TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
KURTULUŞ DEMİR BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2019/14146)
Karar Tarihi: 5/10/2022
Başkan
:
Kadir ÖZKAYA
Üyeler
M. Emin KUZ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Basri BAĞCI
Kenan YAŞAR
Raportör
Hasan SARAÇ
Başvurucu
Kurtuluş DEMİR
Vekili
Av. Burçak ATAMAN
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru; iş kazası nedeniyle açılan tazminat davasında ıslah talebinin reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ve engelli kalması nedeniyle de maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
2. Başvurucu, Bursa'da bulunan bir özel şirkette işçi olarak çalışırken 13/9/2006 tarihinde hidrolik boru kesme makinasına sol el işaret parmağını sıkıştırması neticesinde başvurucunun parmağı birinci boğumundan kopmuş ve başvurucu hakkında 21/5/2013 tarihinde %4 oranında sürekli iş göremezlik raporu düzenlemiştir.
3. Başvurucu27/6/2014 tarihinde çalıştığı şirket aleyhine fazlaya dair hakları kalmak kaydı ile 2.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminat davasını Bursa 9. İş Mahkemesinde (İş Mahkemesi) açmıştır. Başvurucu; dava dilekçesinde özetle ilgili şirketin kazanın meydana gelmesinde gerekli güvenlik tedbirlerini almadığını, koruyucu aparatları takılı olmayan makinede üretim yaptırıldığını, kendisine şikâyetçi olmaması hususunda yoğun telkinlerde bulunulduğunu, maddi ve manevi zararlarının davalı şirket tarafından karşılanmadığını böylece ilgili şirketin kusurlu olduğunu ileri sürmüştür.
4. Yargılama sürecinde İş Mahkemesi, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulundan maluliyet oranı hakkında rapor aldırmıştır. Ayrıca, dosya içerisinde bulunan 21/5/2014 tarihli raporda, başvurucunun iş kazası nedeniyle meslekte kazanma gücünden kaybetme/azalma (sürekli iş göremezlik derecesi) oranının %4 olduğu, yardıma muhtaç olmadığı ve kontrol gerekmediği belirtilmiştir.
5. İş Kazası ve Meslek Hastalığı Değerlendirme Komisyonu 4/12/2013 tarihli kararı ile davalı işyerinde 13/9/2006 tarihinde meydana gelen olayın iş kazası niteliğinde olduğunu belirtmiştir.
6. İş Mahkemesi; bu rapordan başka, üç kişilik bilirkişi heyetinden işçi sağlığı ve iş güvenliği hususunda, bir hukukçu bilirkişiden de maddi tazminatın hesaplanması hususunda farklı tarihlerde raporlar aldırmış, belgeleri ve kayıtları incelemiş, keşif yapmıştır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği hususlarında alınan rapora göre davalı işverenin %60, başvurucunun %40 oranında kusurlu olduğu belirtilmiştir.
7. Başvurucu 14/11/2016 tarihinde dava dilekçesinde talep etmiş olduğu 2.000 TL maddi tazminat miktarını 21.000 TL daha artırmak için ıslah dilekçesi sunmuştur. Böylece başvurucu, dava ve ıslah dilekçelerine göre 23.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi olmak üzere toplam 73.000 TL tazminatın ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.
8. Mahkeme, davayı kısmen kabul kısmen reddetmiştir. Mahkeme 18.804,99 TL maddi, 5.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak başvurucuya ödenmesine diğer taleplerin ise reddine istinaf kanun yolu açık olmak üzere karar vermiştir.
9. Başvurucu; tazminat hesabı yapılırken itirazlarının dikkate alınmadığını, hesaplamaya esas net ücretin belirlenmesinde hata yapıldığını, hükmolunan manevi tazminatın da maluliyete göre düşük oranda takdir edildiğini ileri sürüp davanın kabulüne karar verilmek üzere İş Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir. Davalı şirket ise iş kazası tarihine göre davanın ıslah edilen kısmının zamanaşımına uğradığını, ıslah dilekçesine karşı süresinde verdikleri dilekçede zamanaşımı itirazında bulunmalarına rağmen dikkate alınmadığını, kazanın oluşumuna davacının kendi kusurlu eylemlerinin neden olduğunu, müvekkili şirkete kusur izafe eden kusur raporunun olaya uygun düşmediğini ve hatalı değerlendirmeler yapıldığını, başvurucunun kazadan sonra altı yıl daha şirkette çalıştığını, işten ayrılmasından üç yıl sonra bu davayı açtığını, manevi tazminatın da reddedilmesi gerektiğini ileri sürüp davanın reddine karar verilmek üzere İş Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
10. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) başvurucunun istinaf başvurusunun reddine, davalı şirketin ise istinaf başvurusunun kabulüne, İş Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın esastan kısmen kabulüne kısmen reddine temyizi kabil olmak üzere karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, başvurucu açısından 2.000 TL maddi ve 5.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 13/9/2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak başvurucuya verilmesine, fazla istemlerin ise reddine karar vermiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:
''...[D]avalı vekilinin zamanaşımı konusundaki istinafına gelince; 13.09.2006gerçekleşen iş kazası tarihine göre 27/06/2014 tarihli ilk dava dilekçesinde talep edilen 2.000,00TLmaddi tazminat açısından zamanaşımı söz konusu değildir. Ancak 14/11/2016 tarih ve harç tarihli maddi tazminatın ıslah edilen kısmı için ıslah dilekçesine karşı davalı vekilinin süresinde verdiği dilekçede zamanaşımı def'inde bulunmuştur.
...
Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere zamanaşımı, failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılmalıdır. Zarar görenin, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması demektir. Vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zarar, ancak bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşur. Bedensel zararın gelişim gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerekir. Davaya konu olayda, davacının iş kazası neticesinde gelişen bir duruma bağlı maluliyet değişiminin ve zararının olmadığı ve kazayla birlikte "sol el 2. Parmak DIP Ampute" (kopma ve kesilmesi) söz konusu olup gelişen bir duruma bağlı maluliyet değişiminin ve zararı oluşumu söz konusu değildir.
Bu bakımdan somut olayda maddi tazminatın, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin talep hakları saklı tutularak kısmi dava olarak talep edildiği ortadadır. Bu duruma göre zamanaşımı süresi dava dilekçesi ile talep edilen maddi tazminat yönünden dava tarihinde kesilecek, bakiye alacak miktarı yönünden işlemeye devam edecektir.
Hal böyle olunca, maddi tazminat yönünden aleyhine hüküm kurulan davalı vekilinin, ıslah dilekçesini tebliğ aldıktan sonra zamanaşımı def'ini süresinde ve açıkça ileri sürdüğü değerlendirilerek, maddi tazminat konusunda dava dilekçesindeki taleple sınırlı olarak karar verilmesi gerekirken; ıslah edilen kısmı da kapsayacak şekilde maddi tazminata karar verilmesi doğru olmamıştır...''
11. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, başvurucu için kabul edilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibarıyla temyiz sınırının altında kaldığı ve böylece temyiz kabiliyeti bulunmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine 7/2/2019 tarihinde karar vermiştir.
12. Kesinleşen karar başvurucu vekiline 22/3/2019 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine 19/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
13. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Mahkemeye Erişim Hakkı Yönünden
14. Başvurucu, Bölge Adliyesi Mahkemesi kararının bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içerdiğini, zamanaşımı hesaplamasının yanlış yapıldığını, iş kazasında sakatlanan işçinin en azından iş gücü kayıp derecesini öğrenme tarihinin zamanaşımının başlangıcı olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, ayrıca on yıllık zamanaşımı müddetinin başlangıcının beden gücündeki azalmanın belli olduğu tarih olarak kabul edilmesi gerektiğini de iddia etmiştir. Başvurucu, bunların yanında ıslah tarihi itibarıyla zamanaşımı süresinin dolduğunun kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu, zamanaşımının başlangıcının katı yorumlandığını öne sürmüştür. Başvurucu, ilave olarak sundukları deliller ile yargı kararlarının değerlendirmeye alınmadığını, ıslah tarihi itibarıyla taleplerinin zamanaşımına uğramadığını beyan etmiştir. Başvurucu son olarak Bölge Adliye Mahkemesi ile Yargıtay ilgili dairesinin kararlarının gerekçesiz olduğunu, hangi taleplerinin temyiz sınırının altında kaldığının açıklanmadığını, davayla ilgili olmayan bir başka şirketin ismine kararda yer yerildiğini belirterek adil yargılanma hakkının, mahkemeye erişim hakkının ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
15. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun aşağıda incelemesi yapılacak olan makul sürenin ihlal edildiği iddiaları dışındaki başta davanın ıslah edilen kısmının zamanaşımı nedeniyle reddedilmesine yönelik şikâyet olmak üzere tüm şikâyetlerinin mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmesinin yeterli olduğu anlaşılmıştır (benzer yönde bir değerlendirme ve konuya ilişkin tüm ulusal ve uluslararası mevzuat ve ilgili yargısal içtihatlar için bkz. Gülhan Dursun, B. No: 2016/9312, 27/11/2019).
16. Anayasa Mahkemesine yapılan -somut başvuruya benzer nitelikte olan- Gülhan Dursun başvurusuna konu olayda, başvurucunun murisinin iş kazasında hayatını kaybetmesi üzerine açtığı tazminat davasında davacı tarafça dava değeri ıslah edilmiş, mahkeme neticede davanın ıslah ile artırılan kısmın zamanaşımına uğradığını belirterek buna yönelik talebi reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu başvuruda davanın ıslah ile artırılan kısmının reddedilmesini mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelemiştir. Anılan kararda, ıslaha konu alacağın zamanaşımı nedeniyle reddedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği, 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun 125. ve 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddelerine göre verilen ret kararıyla başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu, dava hakkının on yıllık süre koşuluyla sınırlandırılmasının meşru bir amaca yönelik olduğu ifade edilmiştir.
17. Anılan kararda; müteveffanın ölümüyle davacı açısından zararın gelişim göstermediği, bu nedenle dava zamanaşımı süresinin olay tarihinden itibaren on yıl içinde sona ereceği, ayrıca ıslah talebine karşı davalı tarafça zamanaşımı definin ileri sürülebileceğinin öngörülebilir olduğu, tazminat miktarı tam olarak belirlenebilir olmasa da başvurucunun zararını yaklaşık olarak hesaplamak suretiyle zamanaşımı süresi içinde ıslah talebinde bulunmasının -somut olayın koşulları gözetildiğinde- mümkün olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, somut olay koşullarında başvurucunun tazminat davasıyla eş zamanlı olarak yürütülen ceza yargılamasındaki belge ve raporlara dayanarak uğradığı maddi zararın yaklaşık tutarını haricen uzman kişilere hesaplattırarak ıslah talebinde bulunmasının mümkün olduğunu ifade etmiştir (Gülhan Dursun, §§ 60-62).
18. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak ıslah talebinin zamanaşımı süresi içinde yapılması gerektiğine ilişkin kuralın belirli ve öngörülebilir olduğunu, mahkemenin özensizliğinden kaynaklı olarak bilirkişi raporu zamanında elde edilememiş ise de başvurucunun yaklaşık zararını haricen hesaplayarak zamanaşımı süresi içinde ıslah imkânına sahip olduğunu ancak kendi kusuruyla bundan yararlanmadığını belirtmiş; bu kapsamda ıslah ile artırılan miktara yönelik tazminat talebinin on yıllık zamanaşımı süresi nedeniyle reddedilmesinin başvurucuya aşırı bir külfet yüklemediği sonucuna ulaşarak mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir (Gülhan Dursun, § 68)
19. Somut olaya bu açıklamalar ve ilkeler sonrasında bakıldığında konuya ilişkin olarak zamanaşımına ilişkin yasal durum ve içtihadın öngörülemez olmadığı kabul edilmelidir. Bölge Adliye Mahkemesi kararında özetle; iş kazasından doğan tazminat davalarında 818 sayılı mülga Kanun'un 125. ve 6098 sayılı Kanun'un 146. maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresinin bulunduğu, dava konusu olayda da bu sürenin hangi tarihte başlatılması gerektiği noktasında taraflar arasında uyuşmazlığın mevcut olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Bölge Adliye Mahkemesi, İş Mahkemesinin sürekli iş göremezlik raporunun alındığı 21/5/2014 tarihli raporu bu sürenin başlangıç tarihi olarak esas aldığı tespitinde bulunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi daha sonra zamanaşımının, failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılması gerektiğini, mağdurun zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartları öğrenmiş olmasının da şart olduğunu, vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zararın ancak bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşabileceğini, bedensel zararın gelişim gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerektiğini kabul etmiştir. Bu değerlendirmeler sonrasında Bölge Adliye Mahkemesi, dava konusu olayda başvurucunun iş kazası neticesinde gelişen bir duruma bağlı maluliyet değişiminin olmadığını, kazayla birlikte sol el ikinci parmakta DIP ampute (kopma/kesilme) söz konusu olduğunu ve süreç içerisinde bu zararın ve durumun gelişmediğini belirtmiştir. Bölge Adliye Mahkemesine göre somut olayda başvurucunun maddi tazminata ilişkin olarak dava dilekçesinde fazlaya ilişkin talep hakları saklı tutarak kısmi dava olarak talep ettiğinden, netice olarak zamanaşımı süresinin dava dilekçesi ile talep edilen maddi tazminat yönünden dava tarihinde kesilecektir. Bölge Adliye Mahkemesi, bakiye alacak miktarı yönünden ise zamanaşımın işlemeye devam edeceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
20. 2006 yılında meydana gelen olaydan sonra 2011 yılına kadar aynı işyerinde çalışmaya devam eden başvurucunun yaralanmasında olay nedeniyle ayrıca ilerleyen, değişen veya gelişen yeni bir durumun veya zararın meydana gelmediği anlaşılmıştır. Başvurucunun iş kazasında yaralanmasına bağlı olarak sadece engel oranının belirlendiği 2014 yılında kısmi dava açması şeklinde başlayan yargısal süreçte -tazminat miktarı tam olarak bilinmese de- başvurucunun zarar tutarını yaklaşık olarak hesaplayıp zamanaşımı süresi içinde ıslah talebinde bulunmasının -somut olayın koşulları gözetildiğinde- mümkün olduğu görülmüştür.
21. Sonuç olarak ıslah talebinin zamanaşımı süresiyle sınırlı olduğuna ilişkin kuralların belirli ve öngörülebilir olduğu, 13/9/2006 tarihinde meydana gelen ve zarar ile failin baştan itibaren bilinir olmasına rağmen kısmi dava açıldıktan sonra 4/11/2016 tarihinde verilen ıslah dilekçesi ile maddi tazminatın yükseltilmesi talebi karşısında Bölge Adliye Mahkemesinin zamanaşımının başlangıcına dair yapmış olduğu değerlendirmeler ile nihayetinde vardığı sonucun yeterince gerekçe içerdiği, buna göre tüm bu tespitler sonrasında başvurucunun ıslah ile artırılan tutara yönelik tazminat talebinin on yıllık zamanaşımı süresinin dolması sebebiyle reddedilmesinin başvurucuya aşırı bir külfet yüklemediği değerlendirilmiştir. Bu durumda başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalin bulunmadığının açık olduğu anlaşılmıştır.
22. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiği İddiası Yönünden
23. Başvurucu, 27/6/2014 tarihinde verilen dilekçe ile başlayan yargısal sürecin 7/2/2019 tarihinde sona ermesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının da ihlal edildiğini öne sürmüştür.
24. Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesi uyarınca medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekmektedir. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher Ergün ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38-45).Başvuru konusu olayda, kişinin vücut bütünlüğüne verildiği ileri sürülen zarardan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasının söz konusu olduğu görülmektedir.
25. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde sürenin başlangıcı kural olarak uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği tarihtir. Somut başvuru açısından bu tarih 27/6/2014'tür.
26. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergün ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda somut yargılama faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucunun temyiz talebinin Yargıtay 4. Hukuk Dairesince reddedildiği 7/2/2019 olduğu anlaşılmıştır.
27. Başvurucunun açmış olduğu davanın4 yıl 7 ay 11 gün sürmesinin üç dereceli yargılamada makul olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
B. Maddi ve Manevi Varlığın Korunması ve Geliştirilmesi Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
28. Başvurucu; % 4 oranında engelli olmasına rağmen dava açıldıktan beş yıl sonra verilen 2.000 TL maddi ve 5.000 TL manevi tazminatın uğranılan zararla orantılı olmadığını, hükmedilen miktar nedeniyle maddi ve manevi varlığının korunmadığını, olay nedeniyle kendisi ve ailesinin birlikte çektikleri maddi ve manevi sıkıntı ve eziyetlerin dikkate alınmadığını, olay sonrasında da maluliyet nedeniyle diğer işyerlerinin kendisini işe almaktan kaçındıklarını, buna rağmen tazminat miktarının düşük belirlendiğini, maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ayrıca ilgili şirketin usulüne uygun olarak denetimlerinin yapılmaması nedeniyle de yaşam hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.
29. Başvurucunun yaşam hakkına yönelik iddiaları bakımından olay nedeniyle hayati tehlike geçirecek ve böylece yaşam hakkının uygulanabilirliğine olanak sağlayacak şekilde yaralanmadığı, yaralanmasının yaşam hakkının incelenmesine bu hâliyle imkân vermediği, başvurucunun bu iddiasını yaşam hakkı kapsamında hangi yükümlülüğün hangi şekilde ihlal edildiğine, bu olay nedeniyle devletin nasıl ve ne suretle yükümlülüklerin ihlaline sebebiyet verdiğine, ayrıca başvurucunun iddialarını yasal mercilere taşıdıktan sonra iddialarını tartıştırdığına dair herhangi bir açıklamada bulunmadığı gözönünde alındığında bu kapsamdaki iddialarının sadece maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
30. Anayasa'nın 17. maddesinde düzenlenen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete, vücut ve ruh bütünlüğüne yönelen saldırılar, tıbbi müdahaleler, şeref ve itibara yönelik haksız eylemler karşısında kişilerin maddi ve manevi varlığını etkili biçimde korumak şeklinde pozitif ödevler yüklemektedir. Devletin söz konusu pozitif yükümlülüğü, müdahalelere karşı etkili mekanizmalar kurmak, bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal prosedürleri sağlamak, bu suretle yargısal ve idari makamların bireylerin idareyle ve özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluğunu içermektedir. Etkili yargısal koruma sağlamada mağdurların kendi inisiyatifleri ile hukuk veya idare mahkemesinde açtıkları dava yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada da fiilen etkili olması ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip olması gereklidir. Başvuru yolunun ancak bir hak ihlali iddiasını önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilmesi ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi hâlinde etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir. Ayrıca kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir eylemden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı, bu çerçevede devletin Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez. Bu yöndeki pozitif yükümlülüğünün sonuç yükümlülüğünü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğünü ifade ettiğini hatırlatmak gerekir. Uygun araçların kullanılması yükümlülüğü, her davada başarılı olunması veya mağdurların olaylarla ilgili beyanlarıyla bağdaşan bir sonuca varılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Bununla beraber kural olarak dava, olayın gerçekleştiği koşulları belirleyecek ve iddiaların doğruluğunun kanıtlanması hâlinde sorumlularının tespit edilerek uygun telafi imkânlarını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Maddi ve manevi varlığı koruma hakkı kapsamında hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarında makul derecede dikkatli ve özenli inceleme şartının yerine getirilmesi gerekmektedir. Derece mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp yapmadıkları ya da ne ölçüde yaptıkları da Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmelidir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda gösterilecek hassasiyet, yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya çıkabilecek benzer hak ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (bu değerlendirmelerin bazı kararların ayrıntıları için bkz. Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015; Fatma Kılıç ve İbrahim Haldız, Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123, 2/10/2013; Hüdayi Ercoşkun, B. No: 2013/6235, 10/3/2016; Özkan Şen; Yasin Çıldır, B. No: 2013/8147, 14/4/2016,; Nail Artuç, B. No: 2013/2839, 3/4/2014; Hilmi Düzgüner, B. No: 2014/9690, 11/5/2017; Tevfik Gayretli, B. No: 2014/18266, 25/1/2018, § 32).
31. Somut olayda, başvurucunun fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 2.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminatın ödenmesi için açtığı ve daha sonra ıslah dilekçesi vererek maddi tazminat tutarını artırdığı davada Bölge Adliye Mahkemesi, İş Mahkemesinin maddi tazminata ilişkin kabulünden farklı bir gerekçe ile zamanaşımının başlangıcına dair değerlendirmelerde bulunmuştur. Başvurucunun bu hakla ilgili olarak ileri sürülen ihlal iddialarına benzer şekilde dile getirdiği iddiaları hakkında mahkemeye erişim hakkı başlığı altında yapılan incelemede varılan sonuç (bkz. §§ 14-22) gözönünde bulundurulduğunda, maddi ve manevi varlığın korunma ve geliştirilmesi hakkına yönelik bir ihlalin bulunmadığının açık olduğu anlaşılmaktadır.
32. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksunluk olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
C. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiği İddiası Yönünden
33. Başvurucu, yargılama neticesinde ıslah edilen kısımların zamanaşımına uğradığından bahisle 2.000 TL maddi tazminata hükmedilmesi nedeniyle ayrıca mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
34. Belirli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacak iddiasıyla oluşan meşru bir beklenti, Anayasa'nın ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru beklenti; makul bir şekilde ortaya konmuş, icra edilebilir bir iddianın doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksek olduğunu gösteren, yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanan, yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında savunulabilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (İslam Şahin, B. No: 2014/7280, 21/1/2016, § 29; Uğur Çelik, B. No: 2015/20244, 15/6/2016, § 24).
35. Somut olayda, başvurucunun ileri sürdüğü işçi alacaklarına ilişkin iddialarına bakıldığında yürürlükteki kanun hükümleri veya konuyla ilgili yargı içtihatları tarafından desteklenen ve ortada mülkiyet hakkı kapsamında meşru beklenti olarak nitelendirilebilecek durumların bulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun somut olay bağlamında Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkına ilişkin korumadan yararlandırılmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
36. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının da diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3. Maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
4. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın konu bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 5/10/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.