak başvuruya konu olan tedbire ceza hukukunun çekirdek haklarının
uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamaktadır (benzer yöndeki
değerlendirmeler için bkz. N.E., § 119; A.S., § 121; Halit
İnciroğlu, § 126).
ii. Tedbirin Milletlerarası Hukuktan Doğan Yükümlülüklere
Aykırı Olup Olmadığı
81. Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılacak ikinci
inceleme, tedbirin milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olup
olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Bu yükümlülüklerin başında taraf olunan
insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler
gelmektedir.
82. MSHUS'nin 4. ve Sözleşme'nin 15. maddelerine göre
ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durum meydana geldiğinde devletler,
bu sözleşmelerdeki yükümlülüklerini azaltacak tedbirler alabilirler. Ancak
MSHUS'nin 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasında; Sözleşme'nin 15. maddesinin
(2) numaralı fıkrasında, Sözleşme'ye ek 7 No.lu Protokol'ün 4., 6 No.lu
Protokol'ün 3. ve 13 No.lu Protokol'ün 2. maddelerinde yükümlülük azaltılması
mümkün olmayan bazı hak ve özgürlüklere yer verilmiştir. Bunların önemli bir
kısmı, Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında da yer almaktadır. Bununla
birlikte Anayasa'nın 15. maddesinde sayılan çekirdek haklar arasında yer almasa
da milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olan tedbirler anılan
ölçütle bağdaşmayacağından meşru görülemez (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§
198-201; N.E., § 121; A.S., § 123; Halit İnciroğlu, §
128).
83. Somut başvuruya konu olan tedbirle müdahalede
bulunulan özel hayata saygı hakkı, milletlerarası hukuktan kaynaklanan
yükümlülük olarak insan hakları alanında Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşmelerden özellikle MSHUS'nin 4. maddesinin (2) numaralı ve Sözleşme'nin
15. maddesinin (2) numaralı fıkralarında ve bu Sözleşme'ye ek protokollerde
dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında sayılmamıştır. Yine somut
olayda başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale içeren tedbirin
milletlerarası hukuktan kaynaklanan diğer herhangi bir yükümlülüğe (olağanüstü
dönemlerde de korunmaya devam eden bir güvenceye) aykırı olduğu da
saptanmamıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. N.E., § 122; A.S.,
§ 124; Halit İnciroğlu, § 129).
iii. Tedbirin
Durumun Gerektirdiği Ölçüde Olup Olmadığı
(1) Genel
İlkeler
84. Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca olağanüstü yönetim
rejimlerinin uygulandığı dönemde temel hak ve özgürlüklere müdahale oluşturan
tedbirin meşru olup olmadığı hususunda yapılacak son inceleme tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesidir. Anayasa'nın 15.
maddesindeki ölçülülük - Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük
kavramından farklı olarak- olağanüstü yönetim usullerinin uygulanmasına neden
olan durum karşısındaki ölçülülüğü belirtmektedir. Bu itibarla Anayasa'nın 15.
maddesinde belirtilen ölçülülük, Anayasa'nın 13. maddesindeki ölçülülük
kriterine göre temel hak ve özgürlüklere daha fazla müdahale etmeye izin
vermektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 203; Ayla Demir İşat, §
153; N.E., § 123; A.S., § 125; Halit İnciroğlu, § 130).
85. Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi,
temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlandırılması veya durdurulması
için başvurulan aracın amacı gerçekleştirmeye elverişli ve bunun için gerekli
olmasını, ayrıca araçla amacın ölçülü bir oran içinde bulunmasını ifade
etmektedir (AYM, E.1990/25, K.1991/1, 10/1/1991). Buna göre tedbir, olağanüstü
durumu oluşturan tehdit veya tehlikenin ortadan kaldırılması amacına ulaşma
bakımından elverişli ve bu amacın gerçekleşmesi için gerekli olmalı; ayrıca
ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda ortaya çıkan kamu yararı ile temel hak ve
özgürlüğü sınırlandıran tedbirin birey üzerindeki olumsuz etkisi arasında
orantısızlık bulunmamalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 204; Ayla
Demir İşat, § 154; N.E., § 124;A.S., § 126; Halit
İnciroğlu, § 131; kıyasen birçok karar arasından bkz. AYM, E.2013/57,
K.2013/162, 26/12/2013).
86. Ölçülülüğün unsurlarının tespitinde tedbirin alındığı
dönemin tüm koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Bu kapsamda olağanüstü
dönemde temel hak ve özgürlüklere yönelik müdahale teşkil eden tedbirin
ölçülülüğüne ilişkin unsurlar değerlendirilirken olağanüstü yönetim usullerinin
benimsenmesine neden olan tehdit veya tehlikenin niteliğinin öncelikle dikkate
alınması gerekir. Yine müdahale edilen hak ve özgürlüğün niteliği de önemlidir.
Bununla birlikte tedbirin alındığı zamanın da ölçülülüğün belirlenmesinde
gözönüne alınması gerekir. Zira olağanüstü durumu oluşturan olayların yaşandığı
ve somut tehlikenin tüm gerçekliğiyle birlikte ortada olduğu dönemde alınan bir
tedbir ile tehlikenin veya bunu doğuran tehdidin büyük ölçüde bertaraf edildiği
bir zamanda alınan tedbir farklı şekilde değerlendirilmelidir. Bu bakımdan
değerlendirme yapılırken tedbirin alındığı andaki koşulların dikkate alınması
gerekir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 205-207; Ayla Demir İşat, §
155; N.E., § 125; A.S., § 127; Halit İnciroğlu, § 132).
87. Öte yandan temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil
eden tedbirin süresi, kapsamı ve ağırlığı, ölçülülüğün belirlenmesinde dikkate
alınmalıdır. Nitekim müdahalenin süresi arttıkça bireyin üzerindeki külfet de
ağırlaşmaktadır. Bunun yanında bir tedbir kısa süreli olmakla birlikte kapsamı
veya ağırlığı itibarıyla temel hak ve özgürlükleri çok ciddi ölçüde
etkileyebilir. Böylece tedbirin ağırlığı, süresinden bağımsız olarak bireyin
aşırı bir külfet altına girmesine neden olabilir (Aydın Yavuz ve diğerleri,
§ 208; Ayla Demir İşat, § 156; N.E., § 126; A.S., § 128; Halit
İnciroğlu, § 133).
88. Bu bağlamda alınan idari tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olduğu ilgili ve ikna edici gerekçelerle ortaya
konulmalıdır. Bu durum, maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak şekilde
belirlenmesini gerekli kılan ceza yargılamalarından farklı olarak olağanüstü
hâl ilanına neden olan tehlikenin bertaraf edilmesine yönelik alınan tedbirin
gerekliliğinin ciddi ve objektif şekilde açıklanmasının yeterli olmasını ifade
etmektedir (N.E., § 127; A.S., § 129; Halit İnciroğlu, §
134).
89. Ayrıca temel hak ve özgürlüklere yönelik ölçüsüz veya
keyfî müdahaleler karşısında bireylere, bunlara karşı koyabilecekleri usule
ilişkin güvencelerin olağanüstü hâl dönemlerinde de sağlanması gerekir.
Dolayısıyla bireylerin bu güvencelerden önemli ölçüde yoksun bırakılmaları
ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayacaktır. Ayrıca bir tedbirin olağanüstü durumu
oluşturan tehdit veya tehlikeyi bertaraf etmeye elverişli, bunun için gerekli ve
ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olup olmadığı hususlarında söz konusu
tehdit veya tehlike ile karşı karşıya kalan ve onunla mücadele etme bakımından
öncelikli sorumluluğu bulunan kamu makamlarının geniş bir takdir alanı
bulunmaktadır. Bununla birlikte -bireysel başvuruya konu edildiğinde- alınan
tedbirin bu takdir alanını aşıp aşmadığını incelemek Anayasa Mahkemesinin
görevidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 209, 210; Ayla Demir İşat,
§ 157; N.E., § 128; A.S., § 130; Halit İnciroğlu, § 135).
(2) İlkelerin
Olaya Uygulanması
90. Kişilerin kendilerinin, ailelerinin geleceğini ve
itibarını etkileyen mesleki hayata yönelik tedbirlerin keyfî olmaması ve bu
kapsamda doğan uyuşmazlıkların özel hayata saygı hakkının gereklilikleri
bağlamında çözümlenmesi olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde
de geçerli olan temel güvencelerdir (Ayla Demir İşat, § 150). Bu
bağlamda Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca olağanüstü hâl yönetim rejiminin
uygulandığı dönemde başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale oluşturan
tedbirin meşru olup olmadığı hususunda yapılacak nihai inceleme, bu tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olacaktır (N.E.,
§ 129; A.S., § 131; Halit İnciroğlu, § 136).
91. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen
OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarmaya ilişkin genel ve soyut normlar
yürürlüğe konulmuş ve birçok kamu görevlisi hakkında doğrudan etki doğurucu
nitelikte işlemler gerçekleştirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§
56-61). Başvurucunun kamu görevinden çıkarılmasına ve kamu görevinden
yasaklanmasına ilişkin olarak alınan tedbirin ve bu kapsamda yargı mercilerince
ulaşılan sonucun durumun gerektirdiği ölçüde olduğunun söylenebilmesi
için öncelikle keyfîlik içermemesi gerekir. Diğer taraftan söz konusu tedbirin
ölçülü olup olmadığı değerlendirilirken ülkemizde OHAL ilanına sebebiyet veren
durumun özellikleri ve OHAL ilanı sonrasında ortaya çıkan koşullar dikkate
alınmalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 349; Ayla Demir İşat, §
152; N.E., § 130; A.S., § 132; Halit İnciroğlu, § 137).
92. Anayasa Mahkemesince vurgulandığı üzere 15 Temmuz
darbe teşebbüsü sadece demokratik anayasal düzen yönünden değil, bununla sıkı
bağı olan bireylerin temel hak ve özgürlükleri ve millî güvenlik
yönünden de mevcut ve ağır bir tehdit oluşturmuş ve ülke tarihinde ulusun
yaşamını hatta varlığını hedef alan millî güvenliğe yönelik en ağır
saldırılardan biri olmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 215; N.E.,
§ 131; A.S., § 133; Halit İnciroğlu, § 138).
93. Terör faaliyetleri, tüm dünyada demokratik topluma ve
bireylerin şiddetten ari bir ortamda yaşamını sürdürmesine yönelik en ciddi
tehditlerin başında gelmektedir. Terör örgütleri çoğunlukla belli bir ülkenin
coğrafi hudutlarıyla sınırlı olarak faaliyet göstermemekte, uluslararası
mahiyeti bulunan bir küresel güvenlik sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kendine özgü yapısı ve gizlilik esasına dayanan çalışma yöntemi, sivil
organizasyonları örgütsel amaçlarına ulaşabilmek amacıyla kullanmadaki
maharetiyle FETÖ/PDY, yetkili makamlarca 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili
olarak tespit edilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere emniyet,
yargı, eğitim ve din alanında faaliyet gösteren ülkedeki tüm kamu kurum ve
kuruluşlarında, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler ile ticari
kuruluşlar gibi sivil organizasyonlarda örgütlenen FETÖ/PDY, faaliyetleri
dünyanın her yanına yayılmış en organize ve tehlikeli terör örgütlerinden biri
olarak kabul edilmektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 217; Bestami Eroğlu
[GK], B. No: 2018/23077, 17/9/2020, § 148). Yargı kararlarında FETÖ/PDY'nin
gizlilik, hücre tipi örgütlenme, kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyetle
hareket etme gibi özelliklerinin bulunması nedeniyle çözümlenmesi zor ve
karmaşık bir yapıda olduğu, büyük gizlilik içinde istihbarat örgütü gibi kod
isimler, özel haberleşme yöntemleri ve uygulamaları ve kaynağı bilinmeyen
paralar kullanarak böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya
çalıştığı konusunda tespitlerde bulunulmuştur (bkz. §§ 9, 31, 33). Ayrıca
Anayasa Mahkemesi daha az önem taşıyan bir ünvan veya pozisyon için alınan
tedbirlerin niçin gerekli olduğunun ortaya konulması yönündeki ölçütün
FETÖ/PDY'nin örgüt içi hiyerarşik yapısının taşıdığı söz konusu özellikler
dikkate alınarak mutlak olarak uygulanamayacağını ifade etmiştir (C.A. (3), §
133; N.E., § 132; A.S., § 134; Halit İnciroğlu, § 139).
94. Darbe teşebbüsü, egemenliğin kaynağı olmayan ve
milletin egemenliği kullanmak üzere yetkilendirdiği organlar arasında
bulunmayan bir grubun zorla demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmaya veya
değiştirmeye kalkışmasıdır. Darbe teşebbüsünün başarılı olması hâlinde
egemenlik milletten alınarak bir grubun eline geçmektedir (Aydın Yavuz ve
diğerleri, § 220). Böylesine kabul edilemez ağır sonuçları içeren darbe
teşebbüsünün faili olduğu tespit edilen FETÖ/PDY'nin atipik yapısı, söz konusu
yasa dışı yapılanmanın çözümlenmesini de güç kılmıştır. Bu nedenle FETÖ/PDY
yapılanmasıyla irtibat ya da iltisak içinde olan kişilerin tespit edilmesi,
kamu görevinden çıkarılması ve yasaklanması olağanüstü hâle neden olan somut
tehlikenin bertaraf edilmesi amacı doğrultusunda elverişli ve gerekli bir
tedbir olarak nitelendirilmeye uygundur (benzer değerlendirme için bkz. N.E.,
§ 133; A.S., § 135; Halit İnciroğlu, § 140).
95. Nitekim Anayasa Mahkemesince darbe teşebbüsünden kısa
süre sonra verilen kararda, Türkiye Cumhuriyeti'nin millî güvenliği tehlikeye
sokan ve Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devletini
hedef alan bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalması nedeniyle söz konusu
teşebbüsün arkasındaki terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ve millî güvenliğe
tehdit oluşturduğu değerlendirilen kamu görevlileri hakkında devlet tarafından
bazı ilave ve olağan dışı tedbirlerin alınması, kamu hizmetinin yürütülmesi
konusunda reform çalışmaları yapılması, bu bağlamda birtakım düzenlemelerin
hayata geçirilmesi haklı gerekçelere dayanan gelişmeler olarak
nitelendirilmiştir (AYM, E.2016/6 (D. İş), K.2016/12, 4/8/2016, §§ 77-81; N.E.,
§ 134; A.S., § 136; Halit İnciroğlu, § 141).
96. Anayasa'nın 129. maddesinin birinci fıkrasında, kamu
görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma
yükümlülüklerinin olduğu belirtilmiştir. Anılan hüküm uyarınca devletin kamu
görevlilerinden özel bir güven ve sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine
getirmelerini talep etme yetkisi bulunmaktadır. Bu husus devletin
faaliyetlerine güven duyulmasının bir gereğidir. Bu kapsamda Anayasa
Mahkemesince kanun koyucunun anılan hususlar çerçevesinde anayasal düzene sadakat
göstermeyen kamu görevlileriyle ilgili birtakım tedbirler alma konusunda takdir
yetkisinin bulunduğu belirtilmiştir (AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, §
74). Sadakatten duyulan şüphenin kamu görevlisinden kaynaklanan bir sebebe
dayanması, bu sebebin de ciddi, önemli ve somut nitelikte objektif olay ve
vakıalar ile desteklenmesi gerekir. Ancak kamu görevlisinin sadakatinden
duyulan şüphenin ağırlığı, ciddiyeti ve delillendirilmesi ifa edilen görevin
önemi ve niteliği gözönünde bulundurulmak suretiyle değerlendirmeli ayrıca
keyfî uygulamaları önlemek adına tarafların menfaatlerini de dengeleyecek
şekilde yeterli gerekçeyle açıklanmalıdır (N.E., § 135; A.S., §
137; Halit İnciroğlu, § 142).
97. Özellikle ayrıcalıklı kamusal yetkilerle donatılan
kamu görevlilerinin sahip oldukları yetkilerin kamu düzeni ve güvenliği
bağlamındaki önemi nedeniyle diğer kamu görevlilerinden farklı ve ağır
yükümlülükleri olabilir. Mesleğe özgü özel kanunlarla da görünür hâle gelen
personel rejimi dâhil ayrıcalıklı konumları nedeniyle anılan özelliğe sahip
kamu görevlilerinden devletin özel bir sadakat ve bağlılık beklemesinin de
tanınan ayrıcalığın bir sonucu olduğu söylenebilir. Bu bağlamda hâkim, savcı,
polis, asker gibi özel kanunlarla diğer kamu görevlilerine göre ayrıcalıklı
yetki ve yükümlülüklerle donatılan ve kamu gücünü kullanabilen kamu görevlileri
için devletin özel bir güven ve sadakat bekleyebileceğinin kabulü gerekir. Zira
kamu görevlilerine tanınan ayrıcalıklı hukuki statü, yetki ve haklar ile ifa
ettikleri görevin niteliğinin sadakat ve güven kavramları kapsamında devletle
olan ilişkideki yükümlülükleri belirlemede de başat rol oynadığı söylenebilir (N.E.,
§ 136;A.S., § 138; Halit İnciroğlu, § 143).
98. Jandarma Genel Komutanlığının askerî görevleri
yanında yurt içinde kamu düzeni ve güvenliğini sağlamak ve korumak şeklinde
mülki görevleri de bulunmaktadır. Anayasal düzeninin sağlanmasında ve
korunmasında önemli bir role sahip olan söz konusu birimler görevlerini
yaparken devlete ve kişilere ait özel bilgi ve belgelere erişebilmeleri yanında
muharebe araç ve silahlarını kullanma yetkisine de sahiptir. Görev ve
yetkilerinden kaynaklanan hassasiyet ve kabiliyetleri gözönünde
bulundurulduğunda bu kurumlarda görev yapan askerlerden diğer kamu
görevlilerine göre anayasal düzene daha fazla sadakat beklenmesi doğaldır.
Diğer bir anlatımla anayasal düzene yönelen tehdit ve tehlikeleri gerektiğinde
silah kullanarak bertaraf etme hak ve yetkisiyle donatılan, Türk milletinin ve
Türk vatanının menfaatlerinin korunması gayesiyle hareket eden bir kurum
bünyesinde görev yapan personelin demokratik anayasal düzene tam bir sadakat
göstermesi ve bu konuda herhangi bir zafiyet içinde bulunmaması beklenir.
Özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsü bağlamında bakıldığında, anayasal düzenin teminatı
ve bekçisi olarak görev yapması gerekirken Anayasa'yı ortadan kaldırmayı
amaçlayan kalkışmanın başarıya ulaşması için hâl ve hareketleriyle darbecilerin
yanında yer aldığı değerlendirilen askerlerin darbeye teşebbüsün faili olduğu
yargı kararlarıyla açıkça tespit edilen FETÖ/PDY ile en azından irtibat ve
iltisak düzeyinde bağı olduğunu kabul etmek gerekir. Öte yandan bu kişilerden
beklenen sadakatin yoğunluk derecesinin diğer kamu görevlilerine oranla yüksek
olmasının bir sonucu olarak darbe teşebbüsünün gerçekleştirilmesine katkı
sunduğu konusunda düşük yoğunlukta bir şüphenin oluşması dahi sadakat bağının
ortadan kalkmasına neden olabilir.
99. Somut olaydaki tedbirin gerekçesi, Jandarma Genel
Komutanlığı bünyesinde görev yapan başvurucunun devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ/PDY ile irtibatlı veya
iltisaklı olduğunun değerlendirilmesi ve bu suretle demokratik anayasal düzene
sadakat bağının ortadan kalkmasıdır. Anayasa Mahkemesi irtibat ve iltisak
kavramlarının objektif anlamının kapsam ve sınırlarının durum ve şartlara göre
yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek belirlenebileceğini, bu yönüyle anılan
ifadelerin kategorik olarak belirsiz olduğunun söylenemeyeceğini daha önce
ifade etmiştir (bkz. §§ 37, 41; AYM, E.2018/89, K.2019/84, 14/11/2019, § 30).
Yine Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarının
neredeyse tamamında örgütlenmesinin ve somut darbe teşebbüsünün bu yapılanmadan
kaynaklanmış olmasının potansiyel tehdidi mevcut tehlikeye dönüştürdüğü ve
demokratik anayasal düzeni sürdürmek bakımından olağanüstü tedbirler
alınmasının zorunlu olduğu kabul edilmiştir (AYM, E.2016/6 (D. İş), K.2016/12,
4/8/2016, § 80; Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26; C.A. (3), § 126).
Bu bağlamda FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da iltisaklı olma hâli, demokratik
anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığını ya da zayıfladığını gösteren
bir olgu olarak kabul edilmiştir. Bu noktada söz konusu tedbirin keyfîlik
içerip içermediğinin ve durumun gerektirdiği ölçü korunarak tesis edilip
edilmediğinin belirlenebilmesi için başvurucunun FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da
iltisaklı olup olmadığı konusunda ciddi ve objektif nedenlerin idari ve
yargısal makamlarca ortaya konulup konulmadığı irdelenmelidir (N.E., §
139; A.S., § 141; Halit İnciroğlu, § 146).
100. Somut olayda kamu görevinden çıkarma işlemine karşı
yürütülen idari ve adli süreçlerde, başvurucunun darbe teşebbüsü sırasında
sergilediği eylemler dikkate alınarak darbeye fiilen iştirak ettiği
değerlendirilmiş, bu nedenle FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olduğuna kanaat
getirilmiştir. Başvurucuya atfedilen eylem ve tespitlerin ulaşılan sonuç için
elverişli olduğu ve kendi eylemlerinin sonucu olarak bir tasarrufa tabi
tutulduğu görülmekle birlikte başvurucu da söz konusu eylemleri
gerçekleştirmediğine yönelik itirazlar ileri sürmemiş, ceza yargılamasının
kesinleşmediğini vurgulamakla yetinmiştir.
101. Devletin darbe teşebbüsünün akabinde hızlı şekilde
harekete geçerek FETÖ/PDY ile iltisak veya irtibatı olan kişileri tespit etmesi
ve bu kişilerin kamu görevinden çıkarılmasına ilişkin tedbirler alması
demokratik anayasal düzene yönelen yakın ve açık tehlikenin bertaraf edilmesi
açısından gereklilik unsurunu içermektedir. Başvuruya konu olan tedbirler de
somut tehlikenin tüm gerçekliğiyle birlikte ortada olduğu dönemde alınmıştır.
Ayrıca devlet, ilgili tedbirlere karşı hak arama yolları oluşturarak
tedbirlerin hukukiliğini idari ve yargısal mekanizmalarla denetlettirmiştir. Bu
bağlamda başvurucunun darbe teşebbüsünü gerçekleştiren kişilerle birlikte
hareket ettiği konusunda ortaya konulan tespitler gözönüne alındığında,
başvurucunun darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibat ve iltisak
içinde olduğunu, bu suretle sadakat bağının ortadan kalktığını ilgili ve
yeterli gerekçelerle kabul eden yargı mercilerince ulaşılan sonucun durumun
gerektirdiği ölçüyle bağdaşmadığı söylenemez.
102. Başvurucunun darbe teşebbüsünü gerçekleştirenlerle
birlikte hareket ettiğine ilişkin eylemlerinin ilgili yargısal mercilerce
açıkça tespit edilmesi nedeniyle FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da iltisaklı olup
olmadığı konusunda ciddi ve objektif nedenlerin idari ve yargısal makamlarca
ortaya konulup konulmadığının irdelenmesi bakımından başka bir delilin ayrıca
değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.
103. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan kamu personelinin kamu
görevinden çıkarılmasına ve bu kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden
alınmamalarına ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemelerine, doğrudan ya
da dolaylı olarak görevlendirilmemelerine ilişkin kuralı da incelemiştir. Bu
kararında Anayasa Mahkemesi, Avrupa'da farklı ülkelerde gerçekleştirilen arındırma
uygulamalarının Türkiye'de 15 Temmuz darbe girişiminden kaynaklanan anayasal
düzeni hedef alan tehlikenin bertaraf edilmesi sürecinde hayata geçirilen
tedbirlerden farklı olduğunu vurgulamıştır. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesince
FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olduğu değerlendirilen kişilerin kamu
görevinden çıkarılmasının kamu otoritesiyle bağlantılı olmayan özel sektör
alanında istihdam edilme imkânını ortadan kaldırmadığı belirtilmiş ve somut
olaydakine benzer tedbirin millî güvenliğin ve kamu düzeninin sağlanarak kamu
hizmetinin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesi amacına ulaşma bakımından
elverişli, gerekli ve ölçülü olduğu kabul edilmiştir (bkz. § 40).
104. Öte yandan AİHM'in rejim değişikliği gibi radikal
bir dönüşümün olmadığı durumlarda da Sözleşme'deki güvencelere riayet edilmesi
koşuluyla kamu görevlilerine yönelik meslekten çıkarma ve kamu görevinden
yasaklama dâhil bazı tedbirlerin alınabileceğini kabul ettiği vurgulanmalıdır.
Nitekim Xhoxhaj/Arnavutluk ve Naidin/Romanya kararlarında AİHM,
başvurucular hakkında tesis edilen kamu hizmetinden süresiz şekilde
yasaklanmalarına ilişkin tedbirlerin ortaya konulan meşru amaçlarla uyumsuz ve
orantısız olmadığı sonucuna varmıştır (bkz. §§ 55-62).
105. Buradan hareketle FETÖ/PDY'nin gizli yapısı, henüz
tam olarak tüm üyelerinin tespit edilememesi ile terör örgütlerinin anayasal
düzene karşı oluşturduğu tehdit gözetildiğinde bu tedbirin örgütün kamuda
yeniden yapılanması ve güç elde ederek anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs
etmesinin önlenmesi açısından somut koşullar bağlamında elzem olduğu açıktır.
Somut olayda başvurucu, demokratik anayasal düzenin korunması bakımından kamu
görevinden ilgili ve yeterli somut gerekçelerle çıkarılmış ancak özel sektörde
çalışmasını engelleyen herhangi bir ilave kısıtlamaya tabi tutulmamıştır. Bu
konuda bir kısıtlama getirilmeyerek somut tehlikenin bertaraf edilmesi amacıyla
hareket edildiği değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu tedbirin öngörülen amaç
doğrultusunda ölçülü olmadığı da söylenemez.
106. Diğer taraftan somut olayda ortaya çıkan
uyuşmazlığın çözümüne imkân sağlamaya uygun yasal düzenlemelerin mevcut olduğu
ve etkili şekilde işlediği görülmektedir. Nitekim yargılama safahatında dava
dosyasına sunulan ve başvuruya konu kararların gerekçelerini oluşturan tüm
bilgi ve belgelerin başvurucuya tebliğ edildiği, bu bilgi ve belgelere karşı
etkin bir şekilde beyanda bulunma imkânının sağlandığı görülmektedir. Bu
bağlamda olağanüstü şartlarda hızlı ve basit usulde kamu görevinden çıkarma
tedbirinin uygulanması gerekliliği dikkate alındığında somut olayda yargısal
denetimin etkili bir şekilde işlemediği ve yargılamayı yürüten mahkemelerin
bağımsız ve tarafsız olmadığı söylenemez. Sonuç olarak başvurucunun yargısal
makamlar önünde delillerini sunduğu, iddiada bulunma ve savunma haklarını
herhangi bir engellemeyle karşı karşıya kalmadan kullandığı, dolayısıyla
yargılamalarda usule ilişkin güvencelerin sağlandığı anlaşılmaktadır.
107. Neticede darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile
irtibat veya iltisak içinde olunduğunu göstermesi açısından yeterli kabul
edilen darbe teşebbüsünü gerçekleştirenlerle birlikte hareket ettiğine ve darbe
teşebbüsünün başarılı olmasına somut eylemleriyle katkı sağladığına ilişkin
olarak açıklanan gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu, mevcut başvurunun
koşullarında alınan tedbirin olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit veya
tehlikeyi bertaraf etmeye elverişli, bunun için gerekli, ulaşılmak istenen amaç
ile orantılı olduğu ve keyfîlik içermediği değerlendirilmiştir. Dolayısıyla
eldeki başvuruda olağanüstü hâl koşullarında durumun gerektirdiği ölçünün
korunduğu sonucuna varılmıştır.
108. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde
güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin olağanüstü
hâl döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve
sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlere uygun
olduğuna ve başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar
verilmesi gerekir.
B. Masumiyet
Karinesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia
109. Başvurucu; hakkında kesinleşmiş bir ceza mahkemesi
kararı olmadığı hâlde kamu görevinden çıkarıldığını, ceza kovuşturması devam
etmesine rağmen suçlu ilan edildiğini belirterek masumiyet karinesinin ihlal
edildiğini iddia etmiştir.
110. Masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan bir
kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis
edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk devleti
ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır (AYM, E.2013/133, K.2013/169,
26/12/2013). Anılan karine, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı
kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına almaktadır.
Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve
kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine
tabi tutulamaz (Kürşat Eyol [2. B.], B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26; Halit
İnciroğlu, § 158).
111. Bilindiği gibi ceza muhakemesi hukuku ile idare
hukuku farklı kural ve ilkelere tabi disiplinlerdir. İdare hukuku, kamu gücünü
kullanma yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştirdiği işlem ya da eylemlerde
uygulanması gereken başta anayasa olmak üzere yürürlükteki hukuk kurallarının
bütününü ifade etmektedir. Bu bakımdan idari işlemlerin yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olduğu ve iptali, menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarıyla ileri sürülür. Söz konusu
davalar, idari yargı düzeninde yer alan yargı mercilerince idare hukuku
ilkeleri kapsamında ele alınır. Bazı hâllerde kamu görevlisinin fiilî, ceza
hukuku kapsamında suç tanımına uymasının yanı sıra idare hukuku yönünden de
sorumluluk gerektiren bir mahiyet taşıyabilir. Bunun yanı sıra ceza hukuku
anlamında suç teşkil etmeyen bir eylem ya da işlem idare hukuku bağlamında bir
yaptırımı gerekli kılabilir. Zira cezai sorumluluğu ortadan kalkmış olsa dahi
aynı olaylar nedeniyle -daha hafif bir ispat külfeti temelinde- kişi hakkında
başka tür bir sorumluluğun tesis edilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır
(benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Özcan Pektaş [1. B.], B. No:
2013/6879, 2/12/2015, § 25; Kürşat Eyol, § 30; Halit İnciroğlu, §
159).
112. Ceza muhakemesiyle eş zamanlı olarak yürütülen, bir
başka ifadeyle kişinin henüz suç isnadı altında olduğu, ceza makamları
tarafından hakkında herhangi bir hüküm kurulmadığı süreçte devam eden idari
soruşturma ve yargılamalarda masumiyet karinesi bakımından önemli olan husus;
kamu makamlarının işlem ya da kararlarında belirttikleri gerekçeler veya
kullandıkları dil nedeniyle bireye cezai sorumluluk yüklememeleri, ceza
mahkemeleri tarafından henüz suçlu bulunmamış bireyin masumiyeti üzerine gölge
düşürülmesine sebebiyet vermemeleridir (Galip Şahin [1. B.], B. No:
2015/6075, 11/6/2018, § 47; Halit İnciroğlu, § 160).
113. Somut olayda adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki
varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir niteliğinde bir
meslekten çıkarma işlemi tesis edilmiştir. İdari yargı mercilerince eldeki
başvurudan önce verilen kararlarda, bahse konu meslekten çıkarma işleminin
nedeni olarak kabul edilen devletin millî güvenliğine karşı faaliyette
bulunduğuna karar verilen FETÖ ve/veya PDY ile iltisak ve irtibat içinde olma
ölçütü çerçevesinde ve idare hukuku ilkeleri kapsamında değerlendirmelerde
bulunulmuştur. Söz konusu kararlarda başvurucunun ceza yargılamasında kendisine
isnat edilen eylemleri işlediği ve suçlu olduğu yönünde bir çıkarımda
bulunulmadığı, kararlarda geçen ifadelerin gerek kullanılan dil gerekse bağlamı
itibarıyla ceza hukuku anlamında ve teknik unsurlarıyla yargılamaya konu suça
ya da bu suçun işlendiğine işaret etmediği anlaşılmıştır (benzer bir
değerlendirme için bkz. Halit İnciroğlu, § 161).
114. Açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesine yönelik
bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan
yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
C. Makul Sürede
Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
115. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
116. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru
ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837,
27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede
Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair
Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40.
maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla
derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla
yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu
tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil
niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan
kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir
durum bulunmamaktadır.
117. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer
kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının
tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A.1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine
ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL
EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin
iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ
OLDUĞUNA,
3. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin
iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte
değerlendirildiğinde Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel
hayata saygı hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,
C. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu'nun 339. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca tahsil edilmesi
mağduriyetine neden olacağından adli yardım talebi kabul edilen başvurucunun
yargılama giderlerini ödemekten TAMAMEN MUAF TUTULMASINA,
D. Kararın bir örneğinin bilgi için Ankara 21. İdare
Mahkemesine (E.2019/3535, K.2020/1653), Ankara Bölge İdare Mahkemesi 14. İdari
Dava Dairesine (E.2021/9945, K.2022/4812), Danıştay Beşinci Dairesine
(E.2023/7364, K.2023/8726) ve Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 25/9/2025
tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.