logo
Bireysel Başvuru Kararları Kullanıcı Kılavuzu English

(Okan Aladağ, B. No: 2019/20420, 24/11/2021, § …)
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.
   


 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

OKAN ALADAĞ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2019/20420)

 

Karar Tarihi: 24/11/2021

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başkan

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

M. Emin KUZ

 

 

Rıdvan GÜLEÇ

 

 

Yıldız SEFERİNOĞLU

 

 

Basri BAĞCI

Raportör

:

Murat İlter DEVECİ

Başvurucu

:

Okan ALADAĞ

Vekili

:

Av. Berna KARADAŞ

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; kamu makamları tarafından öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olduğu ileri sürülen canlı bomba saldırısı sonucu meydana gelen yaralanma olayından kaynaklanan zararların tazmini istemiyle açılan tam yargı davalarında olayın idarenin kusuruyla meydana geldiğine ilişkin iddialar hakkında açık bir cevap verilmeden ve davacının dayandığı delillerin toplanıp toplanmadığı hususunda açıklama yapılmadan sonuca varılması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 13/6/2019 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) temin edilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:

9. Bazı sivil toplum kuruluşlarınca gerekli yasal izinler alınarak 10/10/2015 Cumartesi günü 12.00-16.00 saatleri arasında Ankara'da barış, emek ve demokrasi konulu bir miting yapılması kararlaştırılmıştır. Planlamaya göre Ankara Tren Garı'nda toplanılacak ve Talatpaşa Bulvarı, Opera Meydanı ile Atatürk Bulvarı'nı takiben Sıhhıye Meydanı'na yürünecektir.

10. Ankara Tren Garı önünde 10/10/2015 tarihinde toplanan kalabalığın hazırlıkları sürerken saat 10.04 sıralarında peş peşe iki patlama meydana gelmiş ve yaşanan bu olay nedeniyle pek çok kişi ölmüş, aralarında başvurucunun da bulunduğu birçok kişi yaralanmıştır. Başvurucu, olaydan sonra ameliyat edilmiş ve bir hastanede bir kısmı yoğun bakım servisinde olmak üzere bir süre yatarak tedavi görmüştür. Başvurucu o tarihte İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzik Bölümü öğrencisidir.

11. İçişleri Bakanlığı, başka hususlar yanında olay öncesinde yeterli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığı konusunda iki mülkiye başmüfettişi ile iki polis başmüfettişine ön inceleme yaptırmıştır. Ön inceleme sonunda hazırlanan raporda başka hususlar yanında şu tespitler yer almaktadır:

- 2015 yılı başından itibaren İstihbarat ve Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürlüklerine değişik kaynaklardan birçok istihbarat bilgisi gelmiştir. Bu istihbarat bilgilerinin büyük çoğunluğu ya yer, zaman ve kişiye ilişkin somut bilgiler ihtiva etmemiş ya da teyide muhtaç niteliktedir ancak sözü edilen istihbarat bilgilerinin yine de güvenlik tedbirlerinin planlamasında dikkate alınması gerekir. 2015 yılında DEAŞ terör örgütü ile ilişkili istihbaratın fazlalığına rağmen Ankara Tren Garı önünde canlı bomba terör eylemini gerçekleştiren Y.E.A.nın da aralarında olduğu bazı şahısların canlı bomba eyleminde bulunabileceğine ve irtibatlı oldukları DEAŞ terör örgütünün Diyarbakır ve Suruç terör eylemlerinden sonra ülkemizde ses getirecek başka terör eylemi hazırlığı içinde olduğuna, halkın kalabalık olduğu yerlerde, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde birden fazla canlı bomba eylemi yapabileceğine yönelik istihbaratlar son derece önemlidir. Zira toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yoğun olarak yapıldığı illerin başında Ankara gelmektedir. Bu sebeple anılan nitelikteki bilgilerin toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin güvenliğini planlamakla sorumlu il emniyet müdürü, emniyet müdür yardımcısı, emniyet birimleri hatta vali ile paylaşılması gereklidir. Buna rağmen TEM Şube Müdürlüğü, emniyet tedbirlerinin gözden geçirilmesi veya sıklaştırılması amacıyla emniyet birimlerine çoğunlukla aynı içerikli yazılar göndermiştir (ön incelemeyle ilgili süreç için bkz. Hasan Kılıç, B. No: 2018/22085, 27/1/2021, §§ 11-14).

12. Başvurucu 2/12/2015 tarihinde İçişleri Bakanlığından 500.000 TL maddi tazminat ile 500.000 TL manevi tazminat talep etmiştir.

13. Tazminat talebine cevap verilmemesi üzerine başvurucu, lehine 75.000 TL manevi tazminat ile 25.000 TL maddi tazminata hükmedilmesi istemiyle İçişleri Bakanlığı aleyhine Ankara 10. İdare İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu, saldırı gerçekleşebileceğine ilişkin gerçek ve yakın bir riskin varlığının bilinmesine veya bilinmesinin gerekmesine rağmen idarenin saldırının önlenmesi için gerekli tedbirleri almadığına ilişkin birçok iddiada bulunup güvenlik güçlerinin olaydan sonra ölenlerin, yaralananların ve yaralılara yardım edenlerin üzerine gaz bombası atıp cankurtaranların olay yerine ulaşmasını ve ilk yardım çalışmalarını fiilen engellediğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte başvurucu, gazlı müdahaleye maruz kaldığına ve/veya kendisine yapılacak tıbbi müdahalenin fiilen engellendiğine yönelik bir iddiayı açık bir biçimde dile getirmemiştir.

14. Başvurucu dava dilekçesinde ayrıca aralarında bir kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu ile bir siyasi parti tarafından ayrı ayrı hazırlanan raporlar da dâhil olmak üzere bazı delillerin toplanmasını talep edip anılan raporlardan birinde isimleri geçen tanıkların duruşmada dinlenmesini istemiştir.

15. İçişleri Bakanlığı idarenin hizmet kusurundan kaynaklanan bir güvenlik açığı olmadığını, idarenin üzerine düşen dikkat ve özeni gösterdiğini, olayın bir terör saldırısı olduğunu, patlamaların miting alanı dışında ve miting için kararlaştırılan zaman diliminden önce yaşandığını, Anayasa'nın devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerin yetkililer üzerinde aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanamayacağını, uyuşmazlığın 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun çerçevesinde çözülmesi gerektiğini, 5233 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra idarenin terör olaylarından kaynaklanan zararlar dolayısıyla sosyal risk ilkesi çerçevesinde dahi sorumlu tutulamayacağını ve manevi zararların 5233 sayılı Kanun kapsamında olmadığını savunmuştur.

16. Olay günü saat 08.00'den itibaren alınan tedbirlere, görevlendirmelere, taleplere, istişarelere, trafik düzenlemelerine, toplantı ve gösteri yürüyüşünde yapılması gereken tüm iş ve işlemlere ilişkin bilgi ve belgeler İçişleri Bakanlığı tarafından İdare Mahkemesine gönderilmiştir.

17. 14/4/2016 tarihinde İdare Mahkemesi, Ankara Valiliğini de hasım olarak tespit edip dava dilekçesinin bir örneğini sözü edilen davalıya tebliğ edilmesine karar vermiştir.

18. Ankara Valiliği savunmasında özetle 5233 sayılı Kanun çerçevesinde başvurucuya tazminat ödenmesine ilişkin işlemlerin devam ettiğini (Başvurucu İçişleri Bakanlığına yaptığı başvuru dışında Ankara Valiliğine 5233 sayılı Kanun çerçevesinde bir başvuru yapmıştır.), manevi zararların 5233 sayılı Kanun'un kapsamında olmadığını ve olayın meydana gelmesinde idarenin hizmet kusurunun bulunmadığını ileri sürmüştür. Başka belgeler yanında mitinge katılacak kişilerin güvenliklerinin sağlanması konusunda alınan tedbirlere ilişkin bilgi notlarını içerir bazı belgeler, bazı kolluk amir ve memurları tarafından düzenlenen Olay Tutanağı ve olay sırasında 112 Acil Çağrı Merkezi ile kurulan iletişimlere ait belgeler savunma dilekçesi ekinde İdare Mahkemesine sunulmuştur.

19. İdare Mahkemesi başvurucudan maddi zararının ne olduğuna dair açıklama yaparak tedavisiyle ilgili tüm kayıtlarla vücut fonksiyon kaybının ne olduğuna ilişkin belgeleri sunmasını istemiştir. Başvurucu herhangi bir belge sunmaksızın Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesinde (Hastane) tedavi gördüğünü, öğrenim gördüğü bölümün 2015-2016 öğretim yılı birinci ve ikinci dönem vizelerine giremediği için öğreniminde bir yıl kaybettiğini, geçen öğretim yılı için harç yatırdığını, günlük masrafının 40 TL olduğunu ve tedavi gördüğü süreçte ulaşım ve konaklama için harcama yapmasına karşın söz konusu harcamalara ilişkin belgeleri muhafaza edemediğini iddia etmiştir.

20. İdare Mahkemesi davalı idarelerden davaya konu olayın kışkırtıcı bir eylem mi yoksa bir terör eylemi mi olduğunun tespit edilip edilmediği, olaydan önce herhangi bir terör eylemi yapılacağına ilişkin bir ihbar olup olmadığı, başvurucunun yaptığı tazminat talepleri hakkında değerlendirme yapılıp yapılmadığı ve başvurucunun tedavisiyle vücut fonksiyon kaybına ilişkin bilgi ve belge talep etmiştir. Ankara Valiliği tarafından söz konusu ara kararının gereği olarak birtakım belgeler sunulmuştur. Gönderilen belgelere göre başvurucunun 5233 sayılı Kanun çerçevesinde talep ettiği tazminat, zararı tespit ve ölçümünde dikkate alınabilecek belgelerin gönderilmesine ilişkin talebin yerine getirilmemesi (belge eksikliği) nedeniyle reddedilmiştir.

21. İdare Mahkemesi, İnönü Üniversitesinden başvurucunun giremediği sınavı olup olmadığı ve bu nedenle başvurucuya mazeret sınavı hakkı verilip verilmediği, mazeret sınav hakkı verilmemişse veya devamsızlık nedeniyle başvurucu öğrenimini uzatmışsa bu fazla öğrenim süresi sonucu fazladan ödediği harç miktarı konularında bilgi istemiştir. Cevap yazısında mazeret sınavına gerek duymaksızın sınavlarda başarı kazanmaya çalışan başvurucunun 2015-2016 öğretim yılı güz döneminde çello dersinden devamsızlık, piyano dersinden ise başarısızlık nedeniyle kalarak anılan dersleri bir sonraki yıl yeniden tekrar etmek zorunda kaldığı, solfej, dikte ve teori dersinden diyaframındaki sıkıntı nedeniyle başarısız olduğu, teorik derslerin birçoğunu tamamlayabildiği, bahar döneminde başvurucunun çellodan şana geçtiği, ses genliği dar olan ve diyaframını zorlamayan parçalarla döneminde başarılı olduğu ancak yaşadığı psikolojik travma nedeniyle bazı derslerden devamsızlık nedeniyle kaldığı ve hâlen alttan ders alan başvurunun en az iki yıl öğrenimi uzattığı belirtilmiştir.

22. İdare Mahkemesi, başvurucunun vücudunda olay nedeniyle bir hasar oluşup oluşmadığı, oluşmuşsa bu hasarın iş gücünde bir azalmaya neden olup olmadığı, iş gücünde bir azalmaya neden olmuşsa bunun oranı ve iş gücü kaybının ömür boyu devam edip etmeyeceği hususunda Hastaneden rapor talep etmiştir. Hastane tarafından tanzim edilen 21/9/2018 tarihli raporda başvurucunun muayene edildiği ve başvurucu hakkındaki tıbbi kayıtların incelendiği belirtilerek başvurucunun çalışma gücünü kaybetmediği, engellilik oranının sıfır olduğu, olaydan sonra dört ay süreyle iş göremez durumda kaldığı açıklanmıştır.

23. Başvurucu; özetle müzik bölümünde okuduğunun ve geçirdiği ameliyatın diyaframını etkileyerek mesleği gereği çıkarması gereken sesleri engelleyip engellemediğinin gözönüne alınmadığını, el ve parmaklarında meydana gelen sinir kaybı nedeniyle ince motor becerilerini tamamen kaybettiğini ve müzik aletlerini çalmayı bırakmak zorunda kaldığını, alet çalmayı gerektiren derslerden geçemediği için öğrenimini en az iki yıl uzattığını, müzik alanında artık hayal ettiği akademik kariyeri yapamayacağını ve muayene sırasında tıbbi bir cihaz kullanılmadığını öne sürerek Hastane tarafından tanzim edilen rapora itiraz etmiştir.

24. İdare Mahkemesi yürüttüğü yargılama sonunda yaralanma sonucu oluşanzararını net olarak ortaya koyamadığı gerekçesiyle başvurucunun maddi tazminat talebini reddetmiş ancak sosyal risk ilkesi çerçevesinde başvurucuya, idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. İdare Mahkemesine göre olay öngörülebilir değildir ve idarenin kusuru net olarak ortaya konulamamıştır. Anılan kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

“...

Davacının 25.000,00 TL Maddi Tazminat İstemine Gelince;

Davalı idareler tarafından, 5233 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen terör eylemleri veya terörle mücadele sırasında uğranılan zararların tazmini istemiyle açılan davalarda sosyal risk ilkesinin uygulanma imkanı olmadığı, bu tür uyuşmazlıkların 5233 sayılı Kanun kapsamında çözümlenmesi gerektiği ileri sürülmekteyse de; 5233 sayılı Yasanın 12. maddesinde 'sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır' denilerek Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasına paralel bir düzenlemeye yer verilmiş olup, söz konusu yasanın maddi tazminata ilişkin öngördüğü hesaplamaların sulh yoluyla anlaşılması halinde zarar gören ilgilileri bağlayacağı hususunda kuşku bulunmadığı, ancak sulhnamenin imzalanmaması durumunda, ilgililerin gerçek zararlarının tazmini için yargı yoluna başvurmasını engelleyen bir hüküm de bulunmadığından, davacının terör eylemi sonucu oluşan gerçek zararının tazminat hukukunun genel ilkeleri uyarınca ödenmesini talep edebileceği açıktır.

Bakılan davada, Mahkememizin 06.09.2018 tarihli ara kararı ile Ankara Garı'nda meydana gelen patlama sonrasında vücudunda bir hasar oluşup oluşmadığının, şayet oluşmuşsa (oluştuğu bölüm de değerlendirilerek) bu hasarın iş gücünde bir azalmaya neden olup olmadığının; iş gücünde bir azalmaya neden olmuşsa bunun oranının ve iş gücü kaybının ömür boyu devam edip etmeyeceğinin saptanmasına ilişkin kesin sağlık kurulu raporu düzenlenmesinin istenildiği, ara karar cevabı olarak dosyaya sunulan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı'nca düzenlenen 21.09.2018 tarih ve 2857 numaralı raporda; '... Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği esas alındığında vücut genel çalışma gücünden kaybetmediği, Özürlülük Ölçütü Sınıflandırılması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik'e göre kişinin özür oranın 0(sıfır) olduğu, 4(dört) ay süre ile işgöremezlik halinde kaldığı kanaatinde olduğumuz hususları saygılarla arz olunur.' şeklinde tespitlere yer verilmiştir.

Bununla birlikte davacı tarafından tedavi süreci nedeniyle sınavlarına giremediği ve okulunu uzattığı bu yüzden fazla harç ödediği iddia edildiğinden Mahkememizin 07/02/2018 tarihli ara kararıyla 'Davacının 19.10.2015-03.11.2015 tarihleri arasında hastanede tedavi gördüğü ve 45 gün istirahati uygundur denilerek taburcu edildiği görüldüğünden, anılan tarihlerde davacının giremediği (vize ya da final) sınavı olup olmadığının ve bu nedenle davacıya mazeret sınavı hakkı verilip verilmediğinin sorulmasına, şayet mazeret sınav hakkı verilmemişse veya devamsızlık nedeniyle davacı okulu uzatmışsa bu fazla öğrenim süresi sonucu varsa fazladan ödediği harç miktarının bildirilmesinin istenilmesine' karar verilmiş olup verilen yanıtta davacının mazeret sınav hakkına gerek duymaksızın sınavlarda başarı kazanmaya çalıştığı ancak başarılı olamadığı belirtilmiş olup, bu durumda tedavi sürecinin doğrudan okulu uzatmasına neden olmadığı, tedavi sürecinde yol parası ve barınma masrafının olduğu ancak buna ilişkin belgelerin muhafaza edilmediği gerekçesiyle dosyaya sunulmadığı gibi bu hususu destekler makul ve kabul edilebilir açıklama getirilmemesi karşısında davacının uğradığını ileri sürdüğü tazminini istediği maddi zararı herhangi bir bilgi veya belge ile desteklenmediği dolayısıyla patlama nedeniyle yaralanma sonucu oluşan zararının net olarak ortaya konulamadığından maddi tazminat isteminin reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Davacının 75.000,00 TL Manevi Tazminat İsteminin İncelenmesinde;

-Yukarıda değinilen 'sosyal risk ilkesi' ve yapılan açıklamalar çerçevesinde, tazminat istemine konu olan terör olayının meydana geliş şekli, davacının yaralanma hususu (hastane evraklarında yer alan tespit ve bulguları) ve sosyo-ekonomik durumu dikkate alındığında, yaşanan terör olayı neticesinde davacının yaralanması nedeniyle duyduğu elem ve ızdırabın karşılığı olarak takdiren 10.000,00 TL manevi tazminatın idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idare tarafından davacıya ödenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Davacı tarafından tazminde 'sosyal risk' ilkesinin değil, davalı idarenin ağır hizmet kusuru varlığının esas alınması gerektiği ileri sürülmüş ise de olayın öngörülebilir olmaması ve idarenin kusurunun net olarak ortaya konulmaması karşısında bu hususa itibar edilmemiştir.

...”

25. Başvurucu ile davalı idareler, İdare Mahkemesince verilen karar aleyhine istinaf kanun yoluna başvurmuşlardır. Başvurucu; istinaf istemine ilişkin dilekçesinde yargılama sürecinde dile getirdiği iddiaları yineleyerek özetle tedavi giderlerini ve yol ücretlerini kendisinin karşıladığını, herhangi bir geliri olmadığı için ailesinden yardım almak zorunda kaldığını, maddi zararın İdare Mahkemesince resen takdir edilmesi gerektiğini, hükmedilen manevi tazminatın yetersiz olduğunu, idarenin olayın meydana gelmesinde kusurlu olduğunu ileri sürmüştür.

26. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi (Daire) usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek İdare Mahkemesince verilen kararın tazminata ilişkin kısımlarını 10/4/2019 tarihinde onamıştır.

IV. İLGİLİ HUKUK

27. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” kenar başlıklı 13. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

 “İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.

28. Danıştay Onuncu Dairesinin 21/10/2020 tarihli ve E.2015/4478, K.2020/4057 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir:

 “...[İ]dare kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup, idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru, hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.

İdarenin kusura dayalı ya da kusursuz sorumluluğu yanında, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde bilimsel ve yargısal içtihatlar ile geliştirilen sosyal risk ilkesi de, Anayasanın öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yöneliktir.

Sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmıştır.

Sosyal risk ilkesinin, terör olaylarına ilişkin olarak 5233 sayılı Kanun ile yasalaşması karşısında, terör eylemleri nedeniyle uğranılan maddi zararlara yönelik istemlerin anılan Kanun çerçevesinde karara bağlanması gerektiği açıktır. Ancak, 5233 sayılı Kanun, sosyal risk ilkesi dışında, nedensellik bağına dayalı hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk sebebine dayanılarak2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesine göre tam yargı davası açılmasına engel oluşturmadığı gibi, olayda idarelerin hizmet kusurunun ya da kusursuz sorumluluğunun saptandığı durumlarda, olay terör eylemi olsa bile uyuşmazlığın 5233 sayılı Kanun kapsamında çözümlenemeyeceğinde duraksama bulunmamaktadır. Danıştay Onuncu Dairesi'nin konuyla ilgili yerleşik içtihadı da; terör eylemi sonucu bir zararın ortaya çıkması durumunda, öncelikle söz konusu olayın meydana gelmesinde idarelere atfı kabil birhizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk hallerinin bulunup bulunmadığının araştırılması, idarenin gerek hizmet kusuru gerekse kusursuz sorumluluk hallerinin olayda bulunmaması durumunda 5233 sayılı Kanun kapsamında gerekli inceleme ve araştırma yapılarak karar verileceği yönündedir.''

V. İNCELEME VE GEREKÇE

29. Anayasa Mahkemesinin 24/11/2021 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Adli Yardım Talebi Yönünden

30. Başvurucu, bireysel başvuru harç ve giderlerini ödeyemeyecek durumda olduğunu belirterek adli yardım talebinde bulunmuştur.

31. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Şerif Ay (B. No: 2012/1181, 17/9/2013) kararında belirtilen ilkeler dikkate alınarak geçimini önemli ölçüde güçleştirmeksizin yargılama giderlerini ödeme gücünden yoksun olduğu anlaşılan başvurucunun açıkça dayanaktan yoksun olmayan adli yardım talebinin kabulüne karar verilmesi gerekir.

B. Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

32. Başvurucu olaydan sonra yaşadığı ruhsal sıkıntılara da dikkate çekerek özetle ve öz itibarıyla;

i. Bombalı saldırı gerçekleştirileceğine dair gerçek ve yakın bir riskin varlığına rağmen bu riskten haberdar olan kamu makamlarının sahip oldukları yetkiler kapsamında ve makul ölçüler çerçevesinde riskin gerçekleşmesini önlemek için gerekli önlemleri almadıklarını,

ii. Maddi zararlarının İdare Mahkemesince dikkate alınmadığını oysa olay sonrasında el ve parmaklarında meydana gelen sinir kaybı sebebiyle ince motor becerilerini tamamen kaybettiğini, bu nedenle öğrenim gördüğü müzik bölümünde daha önce çaldığı gitar, çello ve piyanoyu artık çalamadığını, müzik aleti çalmayı gerektiren derslerden geçemediğini, diyaframındaki sıkıntı nedeniyle nefes gerektiren derslerde de başarısız olduğunu, öğrenim süresini uzatmak zorunda kaldığını, el ve parmaklarında meydana gelen hasarın doktorlarca üstünkörü değerlendirildiğini ve değerlendirme yapılırken tıbbi cihazlardan yardım alınmadığını, müzik aleti çalamadığı için hayallerinin yıkıldığını, yaralanmasına neden olan saldırının tüm hayatını etkilediğini,

iii. Hükmedilen manevi tazminatın yetersiz ve manevi zararlarını gidermekten uzak olduğunu, ayrıca söz konusu manevi tazminat miktarının benzer yaşam hakkı ihlallerini önleme konusunda caydırıcı olmadığını belirterek yaşam, adil yargılama ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

33. Bakanlık görüşünde öncelikle başvurucu lehine sosyal risk ilkesi uyarınca hükmedilen manevi tazminata işaret edilerek başvurucunun uğradığı zararın giderildiği ve bu nedenle başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkıp kalmadığının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Anılan görüşte daha sonra, miting için alınan tedbirler açıklanarak bireysel bir olay olan terör eylemine yönelik herhangi bir ihbarın ya da istihbari bilginin idareye intikal etmediği, terör olaylarının tamamen önlenmesinin mümkün olmadığı, olayda devletin kusurlu sorumluluğu olduğunu kabul etmenin kamu makamları üzerinde aşırı yük meydana getirecek bir yorum olacağı, başvurucunun yaralanmasına sebep olan patlamanın terör örgütü bağlantılı olarak organize edilen bir eylem olduğu ve zararın üçüncü şahısların kusurundan doğduğu belirtilmiştir. Bakanlık görüşünde son olarak idareye karşı hizmet kusuru ya da sosyal risk ilkelerine dayanarak açılan tam yargı davalarında terör olayları nedeniyle ödenmesine hükmedilen tazminat miktarlarının birbirlerinden çok farklı olmadığı, başvurucuya ödenen tazminatın yeterli olduğu ve yaşam hakkının içerdiği pozitif yükümlülük kapsamında yargı sürecinin gerçekleşen zararın nedenlerini tespit etme ve zararı giderme bakımından yeterince etkili şekilde işlediği ifade edilmiştir.

34. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında özet olarak idarenin kusurunun kanıtlanabilmesi için olayın bağımsız soruşturmacılar tarafından soruşturulması gerektiğini ancak soruşturmanın idarenin kendi personeli tarafından soruşturulduğunu (Başvurucunun bununla neyi kastettiği anlaşılamamıştır.), olay sonrasında dört ay süreyle iş göremeyeceğine dair rapor düzenlendiğini, kendisinde fiziksel olarak kalıcı bir hasar meydana gelmese de yaşadığı ruhsal travmanın ömür boyu süreceğini ve en kanlı terör saldırısına maruz kaldığını öne sürüp Bakanlık görüşünde olay öncesinde alındığı belirtilen tedbirlerin yeterliliğini sorgulamıştır.

2. Değerlendirme

a. Uygulanabilirlik ve İddiaların Nitelendirilmesi Yönünden

35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Anayasa Mahkemesine göre başvurucunun bütün iddiaları yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkindir. O hâlde başvuruda incelenmesi gereken ilk husus başvurunun yaşam hakkı kapsamında incelenip incelenemeyeceği meselesidir.

36. Ölümün gerçekleşmediği bazı hâllerde de başvuru; kişiye karşı kullanılan gücün derecesi, türü, kullanımının ardında yatan niyet ve amaç ile maruz kalınan eylemin mağdurun fiziki bütünlüğü üzerindeki sonuçları gibi hususlar birlikte değerlendirilerek yaşam hakkı ve dolayısıyla bu hakla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkı kapsamında incelenebilir (Mehmet Karadağ, B. No: 2013/2030, 26/6/2014, § 20; Mustafa Çelik ve Siyahmet Şeran, B. No: 2014/7227, 12/1/2017, § 69; Yasin Ağca, B. No: 2014/13163, 11/5/2017, § 110).

37. Başvuruya konu olay, miting için toplanan kalabalığın bulunduğu bir yerde üzerindeki patlayıcı maddeleri patlatan iki kişinin saldırısı sonucu gerçekleşmiş ve öldürücü niteliği konusunda şüphe bulunmayan bu saldırı nedeniyle pek çok kişi ölmüş, aralarında başvurucunun da bulunduğu birçok kişi de yaralanmıştır. Bu sebeple başvurunun yaşam hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

38. Anayasa’nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak “Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

Herkes, yaşama... hakkına sahiptir.

39. Anayasa’nın “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

 “Devletin temel amaç ve görevleri, … kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

b. İncelemenin Kapsamı Yönünden

40. Başvurunun yaşam hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği sonucuna varılması sonrasında incelemenin kapsamı belirlenmelidir.

41. Yaşam hakkını güvence altına alan Anayasa'nın 17. maddesi, devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete birtakım negatif ve pozitif yükümlülükler yükler (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 50).

42. Anılan pozitif yükümlülükler kapsamında devlet, yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını kamu görevlilerinin, diğer bireylerin ve hatta kişinin kendi eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma ödevi altındadır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 51). Sözü edilen koruma ödevini yerine getirilebilmesi için devletin -başka hususlar yanında- önceden belirlenebilir bir veya daha fazla bireyin yaşamına yönelik bir tehdit söz konusu olmasa bile kişilerin yaşamını korumak için genel güvenlik tedbirleri alması da gerekir (Mehmet Çetinkaya ve Maide Çetinkaya, B. No: 2013/1280, 28/5/2014, § 59). Bununla birlikte özellikle insan davranışlarının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlem veya yürütülecek faaliyet tercihi dikkate alındığında sözü edilen pozitif yükümlülük kamu makamları üzerinde aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanamaz (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 53) ve yaşam hakkının gerektirdiği pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında alınacak tedbirlerin belirlenmesi idari ve yargısal makamların takdirinde olan bir husustur. Hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması adına pek çok yöntem benimsenebilir ve mevzuatta düzenlenmiş herhangi bir tedbirin yerine getirilmesinde başarısız olunsa bile pozitif yükümlülükler diğer bir tedbirle yerine getirilebilir (Bilal Turan ve diğerleri (2), B. No: 2013/2075, 4/12/2013, § 59).

43. Başvurucu, yaşam hakkının usul boyutu yanında devletin kusuru nedeniyle gerçekleşen terör saldırısı sonucu yaralandığını öne sürerek yaşam hakkının koruma yükümlülüğüne ilişkin maddi boyutunun da ihlal edildiğini iddia etmiştir. Ne var ki bu iddia hakkında değerlendirme yapılmasına imkân sağlayacak nitelikteki kanıt, Anayasa Mahkemesinin elinde bulunmamaktadır. Bu nedenle yaşam hakkı kapsamında yapılacak inceleme yaşam hakkının usul boyutuyla sınırlı olacaktır.

c. Kabul Edilebilirlik

44. İdare Mahkemesi yürüttüğü yargılama sonunda başvurucuya idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiş, başvurucunun maddi tazminat istemini ise maddi zararın kanıtlanmaması nedeniyle reddetmiştir. Anılan her iki karar da Daire tarafından onanmıştır. Bu nedenle -yaşam hakkının maddi boyutu yönünden inceleme yapılamayacak olsa da- başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkıp kalkmadığının değerlendirilmesi gerekir.

45. Sözü edilen değerlendirme öncesinde belirtilmesi gerekir ki Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri devletin negatif ve pozitif yükümlülüklerini dikkate alarak maddi ve usul boyutları bakımından ayrı ayrı incelemektedir. Devletin negatif yükümlülüğü, kamusal bir yetkiyle güç kullanan görevlilerin kasıtlı ve hukuka aykırı bir şekilde hiçbir bireyin yaşamına son vermeme ödevini (öldürmeme yükümlülüğü) içerirken pozitif yükümlülük hem her türlü tehlikeye karşı bireylerin yaşam hakkını korumayı (yaşamı koruma yükümlülüğü) hem de olayın niteliğine -yaşam hakkının kasten ihlal edilip edilmediğine- bağlı olarak cezai, hukuki ve idari nitelikte soruşturmalar yürüterek olayı soruşturma ve gerektiğinde ihlale uygun karşılık gelen yeterli yaptırımlara karar verme (usul yükümlülüğü) yükümlülüğünü içermektedir (Aziz Biter ve diğerleri, B. No: 2015/4603, 19/2/2019, § 58). Bu sebeple devletin bir ölümden kusursuz sorumluluk ilkeleri gereğince sorumlu olunduğuna ilişkin iddianın yaşam hakkı kapsamında incelenmesi mümkün değildir.

46. Somut olayda olduğu gibi yaşam hakkının ihlaline kasten sebebiyet verilmediği hâllerde -bazı istisnaları bulunsa da- idari makamlar veya derece mahkemeleri tarafından ödenmesine karar verilen tazminatın başvurucuların mağdur sıfatını ortadan kaldırabilmesi için yaşam hakkının ihlalinin idari makamlar ya da derece mahkemelerince açıkça veya en azından öz itibarıyla tespit edilmesine ve tazminat olarak ödenmesine karar verilen meblağın Anayasa Mahkemesinin benzer yaşam hakkı ihlallerinde hükmettiği meblağlarla uyumlu olması gerekir (Hasan Kılıç, § 42).

47. İdare Mahkemesi yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiği yönünde bir tespitte bulunmamış, idarenin kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca olaydan sorumlu olduğunu kabul ederek manevi tazminata hükmetmiştir. Bu sebeple başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kalkmadığı açıktır. Ayrıca başvuruda herhangi bir kabul edilemezlik nedeni tespit edilmemiştir.

48. Açıklanan gerekçelerle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

d. Esas Yönünden

i. Genel İlkeler

49. Yaşam hakkı kapsamında hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarında makul derecede ivedilik ve özen şartının yerine getirilmesi, dolayısıyla derece mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda, Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği seviyede bir inceleme yapıp yapmadıklarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda gösterilecek hassasiyet, yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya çıkabilecek benzer hak ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Perihan Uçar, B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52). Öte yandan söz konusu özen şartının yerine getirilmesi, yaşam hakkı ile ilgili her davada mutlaka mağdurlar lehine bir sonuca varılmasını garanti altına almamaktadır (Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş, B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

 (1) İdare Mahkemesinin Maddi Tazminat Talebiyle İlgili Değerlendirmeleri Yönünden

50. İdare Mahkemesi; başvurucuda olay nedeniyle iş gücü kaybı meydana gelmediğine ilişkin rapora, mazeret sınav hakkına gerek duymaksızın sınavlarda başarı kazanmaya çalışması nedeniyle tedavi sürecinin başvurucunun öğrenim süresinin uzamasına doğrudan etki etmediğine ve tedavi sürecinde bazı masraflar yapıldığı ileri sürülse de ortaya belge konulamadığına işaret ederek maddi zararın tazminine ilişkin talebi reddetmiştir. Gerçekten de Hastane tarafından başvurucu hakkında düzenlenen ve başvurucunun muayenesi ile daha önce tanzim edilen tıbbi kayıtlara dayanan raporda başvurucunun çalışma gücünü kaybetmediği, engellilik oranının sıfır olduğu ve olaydan sonra başvurucunun dört ay süreyle iş göremez durumda kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca mazeret sınavına gerek duymaksızın sınavlarda başarılı olmaya çalışan başvurucu, İdare Mahkemesine el ve parmaklarında meydana geldiğini ileri sürdüğü sinir kaybına ve/veya tedavi sürecinde yaptığını iddia ettiği masraflara ait hiçbir belge ibraz etmemiştir. Bu nedenle İdare Mahkemesinin başvurucunun maddi tazminat talebi hakkında Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği seviyede bir inceleme yapmadığı söylenemez.

 (2) İdare Mahkemesinin Manevi Tazminat Talebiyle İlgili Değerlendirmeleri Yönünden

51. Başvurucu açtığı tam yargı davasına ilişkin dava dilekçesinde saldırı gerçekleşebileceğine ilişkin gerçek ve yakın bir riskin varlığının bilinmesine veya bilinmesi gerekmesine rağmen idarenin saldırının önlenmesi için gerekli tedbirleri almadığına ilişkin birçok iddiada bulunup aralarında bir kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu ile bir siyasi parti tarafından ayrı ayrı hazırlanan raporlar da dâhil olmak üzere bazı delillerin toplanmasını talep etmiş ve anılan raporların birinde isimleri geçen tanıkların duruşmada dinlenmesini istemiştir.

52. İdare Mahkemesi, olayın öngörülebilir olmadığını ve idarenin kusurunun net olarak ortaya konulamadığını belirterek sosyal risk ilkesi çerçevesinde başvurucuya idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiş ancak olayda idarenin kusurunun bulunmadığı sonucuna nasıl vardığı konusunda herhangi bir gerekçe sunmamıştır. Ayrıca İdare Mahkemesince verilen karardan başvurucunun toplanmasını istediği delillerin ispat edilmek istenen hususa etkisinin İdare Mahkemesince değerlendirilip değerlendirilmediği, esasa etkili ise bu delillerin toplanıp toplanmadığı anlaşılamamıştır.

53. Başvurucu, İdare Mahkemesi önünde dile getirdiği iddiaları istinaf isteminde de dile getirmiş ancak Daire, başvurucunun iddiaları yönünde açık bir değerlendirme yapmadan usul ve yasaya uygun bulduğunu belirttiği İdare Mahkemesi kararını onamıştır.

54. Başvurucunun iddiaları gözetildiğinde İdare Mahkemesinin başvurucunun yaralanmasına neden olan saldırının olay öncesinde davalı idare tarafından bilinip bilinmediği veya en azından bilinmesinin gerekip gerekmediği, şayet davalı idare tarafından biliniyor ya da bilinmesi gerekiyor ise saldırının önlenmesi için makul ölçüler çerçevesinde tedbirlerin alınıp alınmadığı ve böylece yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediği hususunda açık bir değerlendirme yapması ve başvurucunun toplanmasını istediği delillerin ispat edilmek istenen hususa etkilerini değerlendirerek davanın esasına etki edecek delilleri toplaması gerekir. Bu nedenle derece mahkemelerinin Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği dikkat ve özende inceleme yapmadıkları sonucuna varılmıştır.

55. Ulaşılan sonuç nedeniyle başvurucunun lehine hükmedilen manevi tazminatın yetersiz olduğuna ilişkin iddiası hakkında değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.

56. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

57. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir...

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

58. Başvurucu ihlalin tespit edilmesini istemiş ve lehine manevi tazminat olarak 200.000 TL, maddi tazminat olarak 750.000 TL ödenmesi talebinde bulunmuştur.

59. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

60. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

61. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak ihlali ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir kararın kendisine ulaştığı mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir. (Mehmet Doğan, §§ 58, 59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66, 67).

62. İncelenen başvuruda başvurucunun yaralanmasına neden olan olayda idarenin yaşamı koruyucu önlemleri almaması nedeniyle kusuru bulunduğuna ilişkin iddiaları yönünden uyuşmazlığın çözümü için gerekli delillerin toplandığının İdare Mahkemesince verilen kararda ortaya koyulamaması, mevcut delillerin anılan kararda değerlendirilmemesi ve zikredilen iddiaların derece mahkemelerince verilen kararlarda karşılanmaması nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmiştir. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararlarından kaynaklandığı anlaşılmıştır.

63. Bu durumda yaşam hakkının usul boyutunun ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için hem manevi tazminat istemiyle açılan dava hem maddi tazminat istemiyle açılan dava yönünden yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılamalar ise bireysel başvuruya özgü düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılması gereken iş yeniden yargılama kararları verilerek Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni kararlar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin hem manevi tazminat istemiyle açılan dava hem maddi tazminat istemiyle açılan dava yönünden yeniden yargılama yapılmak üzere İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

64. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvurucunun tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

65. 4.500 TL vekâlet ücretinden ibaret yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,

B. Yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

C. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,

D. Kararın bir örneğinin yaşam hakkının usul boyutunun ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 10. İdare Mahkemesine (E.2016/1552, K.2018/2694) GÖNDERİLMESİNE,

E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,

F. 4.500 TL vekâlet ücretinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

G. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

H. Kararın bir örneğinin bilgi için Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesine GÖNDERİLMESİNE(2019/563, K.2019/578),

J. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 24/11/2021 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Kararı Veren Birim İkinci Bölüm
Karar Türü (Başvuru Sonucu) Esas (İhlal)
Künye
(Okan Aladağ, B. No: 2019/20420, 24/11/2021, § …)
   
Başvuru Adı OKAN ALADAĞ
Başvuru No 2019/20420
Başvuru Tarihi 13/6/2019
Karar Tarihi 24/11/2021

II. BAŞVURU KONUSU


Başvuru, kamu makamları tarafından öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olduğu ileri sürülen canlı bomba saldırısı sonucu meydana gelen yaralanma olayından kaynaklanan zararların tazmini istemiyle açılan tam yargı davalarında olayın idarenin kusuruyla meydana geldiğine ilişkin iddialar hakkında açık bir cevap verilmeden ve davacının dayandığı delillerin toplanıp toplanmadığı hususunda açıklama yapılmadan sonuca varılması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

III. İNCELEME SONUÇLARI


Hak Müdahale İddiası Sonuç Giderim
Yaşam hakkı Ölüm, ağır yaralanmada etkili soruşturma (delillerin toplanmasında özensizlik) İhlal Yeniden yargılama

IV. İLGİLİ HUKUK



Mevzuat Türü Mevzuat Tarihi/Numarası - İsmi Madde Numarası
Kanun 2577 İdari Yargılama Usulü Kanunu 13
  • pdf
  • udf
  • word
  • yazdir
T.C. Anayasa Mahkemesi