|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
|
|
ANAYASA MAHKEMESİ
|
|
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
HALİT İNCİROĞLU BAŞVURUSU
|
|
(Başvuru Numarası: 2023/38006)
|
|
|
|
Karar Tarihi: 29/5/2025
|
|
R.G. Tarih ve Sayı: 15/8/2025 - 32987
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
|
Başkan
|
:
|
Kadir ÖZKAYA
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Hasan Tahsin GÖKCAN
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Basri BAĞCI
|
|
Üyeler
|
:
|
Engin YILDIRIM
|
|
|
|
Rıdvan GÜLEÇ
|
|
|
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
|
|
Yıldız SEFERİNOĞLU
|
|
|
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
|
|
Kenan YAŞAR
|
|
|
|
Muhterem İNCE
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
|
|
Ömer ÇINAR
|
|
|
|
Metin KIRATLI
|
|
Raportör
|
:
|
Kemal ÖZEREN
|
|
Başvurucu
|
:
|
Halit İNCİROĞLU
|
I. BAŞVURUNUN
KONUSU
1. Başvuru; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette
bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet
Yapılanması ile iltisakı ve irtibatı olduğu değerlendirilen yargı mensubunun
meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının, kesinleşmiş bir
ceza mahkemesi kararı olmadan meslekten çıkarma kararı verilmesi nedeniyle
masumiyet karinesinin, açılan iptal davasının uzun sürmesi nedeniyle de makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU
SÜRECİ
2. Başvuru 5/5/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca
başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından
yapılmasına karar verilmiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet
Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.
Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.
4. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından
incelenmesine karar vermiştir.
III. OLAY VE
OLGULAR
5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve
belgelere göre olaylar özetle şöyledir:
A. Genel
Bilgiler
6. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe
teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Darbe teşebbüsüne karşı koyan güvenlik
görevlileri ile bu teşebbüse tepki göstermek üzere sokaklara çıkan sivillere
uçaklar, helikopterler, tanklar, diğer zırhlı araçlar ve silahlarla saldırılmış;
bu saldırılar sonucunda toplam 251 kişi hayatını kaybetmiş; binlerce kişi de
yaralanmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere dayanarak-
bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden
ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması
(FETÖ/PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmiştir.
Darbe teşebbüsüne ilişkin süreç ile FETÖ/PDY'nin yapısına ilişkin detaylı
açıklamalar Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri ([GK], B. No:
2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-46) kararında yer almaktadır (C.A. (3) [GK],
B. No: 2018/10286, 2/7/2020, § 10).
7. 15 Temmuz darbe teşebbüsü öncesinde Millî Güvenlik
Kurulu (MGK) söz konusu yapılanmayı 2014 yılı başından itibaren sırasıyla
"halkımızın huzurunu ve ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanma, devlet
içindeki illegal yapılanma", "kamu düzenini bozan iç ve dış legal
görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanma", "paralel
devlet yapılanması", "terör örgütleriyle iş birliği içinde hareket
eden paralel devlet yapılanması" ve "bir terör örgütü" olarak
kabul etmiştir. Söz konusu MGK kararlarının her biri basın duyuruları
aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmıştır. Yine FETÖ/PDY 2014 yılında Millî
Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "Legal Görünümlü İllegal Yapılar"
başlığı altında "Paralel Devlet Yapılanması" adıyla yer
almıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 28, 33; C.A. (3), § 11).
8. Yargı organları birçok kararda FETÖ/PDY'nin devletin
anayasal kurumlarını ele geçirmeyi, sonrasında devleti, toplumu ve fertleri
kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi ve oligarşik özellikler
taşıyan bir zümre eliyle ekonomiyi, toplumsal ve siyasal gücü yönetmeyi
amaçlayan, bu doğrultuda mevcut idari sisteme paralel şekilde örgütlenen bir
terör örgütü olduğunu ve bu örgütün 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen
darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğunu kabul etmiştir (Selçuk
Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK],
B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; C.A. (3), § 12).
9. Yargı
organlarının kararlarında ayrıca FETÖ/PDY'nin gizlilik, hücre tipi yapılanma,
her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet
temelinde hareket etme gibi birçok özelliğinin bulunduğu ve bu örgütün
diğerlerine nazaran çok daha zor ve karmaşık bir yapı olduğu ortaya
konulmuştur. FETÖ/PDY'nin şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik
içinde, bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları,
kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi
inandırmaya çalıştığı ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlendiği
tespitlerine yer verilmiştir (bu konuda bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun
26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararı; C.A. (3), §
13).
10. Darbe teşebbüsünün bastırılmasının ardından Bakanlar
Kurulu tarafından ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün
süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar verilmiştir. Üçer aylık
sürelerle uzatılan OHAL 18/7/2018 tarihinde sona ermiştir. OHAL ilanı, OHAL
döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa
Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri kararında yer almaktadır (aynı
kararda bkz. §§ 47-66).
11. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme),
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük
azaltma) beyanında bulunmuştur. OHAL'in uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine
bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50; C.A. (3), § 18).
12. OHAL sürecinde 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı
Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan
Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı KHK) 3. maddesinde
yargı mensupları ile bu meslekten sayılanlara ilişkin tedbirlere yer
verilmiştir. Buna göre devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna
karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen hâkimlerin ve savcıların Hâkimler ve
Savcılar Kurulu (HSK) tarafından meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve
meslekten çıkarılmalarına karar verileceği düzenlenmiştir. Bu düzenleme
18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere
İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair
Kanun'la aynen kabul edilmiştir.
13. 667 sayılı KHK'da yer alan bahse konu düzenleme
uyarınca HSK tarafından ilki 24/8/2016 tarihinde olmak üzere FETÖ/PDY ile
iltisaklı ve irtibatlı olduğu sabit görülen hâkimlerin ve savcıların ekli
listelerde isimlerine yer verilmek suretiyle meslekte kalmalarının uygun
olmadığına ve ayrı ayrı olmak üzere meslekten çıkarılmalarına karar
verilmiştir. Anılan kararlarda FETÖ/PDY'nin yapısına ve yargı erkinde
gerçekleştirdiği faaliyetlerine ilişkin olarak detaylı bilgiler aktarılmıştır.
Kararların sonuç kısmı şöyledir:
"Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Genel Kurulunun, 667 sayılı KHK'nın 3'üncü maddesi uyarınca yapacağı
değerlendirme, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının Milli Güvenlik Kurulunca
devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen
yapı,oluşum veya gruplardan MGK kararlarında ifade edildiği şekliyle 'Paralel
Devlet Yapılanması' ile 'üyelik', 'mensubiyet', 'iltisak' veya 'irtibat'
şeklinde herhangi bir bağlantılarının bulunup bulunmadığına ilişkin olup somut
olayın yukarıda ifade edilen özellikleri, ilgililerin mesleğe kabulleri ile
başlayan, eğitim merkezi ve Türkiye Adalet Akademisindeki faaliyetleri, hizmet
içi eğitim ve yabancı dil eğitimlerine katılımlarına, yurtdışına
gönderilmelerine, özel yetkili savcılıklara veya mahkemelere yahut idari
görevlere atanmalarına ilişkin bilgiler ile bu görevlendirmelerde ve yine bir
silah olarak kullanılan özel yetkili mahkemelere hâkim veya unvanlı olarak,
Teftiş Kurulu Başkanlığına, başkan, başkan yardımcısı veya müfettiş sıfatıyla,
idari kurumlara tetkik hâkimi, daire başkanı veya yardımcısı, genel müdür veya
yardımcısı sıfatıyla v.s. şeklinde yapılan atamalarda dikkate alınan kriterler,
özlük dosyalarındaki bilgi ve belgeler, sosyal medya hesaplarındaki
paylaşımları, ilgililer hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna intikal
eden şikâyet, ihbar, inceleme ve soruşturma dosyaları ile bu dosyalar hakkında
verilen kararlar, mahallinde yapılan araştırmalar, FETÖ/PDY terör örgütü ile
ilintili dosyalarda görev alan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının bu dosyalarda
yapmış oldukları işlemler ve verdikleri kararlar, örgüt mensuplarının
haberleşme için kullandıkları şifreli programlarda yer alan kayıtlar, Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunun FETÖ/PDY mensubu oldukları Emniyet Genel Müdürlüğü
terörle mücadele birimlerince düzenlenen raporlarla sabit olan örgüt üyeleri
hakkında tayin ettiği disiplin cezaları ve muhalefet şerhleri, sosyal çevre
bilgileri ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığından temin edilen bilgi ile belgeler,
ilgililer hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmanın
niteliği ve isnat edilen suçlamalar ile gözaltı ve tutuklama kararları,
soruşturma kapsamında ifadelerine başvurulan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının
ifade ve sorgu tutanakları, itirafçıların beyanları birlikte dikkate alınarak,
ekli listede yer alan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının 667 sayılı KHK'nın
3'üncü maddesinin (1) numaralı fıkrası kapsamında FETÖ/PDY örgütü ile iltisak
ve irtibatlarının olduğu sabit görüldüğünden, adı geçenlerin, 23/7/2016 tarih
ve 29779 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında
Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 3'üncü maddesi uyarınca
meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve ayrı ayrı olmak üzere meslekten
çıkarılmalarına, 6087 sayılı Kanun'un 33'üncü maddesi uyarınca, kararın tebliğ
tarihinden itibaren on gün içerisinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel
Kurulu nezdinde yeniden inceleme talebinde bulunulabileceğine, ... tarihinde
oybirliği ile karar verildi."
14. Bu kararlara karşı ilgililer tarafından ilgili
mevzuat uyarınca HSK nezdinde yeniden inceleme talebinde bulunulmuştur. HSK,
bahse konu yeniden inceleme taleplerini ilki 29/11/2016 tarihinde olmak üzere
farklı tarihli kararlarla sonuçlandırmış ve yeniden inceleme taleplerinin bazı
kişiler yönünden reddine, bazı kişiler yönünden kabulüne karar vermiştir.
15. Haklarında meslekte kalmasının uygun olmadığına ve
meslekten çıkarılmalarına(meslekten çıkarma)karar verilen kişiler bu kararların
iptaline karar verilmesi talebiyle idari yargıda dava açmıştır. Danıştay ilk
olarak bu davalara ilişkin kararlarında, 667 sayılı KHK'nın 3. maddesi uyarınca
ilgili yargı mensuplarının meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmasına ilişkin kararların adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde olduğunu, disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan ve yargı
denetimine tabi bir disiplin cezası olan meslekten çıkarma cezası niteliğinde
olmadığını belirtmiştir. Netice itibarıyla bahse konu davalarla ilgili olarak
ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülebilecek bir uyuşmazlık
bulunmadığından uyuşmazlığın çözümünde idari yargıda genel görevli yargı yeri
olan idare mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna varmış, davaların görev
yönünden reddi ile dava dosyalarının görevli ve yetkili Ankara idare
mahkemelerine gönderilmesine karar vermiştir.
16. OHAL süreci devam ederken 23/1/2017 tarihli ve 29957
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 685 sayılı Olağanüstü Hal
İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin
(685 sayılı KHK) 11. maddesi ile haklarında meslekte kalmalarının uygun
olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilenlerin kararın
kesinleşmesinden itibaren altmış gün içinde ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda
dava açabileceklerine ilişkin bir düzenleme getirilmiştir. Bu düzenleme
1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu
Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine
Dair Kanun'un 11. maddesi ile aynen kanunlaşmıştır.
17. Bundan sonra, daha önce görev yönünden reddine karar
verilen dava dosyaları idare veya bölge idare mahkemeleri tarafından Danıştaya
gönderilmiş, yeni açılan davalara ilişkin dosyalar da tekemmül ettirilmiştir.
Sonuç olarak Danıştay Beşinci Dairesi (Daire) ilki 17/6/2019 tarihinde olmak
üzere bahse konu dosyalarla ilgili olarak işin esasına yönelik kararlar
vermiştir. Kararlarda genel olarak şu hususlar tekrarlanmıştır:
i. İlk olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe
teşebbüsüne değinilmiş ve bu çerçevede OHAL ilan edildiği belirtilmiştir.
Bununla birlikte 667 sayılı KHK'nın 3. maddesinde FETÖ/PDY ile iltisakı veya
irtibatı olduğu değerlendirilen yargı mensuplarının meslekten veya kamu
görevinden çıkarılmalarına karar verileceğinin düzenlendiği ifade edilmiştir.
HSK tarafından ilgili kişilerin bu kapsamda meslekte kalmasının uygun
olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verildiği vurgulanmıştır.
ii. HSK tarafından yargı mensuplarının meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına ilişkin kararlar tesis
edilirken ilgililere haklarındaki tespitler bildirilmek suretiyle karşı beyanda
bulunma imkânı tanınmadığı dile getirilmiştir. Öte yandan Sözleşme'nin 15.
maddesi hükmü uyarınca ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye karşı
ivedi şekilde tedbir almak zorunluluğu çerçevesinde durumun gerektirdiği ölçüde
kabul edilebilecek nitelikte olan bu hususun yargılama aşamasında haklarındaki
tespitler bildirilerek ilgililerin bunlara karşı beyanlarının alınması
suretiyle giderilmesinin mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu kapsamda HSK
tarafından dava konusu kararların gerekçesi olarak yargılama safahatında dava
dosyasına sunulan tüm bilgi ve belgelerin davacılara tebliğ edildiği, bu bilgi
ve belgelere karşı etkin şekilde beyanda bulunma imkânının davacılara tanındığı
belirtilmiştir.
iii. FETÖ/PDY ile ilgili tespit ve değerlendirmeler
aktarıldıktan sonra yargı mensuplarının sadakat yükümlülüğünün memurlardan
farklı olarak bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde
hukuk devletine ve demokratik anayasal düzene sadakat yükümlülüğü olarak ortaya
çıktığı, yargı yetkisini kullanan hâkim ve savcıların Anayasa gereği tarafsız
ve bağımsız olarak görev yapmalarının, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun
olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerinin ve anayasal düzene sadakat
göstermelerinin hukuk devletinde demokratik toplum düzeninin korunması
açısından büyük önem arz ettiği vurgulanmıştır.
iv. Dava konusu edilen kararların hukuki niteliği ile
ilgili olarak ise bu kararların adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Yine anılan kararların ilgililerin FETÖ/PDY
ile irtibatı ve iltisakının sabit olduğu gerekçesiyle tesis edildiği, bu
kavramlarla cezai sorumluluğu gerektiren üyelik ve mensubiyet kavramlarına
nazaran daha az yoğun ve atipik bir bağlantının vurgulandığı belirtilerek bu
bağlamda üyelik ve mensubiyet olmasa da bu yapılarla iltisaklı veya irtibatlı
olunması hâlinin de anılan tedbirin uygulanabilmesi için yeterli olduğu
açıklanmıştır.
v. Netice itibarıyla Daire tarafından verilen kararlarda
"Kişiselleştirme ve Delillerin Değerlendirilmesi" başlığı altında
davacılar hakkında dava dosyalarına sunulan bilgi ve belgelere ilişkin olarak
değerlendirmeler yapılmış, davacıların bu bilgi ve belgelere karşı beyanları da
gözönünde bulundurularak bir sonuca varılmıştır.
18. Dairenin bahse konu davalarla ilgili olarak ilk
derece mahkemesi sıfatıyla verdiği bu kararlara karşı yapılan temyiz
başvuruları hakkında ise Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) tarafından
nihai kararlar verilmiştir.
B. Somut Olay
Bilgisi
19. 30/4/2007 tarihinde mesleğe başlayan başvurucunun
İskenderun'da ağır ceza mahkemesi üyesi olarak görev yapmaktayken FETÖ/PDY ile
iltisakı ve irtibatı olduğu gerekçesiyle HSK Genel Kurulunun (Kurul) 24/8/2016
tarihli kararıyla meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun kararın yeniden incelenmesine
yönelik talebi ise Kurulun 29/11/2016 tarihli kararıyla reddedilmiştir.
20. Başvurucu, meslekte kalmasının uygun olmadığına ve
meslekten çıkarılmasına ilişkin 24/8/2016 tarihli kararın iptaline karar
verilmesi talebiyle Dairede dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu;
FETÖ/PDY'nin hangi tarihte terör örgütü ilan edildiğinin belli olmadığını, işlendiği
zaman suç sayılmayan bir fiilden dolayı hakkında ceza verilemeyeceğini
belirtmiştir. Bununla birlikte başvurucu, hakkındaki isnatlardan haberdar
edilmeden ve savunması alınmadan meslekten çıkarıldığını dile getirmiştir.
21. Yargılama devam ederken HSK tarafından 21/12/2018
tarihli savunma, dava dosyasına sunulmuştur. Anılan savunmada Demokrasi
kod adlı gizli tanığın beyanına yer verilmiştir. Buna göre Demokrasi adlı
gizli tanık; bir gün başvurucunun odasına girdiğini, bu esnada başvurucunun
mahkeme kâtipleri ile sohbet ettiğini, odaya girdiğinde odadakilerin bundan
rahatsız olduğunu hissettiğini, odadakilerden biri olan zabıt kâtibi E.nin de
sonrasında FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olması nedeniyle ihraç
edildiğini dile getirmiştir. Bunun yanında HSK'nın anılan savunmasında
başvurucunun HSK müfettişi olarak görev yapmaktayken FETÖ/PDY'nin HSK'da
etkinliğinin azalmaya başladığı dönemde müfettişlik görevinden alınarak
İskenderun hâkimliğine atandığı belirtilmiştir. Ayrıca Bank Asyada başvurucunun
hesabının olduğu, Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK)
tarafından başvurucu hakkında rapor düzenlendiği ifade edilmiştir.
22. Anılan savunma, buna karşı beyanlarını sunması
amacıyla Daire tarafından başvurucuya tebliğ edilmiş; başvurucu 16/7/2020
tarihli dilekçeyi dava dosyasına sunmuştur. Bahse konu dilekçede başvurucu, Demokrasi
kod adlı gizli tanığın ifadesinde geçen zabıt kâtibi E.nin açığa alındıktan bir
müddet sonra görevine iade edildiğini ve hâlen görevde olduğunu, kaldı ki anılan
beyanın birtakım çıkarımlardan ibaret olduğunu ve delil niteliğinde olmadığını
ifade etmiştir. Bununla birlikte HSK'nın belirttiği diğer hususların da
FETÖ/PDY ile iltisakına ve irtibatına yönelik delil teşkil etmediğini, bahse
konu örgütle bir bağı bulunmadığını dile getirmiştir.
23. Diğer taraftan HSK tarafından dava dosyasına sunulan
28/7/2020 tarihli Danıştay savcı düşüncesine ilişkin görüş yazısında tanık
S.K.nın başvurucu hakkındaki beyanı yer almıştır. Anılan beyanda S.K.
başvurucuyu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfından beri (1998
yılından beri) tanıdığını, o dönem itibarıyla başvurucunun FETÖ/PDY ile bir
alakasının olmadığını fakat bağlantısını gizlemiş olabileceğini dile
getirmiştir. Başvurucunun FETÖ/PDY'nin etkin olduğu dönemde HSK Teftiş Kuruluna
müfettiş olarak atandığını ifade eden tanık S.K. bundan sonra başvurucuyu
telefonla aradığında "Selamün aleyküm." şeklindeki selamına
"Merhaba." şeklinde karşılık verdiğini, FETÖ ile bağlantısı olan
kişilerin bu şekilde davrandığını ifade etmiştir. Ayrıca başvurucuyu İskenderun
hâkimliğine atandığı dönemde de aradığında ve "Seni de mi o şerefsiz
Fetöcüler gibi paralelci Hâkim zannedip İskenderun'a tayinini çıkardılar."
söylediğinde başvurucunun "Ben meslektaşlarım hakkında kesinlikle
böyle bir ithamda bulunamam. Allah HSK'daki tayinimi yapanlara akıl fikir
versin diyorum." dediğini belirtmiştir.
24. Daire 10/12/2020 tarihinde davanın reddine karar
vermiş; kararın gerekçesinin "Davacı Hakkındaki Tanık Beyanları"
kısmında, yargı mensubu olarak görev yapmış olan ve ifadesine başvurulan
S.K.nın Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin başvurucu hakkındaki ceza yargılaması
sonucunda verdiği 13/9/2018 tarihli kararındaki ifadesine yer vermiştir. Anılan
ifade şöyledir:
" ... Halit İnciroğlu'nu, 1998
yılından beri kazandığım ve kaydımı yaptırdığım İstanbul Hukuk Fakültesi 1.
sınıfından itibaren tanırım ... o zaman itibarıyla FETÖ/PDY örgütü ile uzaktan
yakından alakası yok idi. (kendisi bu dönemde fetö taktiği olan kamuflaj ve
tedbir yaparak asıl kimliğini ve görüşünü bizden gizlemiş olabilir) ... Halit
İnciroğlu'nun FETÖ/PDY örgütünün HSYK'ya ve özellikle HSYK Teftiş Kurulu'na
tamamen hâkim olduğu bir dönemde müfettiş olarak atanması benim dikkatimi celp
etmişti. Halit İnciroğlu; müfettiş olarak atandıktan itibaren kendisinde,
konuşmalarında, üniversitede tanıdığımdan farklı davranmaya başladığını fark
ettim. Özellikle kendisini telefonla hal hatır sormak için aradığımda veya o
beni aradığında, kendisine telefonda 'Selamün Aleyküm' diyerek selam verdiğimde,
kendisi bana özellikle müfettiş olduktan sonra, 'Merhaba' diyerek karşılık
vermeye başlamıştı ve bu benim çok dikkatimi çekmişti. (Merhaba selamını
genellikle Fetöcüler tedbir amacı ile çok sık kullanırlar ve kesinlikle
'Selamün Aleyküm veya Aleyküm Selam' demezler).. Kendisi ile üniversite
yıllarında ve müfettiş oluncaya kadar yapmış olduğumuz görüşmelerde vermiş
olduğumuz selama kesinlikle 'merhaba' diyerek cevap vermezdi. 'Aleyküm Selam'
diyerek cevap verirdi. En son olarak 17-25 Aralık 2013 yılında Fetöcü Hâkim ve
Savcılar tarafından yapılan uydurma operasyonlardan sonra özellikle HSYK'daki
Fetöcü Hâkim-Savcıların, HSYK'dan uzaklaştırılarak taşraya, farklı yerlere
tayinleri yapıldı. Ben de bu dönemde Halit İnciroğlu'nun adını tayin listesinde
gördüm ve kendisinin İskenderun'a atandığını fark ettim ve kendisini telefonla
arayıp yeni görev yerin hayırlı olsun dedim. Akabinde de ben kendisini daha
önceden Fetö ile alakası olmayan bir kişi olarak tanıdığım için, 'Hayırdır,
Senin niye tayinin çıktı. Bu tayinler bildiğim kadarıyla HSYK'daki şerefsiz
Fetöcü Hâkim ve Savcıları HSYK'dan uzaklaştırmak için yapıldı. Seni de mi o
şerefsiz Fetöcüler gibi paralelci Hâkim zannedip İskenderun'a tayinini
çıkardılar.' deyince, Halit İnciroğlu bana 'ben meslektaşlarım hakkında
kesinlikle böyle bir ithamda bulunmam. Allah HSYK'daki tayinimi yapanlara akıl
fikir versin diyorum.' dedi ve bu konuşmada Halit'in tavırları benim çok
dikkatimi çekti..."
25. Netice itibarıyla Daire, başvurucunun S.K.nın
ifadesinin aleyhine yorumlanamayacağına yönelik beyanına itibar etmemiş;
başvurucunun örgüt içinde yer aldığı, örgüt üyelerinin HSK'daki yapılanmasının
kırılması amacıyla yapılan atamalarla ilgili olarak örgüt lehine konuştuğu ve
diğer hususlara yönelik ifadelerin değerlendirilmesi sonucunda başvurucunun
FETÖ ile süregelen bir ilişki içinde olduğu kanaatine varmıştır.
26. Öte yandan Daire kararının gerekçesinde
"Diğer Hususlar" başlığı altında FETÖ/PDY tarafından bu örgütle
iltisakı ve irtibatı olan hâkim ve savcıların adaylık dâhil tüm süreçlerde üst
görevlere getirilmesi için emsallerine göre daha donanımlı hâle getirilmeye
çalışıldığı, örgütün Bakanlıkta ve HSK'da etkin olduğu dönemde de örgüt
mensuplarının üst görevlere getirildiği belirtilmiştir. Bu kapsamda başvurucunun
Eskişehir'de ağır ceza mahkemesi hâkimi olarak görev yapmaktayken FETÖ/PDY'nin
HSK'da etkin olduğu dönemde 28/3/2012 tarihinde kurul müfettişi olarak
atandığı, yargıda FETÖ/PDY'nin etkisinin kırılmasından sonra ise 6/3/2014
tarihinde HSK müfettişliği görevinden alınarak İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine
hâkim olarak atamasının yapıldığı ifade edilmiştir. Sonuç olarak başvurucunun
bu hususun delil olarak kabul edilemeyeceğine, bu atamaların hizmet gereğinden
kaynaklanan idari tasarruf olduğuna yönelik beyanına itibar edilmediği
belirtilerek FETÖ/PDY'nin HSK'da etkin olduğu dönemde HSK müfettişi olarak
görevlendirilmesinin -yukarıda yer verilen diğer tespitlerle birlikte
değerlendirildiğinde- anılan örgütle iltisakı ve irtibatına yönelik
destekleyici bir unsur olduğu sonucuna varılmıştır.
27. Ayrıca Daire, dava konusu edilen kararı temel hak ve
özgürlükler bağlamında da değerlendirmiştir. Bu kapsamda başvurucunun meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına ilişkin kararın özel
hayata saygı hakkına müdahale teşkil ettiği, bu müdahalenin kanunilik, meşru
amaç şartını taşımanın yanında demokratik bir toplum düzeni açısından gerekli
ve ölçülü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa'nın 15. maddesi bağlamında da
müdahalenin OHAL koşullarının gerektirdiği ölçüde olduğu vurgulanmıştır.
28. Başvurucu, Daire kararına karşı İDDK'ya temyiz
başvurusunda bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu, A.M.H. Vakfının
gözetimi altında üniversite öğrencilerine hizmet maksadıyla açılan, İstanbul'un
Fatih ilçesinde, Horhor Caddesi'nde bulunan evi bir yıl süreyle S.K.yla
paylaştığını, S.K.nın beyanlarının suizan ve yorum içeren subjektif açıklamalar
olduğunu belirtmiştir. FETÖ/PDY ile herhangi bir bağı olmadığını vurgulayan
başvurucu, S.K.nın beyanında geçen konuşmayı dahi hatırlamadığını, iddia edilen
"Ben meslektaşlarım hakkında kesinlikle böyle bir ithamda bulunmam.
Allah HSYK'daki tayinimi yapanlara akıl fikir versin diyorum." şeklindeki
ifadesinin o dönem taşraya atanan bazı kişilerin hâlen görevde olduğu da gözönüne
alındığında FETÖ/PDY lehine bir konuşma olarak anlaşılamayacağını ifade
etmiştir. Öte yandan lehine olan tanık ifadelerinin Daire tarafından
değerlendirilmediğini, bu bağlamda ağır ceza mahkemesi başkanı olarak görev
yapan M.Y.nin ve K.A.Ş.nin kendisinin bu yapı ile ilgisi olmadığına yönelik
ifadelerinin dikkate alınmadığını vurgulamış; lehe olan bu beyanların da
etkisiyle ceza yargılamasında beraat ettiğini ifade etmiştir.
29. Diğer taraftan başvurucu, HSK müfettişliğine atanması
konusunda da temyiz dilekçesinde birtakım hususlardan bahsetmiştir. Öncelikle
çocukluğundan itibaren başka bir camianın içinde yer aldığını, FETÖ/PDY ile
hiçbir zaman ilişkisi olmadığını dile getirmiştir. Bununla birlikte HSK
müfettişliğine atanmayı, o dönem kalp rahatsızlığı olan oğlunun tedavisi için
talep ettiğini fakat atandıktan kısa bir süre sonra oğlunun vefat ettiğini
belirtmiştir. İdarenin kendi tasarrufu ile ortaya koyduğu bir işlemi başka bir
işleme dayanak aldığını, bu hususun iltisak ve irtibatına delil teşkil
edemeyeceğini, böyle bir kabulün aynı dönemde nitelikli görevlere atanan
herkesi zan altında bırakacağını ifade etmiştir.
30. Ayrıca başvurucu; temyiz dilekçesinde hakkında
verilen karar ve yürütülen yargılamanın ölçüsüz ve mesnetsiz olduğunu, kamuda
veya özel sektörde iş yapamaz hâle geldiğini, diğer insanlar tarafından
terörist olarak yaftalandığını, hayatının sonuna kadar bir daha olağan ve
sağlıklı bir ilişki kurmasının önüne geçildiğini belirterek adil yargılanma
hakkının, özel hayata saygı hakkının ve diğer bazı anayasal haklarının ihlal
edildiğini ileri sürmüştür.
31. HSK tarafından temyiz dilekçesine karşı sunulan
savunmada ise Daire kararında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı,
başvurucunun temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki dayanaktan
yoksun olduğu belirtilmiştir.
32. Sonuç olarak İDDK 8/3/2023 tarihinde Daire kararının
usule ve hukuka uygun olduğu, temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddiaların
kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle temyiz başvurusunun
reddine ve Daire kararının onanmasına karar vermiştir.
33. Başvurucu, nihai kararı 18/4/2023 tarihinde
öğrenmiştir.
34. Öte yandan başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne
üye olma suçundan yürütülen yargılama sonucunda Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi
(Ağır Ceza Mahkemesi) 13/9/2018 tarihinde şüpheden uzak kesin ve inandırıcı
delil elde edilemediği, bu şekilde yüklenen suçu başvurucunun işlediğinin sabit
olmadığı gerekçesiyle beraatine karar vermiştir. Bu karar 11/10/2018 tarihinde
istinaf kanun yoluna başvurulmadan kesinleşmiştir.
35. Ağır Ceza Mahkemesinin anılan kararında başvurucunun
ByLock aboneliği ile FETÖ/PDY ile irtibatlı veya iltisaklı dernek ve
sendikalara üyelik kaydı olmadığı, gizli tanık Demokrasi'nin beyanında
başvurucunun örgüt faaliyeti kapsamında bir eyleminden bahsetmediği, dinlenen
diğer tanıkların da başvurucunun örgüt faaliyeti olarak değerlendirilebilecek
bir eylemini görmediklerini beyan ettiği belirtilmiştir. Bununla yanında MASAK
raporunda başvurucunun aleyhine değerlendirilecek bir hususun bulunmadığı, Bank
Asyadaki hesabın talimat öncesi dönemde açılmış olması, herhangi bir bankacılık
işleminin yapılmaması ve hesabında dikkat çekici işlemlere rastlanmaması
hususları nazara alındığında başvurucunun Bankanın mevduatını artırmasından ya
da talimat doğrultusunda para yatırdığından bahsedilemeyeceği ifade edilmiştir.
36. Öte yandan Ağır Ceza Mahkemesinin anılan kararında
yargı mensubu olarak görev yapan M.Y. ve K.A.Ş.nin başvurucu hakkındaki
beyanları da yer almaktadır.
i. M.Y.nin beyanı şöyledir:
"Sanığı 2002 yılından itibaren
tanırım. O tarihte ben Kahramanmaraş'ta serbest avukat olarak çalışmaya
başlamıştım. Sanık da 2002 yılında avukatlık stajına başlamıştı. Yaklaşık 2 ya
da 3 ay kadar yanımda çalıştı. Daha sonra askere gitti. Askerden geldikten
sonra bürosunu açarak kısa bir süre avukatlık yaptı. Zannedersem 2005 yılında
hâkimlik sınavını kazandı. İlk atama yeri Elazığ Sivrice'dir. Sanık bildiğim
kadarıyla ortaokul imam hatip mezunudur. Liseyi fen lisesinde okuduğunu bana
söylemişti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, üniversite hayatı
boyunca bildiğim kadarıyla Fetönün evlerinde ya da yurtlarında kalmamış. Hatta
kendisi [E.]
Cemaati olarak bilinen tasavvufi bir grupta kalmıştı. Bu grup ile irtibatı
avukatlık yaptığı süre boyunca da devam ediyordu. Hâkimliğe atandıktan sonra
irtibatımız kısmen kesildi. Ancak şu anda Kırşehir başsavcılığı görevini
yürüten [A.K.Ş.] ile beraber çalışmışlar. [K.] bey
ile ben de Finike'de beraber çalıştık. [K.] bey sanıktan bahsederken
Fetöden sanığın da mağdur olduğundan bahsetmişti. Yine [K.] bey
ile beraber çalıştıkları dönemde bir tek açıktan cuma namazına giden, yani
tedbir uygulamayan kişinin sanık olduğundan [K.] bey bahsetmişti.
[K.] bey ile aramızda geçen konuşmalarda o zamanki tavırlarını
Fetöcülerin klasik tavırlarından farklı olduğu şeklinde konuşuyorduk. Sanığın
2. tayin yeri Eskişehir taraflarında bir yer idi. Şu an için hatırlayamıyorum.
Burada çocuğunun hastalığı nedeniyle Ankara'ya gelmek istiyordu. Bu nedenle HSYK
müfettişliğine başvurmuş. Ben bunu kendisinden müfettiş olduğu zaman duymuştum.
HSYK müfettişliğine atanmış. Bu aşamadan sonra ne yaptığı konusunda bilgi
sahibi değilim. Ancak yukarıda da değindiğim gibi evvelden beri [E.]
Cemaati olarak bilinen tasavvufi grup ile bağlantısı vardı. Daha ayrıntılı
bilgi için Kahramanmaraş müftülüğünde çalışan [Ö.F.Ş.] ve [A.D.]den
bilgi alınabilir. Benim olaya ilişkin bilgim ve görgüm bundan ibarettir."
ii. K.A.Ş.nin beyanı şöyledir:
"Halit İNCİROĞLU ile 2007-2010
yılları arasında Elazığ ilinin Sivrice ilçesinde birlikte çalıştık. Bildiğim
kadarıyla kendisi imam hatip mezunu idi. Adliyemizde FETÖ terör örgütü mensubu
olduğunu bildiğim bir takım kişiler o dönemde bulunuyordu. FETÖ terör örgütü
mensubu olmadığını düşündüğüm kişilerden biride Halit İNCİROĞLU'dur. Düşünmeme
sebep olarak da kendisi ile çalıştığımız 3 yıl boyunca Cuma namazına benimle
beraber gidiyordu. Mesleğimizde olan bu örgüt mensupları özellikle o dönem
içerisinde cuma namazlarına gitmekten, din ile alakalı görünmekten imtina
ederlerdi. Ben o yüzden kendisinin örgüt mensubu olduğunu düşünmemiştim. Görev
yaptığımız süre sonrasında zaman zaman bayramlarda ve özel günlerde mesajlaştık
ve görüştük. Halit'in HSYK seçim dönemlerinde benimle bir görüşmesi olmadı. Herhangi
bir Fetö üyesi için oy istemedi. O dönemlerde hatırladığım kadarıyla hiç
görüşmedik. 17-25 Aralık sonrası dönemdeki görüşmelerimiz daha da azaldı. Bunun
sebebi de çalıştığımız dönemin üzerinden çok zamanın geçmiş olmasıdır diye
değerlendiriyorum. Kendisiyle ilgili diyebileceklerim bundan ibarettir."
37. Öte yandan UYAP kayıtlarına göre başvurucunun
4/2/2012 tarihinde doğan oğlu M.E.İ. 1/4/2012 tarihinde vefat etmiştir. Bununla
birlikte başvurucu, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde görev yapmaktayken
28/3/2012 tarihli onayla HSK müfettişi olarak atanmış; göreve 30/4/2012
tarihinde başlamıştır. Başvurucu 6/3/2014 tarihinde ise İskenderun Ağır Ceza
Mahkemesine atanmıştır.
IV. İLGİLİ
HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili
Mevzuat
38. Anayasa'nın "III. Hâkimler ve Savcılar
Kurulu" başlıklı, 7/5/2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun'un 22.
maddesiyle değiştirilen 159. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Hâkimler ve Savcılar Kurulu,
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev
yapar.
...
Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve
savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme
ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler
hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini
yapar; ..."
39. 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu'nun "Hakimlik ve savcılık görevlerinin sona ermesi" başlıklı
53. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Hakim ve savcıların:
a) Bu Kanun hükümlerine göre meslekten
çıkarılmaları veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilmesi,
...
Hallerinde görevleri sona erer."
40. 11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kurulu Kanunu'nun "Kurulun görevleri" başlıklı 4.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Kurulun görevleri şunlardır:
...
b) Hâkim ve savcılarla ilgili olarak;
...
6) Meslekte kalmaları uygun
görülmeyenler hakkında karar verme,
7) Disiplin cezası verme,
...
işlemlerini yapmak."
41. 6087 sayılı Kanun'un "Yeniden inceleme,
itiraz ve yargı yolu" başlıklı 33. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"(1) Genel Kurulun ilk defa aldığı
kararlara karşı, Başkan veya ilgililer, tebliğ tarihinden itibaren on gün
içinde, Genel Kuruldan yeniden inceleme talebinde bulunabilir; yeniden inceleme
talebi üzerine verilen kararlar kesindir.
...
(5) Genel Kurulun veya dairelerin,
meslekten çıkarma cezasına ilişkin kesinleşmiş kararlarına karşı yargı
mercilerine başvurulabilir; diğer kararları yargı denetimi dışındadır. Meslekten
çıkarma kararlarına karşı açılan iptal davaları ilk derece mahkemesi olarak
Danıştayda görülür. Bu davalar, acele işlerden sayılır."
42. 667 sayılı KHK'nın "Yargı mensupları ile bu
meslekten sayılanlara ilişkin tedbirler" başlıklı 3. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Terör örgütlerine veya ...
Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara ... iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu
değerlendirilen ... hâkim ve savcılar hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu Genel Kurulunca ... meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmalarına karar verilir..."
43. Bahse konu düzenleme 6749 sayılı Kanun'un 3.
maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla aynen kabul edilmiştir.
44. Anılan maddenin gerekçesi şöyledir:
"Anayasanın 139 uncu maddesinde
hâkimlik ve savcılık teminatı düzenlenerek azlolunamayacakları hükme bağlanmış
ise de, aynı maddede meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler
hakkında kanundaki istisnalar saklı tutulmuştur. Benzer düzenleme 2802 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununun 44 üncü maddesinde de yer almaktadır. 15/07/2016
tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve kalkışmanın sorumlusu olan
FETÖ/PDY ile bağlantılı yargı mensuplarının görevde tutulmaları en başta yargı
bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Anayasanın 138 inci
maddesine göre Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatine göre
hüküm verme ödevi altındaki yargı mensuplarının bağımsızlık ve tarafsızlık
ilkesiyle hiçbir biçimde bağdaşmayacak yapılanmaların içine girmesi, örgüt
hiyerarşisi içinde ve ideolojik bağlılık duygularıyla hareket etmesi en başta
yargının saygınlığı ve güvenilirliğine zarar vermektedir. Devlet organizasyonu
dışındaki başka bir hiyerarşik yapının talimatlarına boyun eğen yargı
mensuplarının varlığı, vatandaşların yine Anayasanın teminatı altındaki adil
yargılanma hakkı önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Bu nedenlerle,
belirtilen türde irtibatları değerlendirilen yargı mensuplarının meslekte
kalmalarının doğuracağı sakıncaları gidermek amacıyla, Anayasanın 139 uncu
maddesinin ikinci fıkrasında tanınan takdir hakkı da gözetilerek bu düzenleme
yapılmaktadır."
45. 6749 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (3) numaralı
fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Birinci fıkra uyarınca görevine
son verilenler hakkında da 4 üncü maddenin ikinci fıkrası hükümleri
uygulanır..."
46. 6749 sayılı Kanun'un 4. maddesinin (2) numaralı
fıkrası şöyledir:
"Birinci fıkra uyarınca görevine
son verilenler bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya
dolaylı olarak görevlendirilemezler; görevinden çıkarılanların uhdelerinde
bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim
kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bu
fıkrada sayılan görevleri yürütmekle birlikte kamu görevlisi sıfatını
taşımayanlar hakkında da bu fıkra hükümleri uygulanır."
47. 685 sayılı KHK'nın "Yargı denetimi" başlıklı
11. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
"22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin
3 üncü maddesinin birinci fıkrası ile 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrası
kapsamında meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına
karar verilenler, kararın kesinleşmesinden itibaren altmış gün içinde ilk
derece mahkemesi olarak Danıştaya dava açabilir."
48. 685 sayılı KHK'nın "Geçiş hükümleri" başlıklı
geçici 1. maddesinin (4) numaralı fıkrası şöyledir:
"Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin
yayımlandığı tarihten önce 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 üncü
maddesinin birinci fıkrası ile 6749 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci
fıkrası kapsamında meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmalarına karar verilenler, bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımlandığı
tarihten itibaren altmış gün içinde 11 inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan
hükümlere göre dava açabilir. Bu kapsamda idare mahkemelerinde derdest olan
davalar Danıştaya gönderilir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımlandığı
tarihten önce açılmış olup da karar verilen dosyalarda da bu fıkra hükümleri
uygulanır."
49. Bahse konu düzenlemeler 7075 sayılı Kanun'un 11. ve
geçici 1. maddeleri ile aynen kabul edilmiştir.
2. İlgili Yargı
Kararları
a. FETÖ/PDY'nin Yapısına İlişkin Kararlar
50. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin Yargıtay Ceza
Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı kararı
ile onanarak kesinleşen 24/4/2017 tarihli ve E.2015/3, K.2017/3 sayılı
kararının ilgili kısmı şöyledir:
"FETÖ/PDY silahlı terör örgütü,
paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline
getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip
örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla
öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir
düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde
olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme
kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin
olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde
büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp
mensuplarını motive eden; 'Altın Nesil' adını verdiği kadrolarla sistemle
çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu
kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan
sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden;
böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına
almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de
kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de
bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe,
semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans
kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin tüm anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan
FETÖ/PDY silahlı terör örgütü 'gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu
söylememek, gerçeği inkâr etmek' üzerine kuruludur.
Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde
mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere,
kamusal alanı ele geçirme refleksi ile hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet,
eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisi ile illegal
şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensupları ile
devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hâle getiren ve adeta devlet içinde
ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fethullah Gülen tarafından;
'Esnek olun, sivrilmeden can damarları
içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı
fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!'
'Adliye, mülkiye veya başka hayati bir
müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde
ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde
garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.'
'Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı
omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun
olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman
hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.'
'Yani siz hâkim değilsiniz başka
kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli,
tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım...'
'Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne
göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana
kadar her adım erken sayılır ... bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve
düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım ... sırrınız sizin sırrınızdır.
Söylerseniz siz esir olursunuz.'
'Daima tedbirli olmalıyız, daima
istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar
aldıysa onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç
merkezlerine ulaşmalıyız...'
'Bir gün bana Ankara'da bin evimiz
olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında
yapacağı hiçbir şey kalmayacak.' şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt
mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir."
51. Anılan Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında yer alan
FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapılanması ile ilgili diğer hususlar için bkz. Ayla
Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, § 63.
52. Dairenin İDDK'nın 26/1/2022 tarihli ve E.2020/1197,
K.2022/146 sayılı kararıyla onanarak kesinleşen 17/6/2019 tarihli ve
E.2016/58146, K.2019/4158 sayılı kararında "FETÖ'ye İlişkin Tespit ve
Değerlendirmeler" başlığı altında şu hususlara yer verilmiştir:
"...
Öte yandan Dairemizde derdest olan dava
dosyalarında yukarıda belirtilen tespitleri destekler mahiyette, FETÖ'nün
niteliğine ilişkin aşağıdaki beyanların yer aldığı görülmüştür:
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ü.ye ait Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
21/10/2016 tarihli ek sorgulama tutanağı: '…Şunu söylemem gerekiyor ki cemaat
farklı sınav evlerinde kalan şahısları birbiriyle tanıştırmaz. …Bu yapı sizi
asla boşta bırakmaz, yani üniversiteden mezun olduğunuzda sınav çalışma eviniz
hazırdır, sınavı kazanınca mülakat referans listeniz hazırdır, bunların her
aşamasından sorumlu olan kişiler vardır. …Kural olarak bu yapı gizlilik üzerine
kurulu olduğundan bir evde kalan diğer evde kalan kişileri tanımazdı. Ama biz
bazen tanıştığımızda kimin bizden olduğunu hissediyor ve anlıyorduk. Biz staja
başladıktan sonra bize yavaş yavaş tedbire riayet etmemiz hususu anlatılmaya
başlandı. …bu yapıda ciddi bir hiyerarşi söz konusuydu. Ben maaşımın bekarken
%15’ini, evlendikten sonra ise %10’unu cemaate himmet olarak verdim. …Evde
kalan kişi sadece ev abisini tanır. Kıdemsiz birinin üst abileri tanıma şansı
yoktur. Staj esnasında bize namazınızı gizli kılın gerekirse zorunlu hâllerde
namazlarınızı cem edin diyorlardı. Ramazan orucunuzu tutun ancak gerekirse oruç
tutmuyormuş gibi davranın diyorlardı. Bunun haricinde önemli bir husus da bize
evliliğin faziletleri anlatılıyordu. …Evlilikten sorumlu abi, evlendirmeyi
düşündüğü erkeğe gelerek erkekten bir vesikalık fotoğraf ve bir CV ister,
devamında bu CV’yi ve fotoğrafı bir havuza atardı. Aynı işlemi bayanlar için de
yapıyorlardı. Devamında evlilikten sorumlu abi kendince uygun gördüğü eş
adaylarını birbirleriyle tanıştırıyordu.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan A.A.ya ait Kilis Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce
düzenlenen 23/6/2017 tarihli şüpheli ifade tutanağı: '17-25 Aralık süreci
sonrası örgütün sivil imamı Erdal kod adlı şahsın katıldığı …bir toplantıda
sivil imam adlicilere hitaben ‘elinizde ...siyasal iktidara ilişkin yolsuzluk
ihale usulsüzlüğü vs. gibi ses getirecek dosya varsa, bu tarz ses getirecek
dosyaları bekletmeyin, hemen davasını açın.’ dedi. …Örgüt mensuplarının deşifre
olmasını önlemek için tedbir ya da ruhsat diye tabir edilen yöntemler
uygulanmaktaydı. Bu kapsamda örneğin; cuma namazına gitmememiz, adliyede
namazları ima ile (göz ile) kılmamız, eğer mümkünse namaz vakti yetişiyorsa
namazları cem ederek (birleştirerek) evde kılmamız, ramazan ayında eğer belli
olacaksa oruç tutmamamız ve gerektiğinde alkol almamız talimatlandırılmıştı.
…Bizim mezuniyet balomuzda, o dönemki yargı bürokrasisinin hassasiyeti de
gözetilerek protokol masalarından görülecek açıdaki ön sıra masalara hep örgüt
üyeleri oturtulmuş ve bunlara alkol almaları talimatlandırılmıştı diye
biliyorum … Seçim [2014
tarihli HSYK seçimi] süreciyle ilgili son olarak belirtmek istediğim,
örgütün ByLock üzerinden birbirleriyle haberleşerek Facebook'taki hâkim-savcı
gruplarında ya da adalet.org'da organize bir şekilde hareket ederek bağımsız
aday tanıtımlarının altına adayı övücü, parlatıcı, adayı ön plana çıkartıcı
yorumlar yapılmasının sağlanmasıydı. Buna örnek olarak bir olay anlatayım; R.Ş.
mahkemede yanıma gelip bana telefonundaki ByLock mesajını okuttu. Yazının
içeriğinde; Tüm arkadaşların dikkatine, şu gün şu saatte Facebook'taki hâkim
savcı gruplarında ve adalet.org'da ‘[İ.Ç.] Gerçeği’ isimli bir
paylaşım yapılacaktır. Paylaşımın altına bağımsız aday [İ.Ç.]yi
övücü yorumlar yapıp destekleyelim …Görüldüğü üzere örgüt sosyal medyada
organize bir şekilde hareket ederek seçimde başarılı olmayı amaçlamıştır.
...FETÖ yargı mensuplarını T1, T2, T3, T4, T5 üst başlığı/tasnifi adı altında
grup grup, hücre tipi yapılandırılmıştır. T3'teki bir kişinin ekstra bir
tanışıklık yoksa diğerlerini bilmesi mümkün olmadığı gibi, yine T3 altında yer
alan grupların da birbirini tanımaması genel kuraldır. Tedbir denilen gizlilik
kurallarına riayet edilerek bu gizliliğin sağlanması amaçlanmıştır. Ama
özellikle Ankara'da staj döneminde bu gizliliği sağlayamadılar. Birçok farklı
gruba mensup kişi birbirlerini bir şekilde tanıdı veya başkasından duymak
suretiyle öğrendi. Ancak tedbire son derece riayet edenler kendilerini
gizleyebilmiştir.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ö.ye ait Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 18/10/2016 tarihli sorgulama tutanağı: 'Taşra yapılanmasında o
dönemki adı ile cemaatin bu yapılanması profesyonel olarak yürütülüyordu. 2002
yılından itibaren taşra yapılanması kendi içerisinde T1, T2, T3, T4, T5
şeklinde bölümlere ayrılmıştı. ('T'taşra anlamına gelen yapılanmayı
simgelerdi). T1 grubu 39 bin sicilden daha önce gelenlerdi. T2 grubu 39 bin, 42
bin sicillileri, T3 grubu92 bin 109 bin arası sicillileri, T4 grubu daha
sonraki sicillileri, T5 grubu 125 bin ve sonraki sicillileri ifade ederdi.'
Sonuç olarak FETÖ'nün, yıllar itibarıyla
takiye (olduğundan farklı görünme) esasına dayanan uzun vadeli bir projenin
aşamalarını izleyerek kurduğu strateji doğrultusunda, kamu kurumlarında ve
yargı organlarında demokratik devlet düzeninden ayrıksı ve ona paralel şekilde
teşkilatlanmak suretiyle ülkenin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve demokratik
hukuk devletini tehdit edici, anayasal düzene sadakat yükümlülüğüne aykırı
davranışlar gösteren bir yapılanma hâline geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu
yapılanma tarafından 15 Temmuz 2016 gecesi anayasal düzene, demokratik
kurumlara ve bizatihi Türk Milletine karşı darbe teşebbüsünde bulunulmuştur.
Darbe teşebbüsünün bertaraf edilmesini
takip eden günlerde, söz konusu kalkışmaya dâhil olan kişilerin telefon
konuşmaları ve mesajları ortaya çıkmıştır. Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve
diğerleri (B. No: 2016/22169, 20/6/2017) kararında da yer alan, darbe
teşebbüsünün şüphelilerinden olan Komiser Yardımcısı E.G.nin telefonunda
bulunan mesajlar bunlara örnek teşkil etmektedir. E.G.nin telefonunda, 'önemli,
durum kötü, çok acil duyuru. tüm il ve ilçe imamlarını, abilere, ablalara,
kurum imamlarına iletin, tüm hizmet mensupları darbeyi şiddetle kınayan
açıklama yapsın, meydanlara inip kendisini kamufle etsin, resim çekilip sosyal
medyada yayınlasın, demokrasi, seçilmiş irade falan desinler, ama fazla da asla
muhterem hoca efendinin adı geçmesin açıklamalarda, hepimizi alabilirler,
herkes -darbeden haberim yok TV'de gördüm ilk kez- desin, asla hükümete ve
Tayyibe karşı olumsuz bir paylaşım yapmayın, bu gurubu kapatıyorum şimdi.'
şeklinde mesajların bulunduğu tespit edilmiştir."
b. Danıştay
Kararları
53. Dairenin İDDK'nın 18/12/2024 tarihli ve E.2023/2770,
K.2024/3428 sayılı kararıyla onanarak kesinleşen 17/5/2023 tarihli ve
E.2018/2699, K.2023/6311 sayılı iptal kararında "a) Davacı Hakkındaki
Tanık Beyanları" başlığı altında şu hususlara yer verilmiştir:
"a-1) T.D. İsimli Şahsın Beyanı
Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan T.D.'ye ait, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
4/8/2016 tarihli ek sorgulama tutanağı; '...Ben 15 gündür Malatya E Tipi Kapalı
Cezaevi'nde tutuklu olarak bulunuyorum. Cezaevinde hâkim ve savcılar olarak
aynı koğuştayız. Benim gibi tutuklu olan Malatya Cumhuriyet Savcısı [S. C.] etkin pişmanlıkta
bulunacağımı öğrenince bana 'abi eşin ne dediyse onu söyle kurtul' dedi. Söylem
tarzından eşimin ifadesinden daha fazlasını anlatmamam gerektiğini ima ettiğini
anladım. Kanaatime göre [S.C.]de cemaat mensubudur, ancak ben kendisini
tanımadığım için bu konuda net bir belirlemede bulunamıyorum. Çünkü daha önce
kendisiyle bir dialoğum ve onu görmüşlüğüm söz konusu olmamıştır...'
...
Yukarıda yer verilen tanık ifadesi
incelendiğinde; T.D. isimli tanığın beyanında, davacı [S.C.] ile aynı cezaevinde kaldığı, bu
esnada etkin pişmanlıkta bulunacağını öğrenen davacı tarafından kendisine 'eşin
ne dediyse anlat kurtul' şeklinde beyanlarda bulunulduğu, söylem tarzından da
davacının eşinin ifadesinden fazlasını anlatmaması gerektiğini ima ettiğini
anladığı ve kanaatine göre davacının cemaat (örgüt) mensubu olduğu, ancak
kendisini tanımadığından, daha önce bir diyaloğu ve görmüşlüğü söz konusu
olmadığından bu konuda net bir belirlemede bulunamadığı hususlarına yer
verildiği görülmüştür.
Netice itibarıyla, T.D. isimli tanığın
ifadesinin, davacının örgüt içerisinde yer aldığına ilişkin somut bir veriye
dayanmaması, yalnızca tahmin ve kanaate dayalı olması nedeniyle, davacının
FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir delil olarak
değerlendirilmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
a-2) Ş.Ş. İsimli Şahsın Beyanı Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan Ş.Ş.'ye ait, Konya Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 25/8/2016 tarihli sorgulama tutanağı; '...Malatya da görev yaptığım
dönemde bir dönem geçici yetki ile Arapgir ilçesinden Malatya adliyesine gelip
çalışan 10... sicil numaralı Cumhuriyet Savcısı Y.B., Malatya Cumhuriyet
Savcısı H.A., Malatya Cumhuriyet Savcısı U.K., Malatya Cumhuriyet Savcısı S.C.,
Malatya Vergi Mahkemesi Hâkimi B.K.'nın Gülen Cemaatine mensup kişilerden
oldukları hususlarında şüphelerim vardı. Yani bunların cemaatten olduklarını
düşünüyordum. Bu düşünceye genel tavır ve davranışlar ile söylemlerden
ulaştığımı söyleyebilirim; ancak kendilerini cemaate hasren yapılan herhangi
bir cemaat toplantısında bizzat görmüş değilim. Kendilerinin cemaatten olup
olmadıklarını kesin olarak bilmemem normaldir. Zira cemaat yapılanmasında
genellikle görüşülen kişiler gizlilik kuralına riayet edilerek ifşa
edilmemelerini sağlamak için sayısal olarak dar tutulurdu...'
...
Yukarıda yer verilen tanık ifadesi
incelendiğinde; Ş.Ş. isimli tanığın beyanında, davacının [S.C.] cemaat (örgüt) mensubu
olduğunu düşündüğü, bu konuda şüpheleri olduğu, bunu genel tavır ve
davranışlarından çıkardığı, ancak herhangi bir örgüt toplantısında davacıyı
görmediği, kesin olarak örgüt mensubu olup olmadığını bilmediği hususlarına yer
verildiği görülmüştür.
Netice itibarıyla, Ş.Ş. isimli tanığın
ifadesinin, davacının örgüt içerisinde yer aldığına ilişkin somut bir veriye
dayanmaması, yalnızca kişisel kanaat ve tahmine dayalı olması nedeniyle,
davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir
delil olarak değerlendirilmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
a-2) İ.F.Y. İsimli Şahsın Beyanı
Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan İ.F.Y.'ye ait, İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliğince
düzenlenen 9/10/2017 tarih ve Sorgu No:2017/597 sayılı ifade sorgu zaptında;
'...2014 HSYK Seçimleri döneminde Bitlis Hizan'da görev yapıyordum, o zaman
bağımsızlara oy vermem için Savcı S.C. beni aradı, kendisi Malatya'da görev
yapıyordu, bana bağımsızların içinden birkaç isim söyleyerek akademideki
görevli A.N.G. ve O.G. için oy istemişti, oy istemekten ziyade bunlar iyi
kişiler, haberin olsun gibi şeyler söyledi, yargıda birlik adaylarından
herhangi bir adayı kötülemedi, Patnos hâkimi M.E.Ö. de beni aradı, açıkça
bağımsız adaylara oy istedi, ben her ikisine de yargıda birlik adaylarına oy
vereceğimi söyledim, gerçekte bağımsız olmadıklarını söyledim...'
...
Öte yandan, İ.F.Y. isimli aynı şahsın,
davacının yargılandığı Gaziantep 8. Ağır Caza Mahkemesinin E:2017/353 sayılı
dosyasında yapılan 10/7/2018 tarihli duruşmada SEGBİS sistemi vasıtasıyla
alınan beyanında şu ifadelere yer verdiği görülmüştür: '...HSYK seçimlerinden
önceki bir dönemde sanık (davacı) beni aradı, kendisiyle konuştuk, benim hâlimi
hatrımı sordu, bende hâlini hatrını sordum, beni düğüne davet etti, bende
geleceğimi söyledim, onun dışında bir görüşme geçmedi, seçimler hususunda bir
konuşmamız geçmedi, HSYK seçimleri ile ilgili aramızda hiçbir konuşma olmadı.
Önceki beyanı okundu, çelişki nedeniyle
soruldu: ben daha önce de söyledim, Hâkim bey bana seni arayan oldu mu diye
sorgum sırasında soruldu, ben [S.C.nin] aradığını söyledim ancak oy istediği gibi birsey
söylemedim, neden bu şekilde zapta yazıldı bilmiyorum, ancak ben kesinlikle
bağımsız adaylar için oy istedi şeklinde beyanda bulunmadım, beyanımın o
kısmını kabul etmiyorum, zaten oradan da anlaşılacağı üzere O.G. diye
birisinden bahsedilmiş zaten öyle bir adayda yoktu, buradan da bir çelişki
olduğu anlaşılıyor...'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
İ.F.Y. isimli şahsın yukarıda yer verilen ifadeleri incelendiğinde; İstanbul 6.
Sulh Ceza Mahkemesince düzenlenen 9/10/2017 tarihli sorgu zaptında, davacının [S.C.] 2014 yılı HSK seçimleri
döneminde örgütün sözde 'bağımsız' adaylarına oy vermesi için kendisini
aradığını, bağımsız adaylardan birkaç isim söyleyerek A.N.G. ve O.G. isimli
adaylar için oy istediğini beyan ettiği, aynı tanığın davacının yargılandığı
Ceza Mahkemesinde yapılan 10/7/2018 tarihli duruşmada alınan ifadesinde ise,
davacının 2014 yılı HSK seçimleri döneminde kendisini aradığını, ancak
aralarında seçimler ile ilgili herhangi bir konuşma geçmediğini, davacının hâl
hatır sorarak kendisini düğününe davet ettiğini, daha önce yapılan sorgu
esnasında davacının kendisini aradığını ancak bağımsız adaylar için oy istedi
şeklinde bir beyanının bulunmadığını, neden bu şekilde zapta yazıldığını
bilmediğini, ifadesinin o kısmını kabul etmediğini, burada bir çelişki olduğunu
beyan ettiği görülmüştür.
Netice itibarıyla, İ.F.Y. isimli tanığın
davacının yargılandığı ceza yargılamasında 10/7/2018 tarihli duruşmada alınan
ve davacının 2014 yılı HSK seçimleri döneminden önceki bir zamanda kendisini
arayarak hâl hatır sorduğunu ve düğününe davet ettiğini, örgütün sözde bağımsız
adayları lehine oy istemediğini, aralarında bu yönde bir konuşma geçmediğini,
ayrıca 9/10/2017 tarihli sorgu ifadesinde davacının bağımsız adaylar için oy
istediğini beyan ettiği şeklinde düzenlenen kısmını kabul etmediğini belirten
ifadesi de göz önüne alındığında, adı geçen tanığın davalı idare tarafından
ileri sürülen 9/10/2017 tarihli sorgu zaptında yer alan beyanları, davacının
2014 yılı HSK seçimleri döneminde örgütün sözde 'bağımsız' adaylarını
desteklediği yönünde somut bir veriye dayanmaması ve daha sonra verdiği ifade
ile birbirini doğrulamaması nedeniyle, davacının örgüt ile irtibat ve
iltisakını ortaya koyan bir delil olarak değerlendirilmemiştir."
54. Dairenin İDDK'nın 3/2/2025 tarihli ve E.2023/3021,
K.2025/182 sayılı kararıyla onanarak kesinleşen 15/6/2023 tarihli ve
E.2017/3907, K.2023/9052 sayılı iptal kararında "b) Davacı Hakkındaki
Tanık Beyanı" başlığı altında şu hususlara yer verilmiştir:
"Yargı mensubu olan ve ifadesine
başvurulan Y.C. isimli şahsa ait, HSK Müfettişince düzenlenen 29/3/2018 tarihli
tanık ifade tutanağında şu ifadelere yer verilmiştir: '...Kocaeli Cumhuriyet
Savcısı iken görevden ihraç edilen Cumhuriyet Savcısı [M.A.E.] ile bir samimiyetim yoktur.
Kendisi ile aynı Mahkemede görev yapmadık. Bildiğim kadarıyla ailesi Kocaeli
ilinde ikamet ettiğinden onlarla birlikte kalıyordu. Evlenmemiş bir
meslektaşımızdı. Çok sık yurt dışı seyahati yaptığı için arkadaşlarla sohbet
sırasında 'acaba yurt dışındaki FETÖ yurtlarında mı kalıyor, bu şekilde
bedavaya getiriyor' dediğimde meslektaşlar hiç evlenmediğini, parasının
gezilere rahatlıkla yetebileceğini söylediler. Adliye içerisinde FETÖ'ye yakın
bilinen savcılarla daha samimi gördüğüm için kendisinden biraz şüphelenmiştim.
Ancak meslekten atıldıktan sonra adını hatırlayamadığım bir meslektaşımız Savcı
[M.A.E.nin] 8 kardeşinin hiçbirisinde FETÖ iltisakının tespit
edilemediğini, kendisinin de öğrencilik yıllarında H. Vakfı tabir edilen
oluşuma yakın olduğunu söyledi...'
Davalı Hakimler ve Savcılar Kurulu
tarafından, Y.C. isimli şahsın yukarıda yer verilen beyanlarının, davacının
FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve/veya iltisaklı olduğunu gösterir delil
niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür.
Davacı tarafından; tanığın beyanının
kişisel yorumdan ibaret olduğu, somut verilere dayalı beyanda bulunmadığı,
tanığın ifadesinde belirttiği "daha samimi" şeklindeki ibarenin ceza
ve disiplin hukuku açısından hiçbir anlam taşımadığı beyan edilmiştir.
Yukarıda yer verilen tanık ifadelerinde;
davacı [M.A.E.] ile
bir samimiyetinin olmadığı, çok sık yurt dışı seyahati yaptığı için bir sohbet
sırasında arkadaşlarına 'acaba yurt dışındaki FETÖ yurtlarında mı kalıyor, bu
şekilde bedavaya getiriyor' dediğinde arkadaşlarının kendisine davacının hiç
evlenmediğini, parasının gezilere rahatlıkla yetebileceğini söylediği, Adliye
içerisinde FETÖ'ye yakın savcılarla daha samimi gördüğü için kendisinden biraz
şüphelendiği ancak meslekten çıkarıldıktan sonra adını hatırlayamadığı bir
arkadaşının davacının sekiz kardeşinin hiçbirinde FETÖ iltisakının tespit
edilemediği, davacının da öğrencilik yıllarında H. Vakfı diye tabir edilen
oluşuma yakın olduğunu söylediği belirtilmiş ise de, anılan tanık ifadelerinde
davacının örgütle bağlantısına yönelik somut herhangi bir ifadeye yer
verilmediği görülmektedir.
Netice itibarıyla, davacının FETÖ/PDY
terör örgütüyle irtibat ve iltisakına yönelik somut herhangi bir bilgi
içermeyen söz konusu tanık beyanlarının, davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile
irtibatını ve/veya iltisakını ortaya koyan deliller olarak değerlendirilmesine
olanak bulunmamaktadır."
55. Dairenin 28/11/2023 tarihli ve E.2017/5808,
K.2023/17455 sayılı iptal kararında "d) Davacı Hakkındaki Tanık
Beyanları" ve "e) Unvanlı Görev" başlığı altında şu
hususlara yer verilmiştir:
"d) Davacı Hakkındaki Tanık
Beyanları
d-1) Davacı hakkında ifade veren B.E.
isimli şahsın beyanı yönünden;
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan B.E.'ye ait, 2016/104109 sayılı soruşturma kapsamında
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 2/12/2016 tarihli tanık ifade
tutanağında şu ifadelere yer verilmiştir: '...Danıştay’a baktığımızda da
tablonun benzer durumda olduğunu görebiliriz. Yine Danıştay'da cemaatçi
üyelerin o zaman sabit kurul hâlinde çalışan İdari Dava Dairelerinde 7 üye, 1.
Dairede 1 üye, 2. Dairede 3 üye, 3. Dairede (kökeni itibarıyla cemaatçi
olmamakla beraber Danıştay'a geldikten sonra bu arkadaşların kontrolüne giren
[H.K.]’yı bunlardan sayarsak) 1 üye, 4. Dairede 3 üye, 5. Dairede 4 üye, 6.
Dairede 3 üye (yine kökeni itibarıyla bu yapıdan olmamakla beraber Danıştay'a
seçilme aşamasında irtibata geçerek, Danıştay'a geldikten sonra bunlarla
birlikte hareket eden R.U.'yu da bunlardan sayarsak) 4 üye, 7. Dairede 1 üye,
8. Dairede 5 üye, 9. Dairede 1 üye, 10. Dairede 2 üye, 11. Dairede 1 üye, 12.
ve 13. Dairede 3'er üye, 14. Dairede 4 üye, 15. Dairede 3 üye şeklinde olduğunu
görmekteyiz, .....Danıştay üyeleri; Ş.I., İ.A., H.Ç., V.B., M.Ç., O.B., F.C.,
G.T.T., ....., H.T., İ.G., A.E, ......, Y.Ç., S.K., H.Y. olmak üzere 44 kişi.
Bu üyelere ilave olarak geçmiş kökenleri itibarıyla bu cemaatle bağlantıları
olmamasına rağmen R.E., [H.K.] ve M.K. isimli arkadaşların ise Danıştay'a
geldikten sonra cemaat mensuplarıyla birlikte hareket ettiklerini duydum ve çok
şaşırdım. Özellikle M.K.'den ve daha sonra [H.K]’dan böyle bir tavır asla
beklemiyordum...'
Davalı Hakimler ve Savcılar Kurulu
tarafından, B.E. isimli şahsın yukarıda yer verilen beyanının davacının [H.K.] FETÖ/PDY terör örgütü
ile irtibat ve/veya iltisaklı olduğunu gösterir delil niteliğinde olduğu ileri
sürülmüştür.
Davacı tarafından; B.E. isimli şahıs ile
hâkimlik savcılık stajında aynı dönem olmalarına rağmen meslek hayatı boyunca
hiç karşılaşmalarının ve sohbetlerinin olmadığı, anılan şahıs ile tek
karşılaşmasının B.E.'nin Adalet Bakanlığı Müsteşarı iken HSK üyesi olması
nedeniyle kendisinin Danıştay Üyeliği talebinde desteğini istemek için olduğu,
anılan şahsın makamına gittiği ve makamında çok kısa bir süre sohbetlerinin
olduğu, bunun dışında telefonla dahi görüşmelerinin olmadığı, görev yaptığı
süre boyunca gerek Danıştay Üyeliği gerekse daha öncesinde cemaat denilen
yapıyla asla birlikteliğinin bulunmadığı, beşeri ilişkiler dışında kimseyle
irtibatının bulunmadığı, B.E.'nin beyanına itibar edilmemesi gerektiği, tanık
beyanının duyuma dayandığı beyan edilmiştir.
B.E.'nin yukarıda yer verilen ifadesi
incelendiğinde; Danıştay'da örgüte müzahir kişilerin isimlerini sıralarken,
davacının kökeni itibarıyla örgüte müzahir kişiler arasında olmadığını,
Danıştay'a geldikten sonra mezkûr yapının kontrolüne girdiğini, davacının
Danıştay'a geldikten sonra FETÖ mensuplarıyla birlikte hareket ettiğini
duyduğunu, çok şaşırdığını, davacıdan böyle bir tavrı asla beklemediğini beyan
ettiği görülmüştür.
Tanık beyanı ve davacının bu tanık
beyanına ilişkin cevaplarının birlikte değerlendirilmesinden; tanığın,
davacının örgütle bağlantısına yönelik somut bir beyanda bulunmadığı, davacı
hakkında duyum ve yoruma dayalı kişisel kanaatlerini belirttiği, diğer taraftan
davacının örgütsel amaçlarla örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiğine ilişkin
olarak dava dosyasında herhangi bir somut tespit, tanık beyanı ya da başkaca
bir bilgi ve belgenin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Netice itibarıyla, davacının FETÖ/PDY
terör örgütü ile irtibat ve iltisakına yönelik somut herhangi bir bilgiye sahip
olmadığı anlaşılan tanık B.E.'nin beyanı, davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile
irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir delil olarak değerlendirilmemiştir.
Bunun yanında, davalı Hakimler ve
Savcılar Kurulunca savunma ve Savcı düşüncesine cevap dilekçesi ekinde dosyaya
sunulan ve dava dosyasında mevcut bulunan CD içeriğinde yer alan tanık ifadesi
şu şekildedir:
d-2) Davacı hakkında ifade veren A.H.
isimli şahsın beyanı yönünden;
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan A.H.'ye ait, 2016/103606 sayılı soruşturma kapsamında
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma
Bürosunca düzenlenen 4/11/2016 tarihli şüpheli sorgulama tutanağında şu
ifadelere yer verilmiştir: '...Ben size Fetullah Gülen cemaat mensubu olan veya
bu cemaat ile ilişkisi olan veya birlikte hareket ettiğini düşündüğüm Yargıtay
ve Danıştay üyelerini belirtmek istiyorum. K.İ., G.T.T., Ü.D., A.E., 5- [H.K.]; bu kişi benim HSYK
başkan vekili olduğum zaman Danıştay üyesi seçilmiştir. Cemaatçi olmadığını
biliyorum, hatta bunun üye olmasını B.E. ısrarla istemiştir...'
Davalı Hakimler ve Savcılar Kurulu
tarafından, A.H. isimli şahsın yukarıda yer verilen beyanının davacının
FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve/veya iltisaklı olduğunu gösterir delil
niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür.
Davacı tarafından; A.H. isimli şahsın,
kendisinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile herhangi bir bağının bulunmadığına
ilişkin iddiasının ispatı niteliğinde lehine bir açıklama olduğu beyan
edilmiştir.
A.H.'nin yukarıda yer verilen ifadesi
incelendiğinde; davacının FETÖ üyesi/mensubu olmadığını beyan ettiği
görülmüştür.
Tanık beyanı ve davacının [H.K.] bu tanık beyanına
ilişkin cevaplarının birlikte değerlendirilmesinden; tanığın, davacının örgütle
bağlantısının bulunmadığını belirttiği, diğer taraftan davacının örgütsel
amaçlarla örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiğine ilişkin olarak dava
dosyasında herhangi bir somut tespit, tanık beyanı ya da başkaca bir bilgi ve
belgenin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Netice itibarıyla, davacının FETÖ/PDY
terör örgütü ile irtibat ve iltisakına yönelik somut herhangi bir bilgiye sahip
olmadığı anlaşılan tanık A.H.'nin beyanı, davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile
irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir delil olarak değerlendirilmemiştir.
e) Unvanlı Görev
Davalı idare tarafından; '…FETÖ/PDY
terör örgütü ile irtibat ve iltisaklı yargı mensuplarının yargıda etkin
oldukları dönemde unvanlı görevlerde bulunmuş olması (2011-Vergi Mahkemesi
Başkanlığı, 2013-Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı ve Danıştay Üyeliğine
seçilmesi)' denilmek suretiyle davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat
ve/veya iltisaklı olduğunu gösterir delil niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür.
Davacı tarafından, söz konusu iddia ile
ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunulmamıştır.
Netice itibarıyla, davacının Vergi
Mahkemesi Başkanlığına, Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığına ve Danıştay
Üyeliğine FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibatlı ve/veya iltisaklı olması
nedeniyle, örgütün amaç ve stratejilerinin gerçekleştirilmesi amacıyla
atandığına ilişkin iddianın başkaca bir delille desteklenmediği görüldüğünden,
belirtilen hususun davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat veya iltisakını
tek başına ortaya koymaya yeterli bir delil olarak değerlendirilmesi mümkün
değildir."
c. Anayasa
Mahkemesinin Norm Denetimi Kararları
56. Anayasa Mahkemesinin 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 6. maddesiyle
18/1/1972 tarihli ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu'nun 7. maddesinin ikinci
fıkrasına eklenen “…ile terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı
bulunanlar…” ibaresinin iptali talebi hakkındaki 14/11/2019 tarihli ve
E.2018/89, K.2019/84 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
14. 1512 sayılı Kanun'un 7. maddesinin
ikinci fıkrasında noterlik stajına engel mahkûmiyeti olanlar ile terör
örgütüyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların noterliğe kabul
edilemeyecekleri hükme bağlanmakta olup fıkrada yer alan '…terör örgütleriyle
iltisaklı veya irtibatlı bulunanların…' ibaresi dava konusu kuralı
oluşturmaktadır.
15. Anayasa ile kurulan hür demokrasi
düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın
şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması ya da şiddet
olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması gerekçesiyle
21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâlin ilanına karar verildiği
gözetildiğinde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların
noterliğe kabul edilemeyeceklerini düzenleyen kuralın olağanüstü hâlin ilanına
neden olan tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik bir düzenleme
olduğu açıktır. Ancak kuralın olağanüstü hâl süresiyle sınırlı olarak
uygulanmaması nedeniyle kurala ilişkin incelemenin Anayasa'nın olağan dönem
kuralları yönünden öngördüğü denetim rejimine göre yapılması gerekir.
...
30. Kuralda terör örgütleriyle irtibatlı
veya iltisaklı bulunan kişilerin noterliğe kabul edilemeyecekleri belirtilmekte
olup kuralda geçen iltisaklı kavramı kavuşan, bitişen, birleşen; irtibatlı
kavramı ise bağlantılı anlamına gelmektedir. Anılan kavramlar genel kavram
niteliğinde olmakla birlikte bunların belirsiz ve öngörülemez nitelikte olduğu
söylenemez. Bu kavramların hukuki niteliği ve objektif anlamı yargı
içtihatlarıyla belirlenebilecek durumdadır.
31. Diğer yandan anılan kavramların,
içinde bulunulan döneme göre farklı yorumlanabilmesi de mümkündür. Bu bağlamda
olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit ve tehlikeler gözetilerek olağanüstü
hâl döneminde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunulup
bulunulmadığının tespiti bakımından terör örgütleriyle üyeler arasındaki bağın
varlığı konusunda yapılacak değerlendirme ile olağan dönemde yapılacak
değerlendirmenin farklı olabileceğinin kabul edilmesi gerekir.
32. Olağan dönemde anılan bağın
varlığına yönelik olarak yapılacak değerlendirmenin somut olgulara dayalı bir
temele sahip bulunması esasının benimsenmesi, kanunların Anayasa'ya uygun
olarak yorumlanması gereğinin doğal bir sonucudur. Buna göre kural uyarınca
ancak noterlik mesleğine alınmamasını haklı kılacak nitelikte olgusal temele
sahip olan bağlantıların iltisak ve irtibat olarak değerlendirilmesi gerektiği
açıktır. Kuşkusuz bu değerlendirme, her hâlükârda cezai sorumluluğun bulunup
bulunmadığından bağımsız olarak sadece kişinin noterlik görevine alınmasının
uygun olup olmadığı yönünde yapılacak bir incelemeden ibaret olacaktır. Bu
kapsamdaki değerlendirme ise noterliğe atama konusunda yetkili olan Bakanlık
tarafından yapılacak olup söz konusu değerlendirme sırasında Bakanlık,
kendisine yapılan bildirimlerle bağlı olmaksızın her türlü olay, olgu, bilgi ve
bulguyu serbestçe gözetecektir.
33. Bunun yanı sıra kuralda öngörülen
terör örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olma durumu farklı şekillerde
ortaya çıkabileceğinden bunların kanun koyucu tarafından önceden belirlenmesi
ve kanunda tek tek sayılması zorunluluğundan da söz edilemez. Zira kanunların
genel ve soyut olması; somut olayın özelliğine göre değişebilecek tüm çözümleri
kuralın bünyesinde barındırma, bir başka ifadeyle kuralın amaca uygun sonuca
ulaştıracak herhangi bir çözümü dışlamasını önleme ihtiyacından
kaynaklanmaktadır. Bu itibarla kuralda temel hak ve özgürlüklerin kanunla
sınırlanması gerektiğine ilişkin anayasal ilkeye aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
...
35. Terör örgütleriyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmama koşulunun; farklı saiklerle hareket edilmesinin önüne
geçmek suretiyle noterlerin görevlerini gerçeğe uygun, doğru ve tarafsız
biçimde yerine getirmelerine, noterlik işlemlerine ilişkin güvenilirliğin
sağlanmasına, görev sebebiyle öğrenilen sırların gerektiği gibi muhafaza
edilmesine, görev ve yetkilerin kötüye kullanımının önlenmesine hizmet etmek
suretiyle noterlik hizmetinin sağlıklı biçimde işleyişine katkıda bulunmayı
hedeflediği anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın noterlik hizmetinde hukuki
güvenliğin ve kamu yararının sağlanmasına yönelik amaçlara ulaşma bakımından
elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
36. Diğer taraftan noterlik mesleğinin
gerektirdiği nitelikler kapsamında değerlendirilen anılan koşulla herkes için
eşit bir uygulama öngörülmektedir. Başka bir anlatımla noterlik mesleğine kabul
edilecekler bakımından belli bir gruba yönelik istisnai bir düzenleme
getirilmemektedir.
37. Ayrıca kuralın uygulanmasından
doğacak uyuşmazlıkların yargıya taşınabilmesi mümkündür. Bu kapsamda kural
yargı yoluna başvurma güvencesi bakımından herhangi bir sınırlama
getirmediğinden noterliğe kabul edilmeyen bireylerin kuralın öngördüğü koşulun
gerçekleşmediği, bir başka deyişle herhangi bir terör örgütüyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmadıkları iddiasıyla yargı yoluna başvurmalarında ve yargı
yerlerince haklı bulunmaları hâlinde noterliğe girmelerinde bir engel
bulunmamaktadır. Buna göre Kanun'da kuralın amacı dışında keyfi olarak
kullanılmasını önleyecek yasal güvenceye yer verildiğinden kuralla ulaşılmak
istenen amaca ilişkin kamu yararı ile bireyin kamu hizmetine girme hakkı
arasında bulunması gereken makul dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu
itibarla kamu hizmetine girme hakkını sınırlandıran kuralın orantısız bir
müdahaleye de neden olmadığı, dolayısıyla anılan hakka ölçüsüz bir sınırlama
getirmediği sonucuna ulaşılmıştır.
38. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa'nın 13. ve 70. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi
gerekir."
57. Anayasa Mahkemesinin 5/12/2019 tarihli ve 7194 sayılı
Kanun'un 50. maddesiyle 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair
Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul
Edilmesine Dair Kanun'un 37. maddesine eklenen (3) numaralı fıkrada yer alan“…Milli
Güvenlik Kurulunca…” ibaresinin iptali talebi hakkındaki 3/6/2021 tarihli
ve E.2020/18, K.2021/38 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
4. 6755 sayılı Kanun'un 37. maddesinin
(3) numaralı fıkrasında terör örgütlerine veya MGK'ca devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu
nedenle kamu görevinden çıkarılmış olan kişilerden adli veya idari soruşturma
veya kovuşturması devam edenlerin sosyal güvenlik haklarına ilişkin başvuruları
hakkında 31/10/2019 tarihine kadar karar alan, bu kararları yerine getiren veya
işlem yapmayan kamu görevlilerinin bu karar ve fiilleri nedeniyle hukuki,
idari, mali ve cezai sorumluluğunun olmadığı öngörülmekte olup anılan fıkrada
yer alan “…Milli Güvenlik Kurulunca…” ibaresi dava konusu kuralı
oluşturmaktadır.
...
9. Bu itibarla istişari nitelikte bir
danışma organı olan MGK'nın icrai karar alma yetkisine sahip olmadığı
gözetildiğinde Cumhurbaşkanınca ayrı bir kararla benimsenmemiş MGK kararlarına
hukuki sonuç bağlanamayacağı ve bu kararların kendiliğinden icra edilemeyeceği
açıktır.
...
11. Bununla birlikte dava konusu '…Milli
Güvenlik Kurulunca…' ibaresi, tavsiye niteliğindeki MGK kararına kendiliğinden
hukuki bir sonuç bağlamaktadır. Şüphesiz MGK'nın tavsiye niteliğindeki
kararlarının yürütme organı tarafından dikkate alınması ve hukuk aleminde
hayata geçirilmesi mümkündür. Ancak MGK'nın kararları hakkında başkaca icrai
bir karar alınmadan bu kararlara hukuk âleminde sonuçlar bağlanması Anayasa'nın
açık lafzıyla bağdaşmamaktadır.
12. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa'nın 118. maddesine aykırıdır. İptali gerekir."
58. Anayasa Mahkemesinin 6/2/2018 tarihli ve 7086 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…üyeliği, mensubiyeti veya…”
ibaresinin iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81, K.2021/45
sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
52. Kanun'un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının dava konusu kuralın da yer aldığı birinci cümlesinde, terör
örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar
verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olan Kanun'a ekli (1) sayılı listede yer alan kişilerin kamu
görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılacakları hüküm altına
alınmıştır. Dava konusu kural cümlede yer alan '…üyeliği, mensubiyeti veya…'
ibaresidir.
...
58. Dava konusu kural kapsamında Kanun'a
ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler, terör örgütlerine veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üye veya mensup oldukları gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır.
Söz konusu ibareler, Kanun'a ekli (1) sayılı listede adı geçen ve terör örgütü
üyeliği suçundan ceza soruşturması veya kovuşturmasına maruz kalan ancak
haklarındaki süreç tamamlanıp suçlu olduklarına dair kesin hüküm tesis
edilmeyen kişilerin terör örgütü üyesi veya mensubu olarak nitelendirilmelerine
sebebiyet verebilecek niteliktedir. Bunun yanında kuralda, listede yer alan
kişiler hakkında kesin hükümle sonuçlanan herhangi bir yargısal sürecin
varlığına yönelik açıklama da yapılmamıştır. Dolayısıyla kesinleşmiş mahkûmiyet
hükmü olmadan kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadeler içeren
kural masumiyet karinesini ihlal etmektedir.
59. Açıklanan nedenlerle olağan dönemde
Anayasa'nın 36. maddesinin birinci ve 38. maddesinin dördüncü fıkralarına
aykırı olarak Anayasa'nın 13. maddesindeki güvencelerin ötesinde sınırlama
getiren kuralın Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
60. Anayasa'nın 15. maddesinde,
olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya
tamamen durdurulması ve bunlar için Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen
güvencelere aykırı tedbirler alınmasına imkân tanınmakla birlikte bu yetki
sınırsız değildir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu durumlarda dahi kişinin yaşam
hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulması, din, vicdan,
düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı suçlanması
yasaklanmış; suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesine
aykırı işlem yapılamayacağı kabul edilmiştir.
61. Yukarıda açıklandığı üzere dava
konusu kural kapsamında haklarında kesin bir mahkûmiyet kararı verilmediği
hâlde kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadelerin kullanılması,
olağanüstü hâl şartlarında dahi dokunulması yasaklanan masumiyet karinesine aykırılık
oluşturmaktadır.
62. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa'nın 15., 36. ve 38. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir."
59. Anayasa Mahkemesinin 7086 sayılı Kanun'un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin “…ve bu kişiler görev
yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde
istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler;…”
bölümünün iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81, K.2021/45
sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
151. Kural, Kanun'a ekli (1) sayılı
liste ile kamu görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata
yeniden alınmamalarını ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemelerini,
doğrudan ya da dolaylı olarak görevlendirilmemelerini hükme bağlamaktadır.
...
161. Kamu hizmetine girme hakkı
olağanüstü hâl yönetiminin benimsendiği dönemlerde Anayasa'nın 15. maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, dokunulması yasaklanmış çekirdek haklar arasında
bulunmadığından bu hak yönünden olağanüstü hâllerde Anayasa'daki güvencelere
aykırı tedbirlerin alınması mümkündür. Ayrıca anılan hak, Türkiye'nin taraf
olduğu milletlerarası sözleşmelerde olağanüstü dönemlerde de korunmaya devam
eden güvenceler kapsamında değildir. Kamu hizmetine girme hakkına olağanüstü
dönemde getirilen sınırlamanın Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında durumun
gerektirdiği ölçüde olması gerekir.
162. Kamu hizmeti adı altında yapılan
faaliyetlerin kamu güvenliği ve düzeni ile yakından bir ilişkisi bulunmaktadır.
Kanun koyucunun anılan hususları gözeterek kamu hizmetinde istihdam edilecek
kişilere yönelik birtakım tedbirler almasında, bu konuda gerekli şartları
belirlemesinde takdir yetkisinin bulunduğu açıktır. Bu açıdan kuralda öngörülen
şartın Anayasa'nın 70. maddesi bağlamında görevin gerektirdiği nitelikler
kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.
163. Bu noktada dava konusu kural
yönünden 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ/PDY ve diğer terör
örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olan kamu görevlilerine karşı yürütülen
tasfiye süreci ile özellikle komünizm sonrası Avrupa ülkelerinde uygulanan ve
arındırma olarak adlandırılan kamu görevinden tasfiyeye yönelik uygulamalar
çerçevesinde değerlendirme yapılması gerekir. Avrupa ve Türkiye'deki kamudan
tasfiye süreçleri arasında birtakım benzerlikler olsa da arındırmanın temelinde
yatan nedenler açısından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Avrupa'da farklı
ülkelerde çıkarılan arındırma yasaları, genel olarak demokrasiye geçişten
önceki devlet yapısında anayasa ve kanunlara uygun konumda çalışan kişileri
kamu görevinden uzaklaştırarak kamuya dönüş imkânlarını ortadan kaldırırken
dava konusu kural kapsamında kamuda çalışmalarına yasak getirilen kişiler,
demokratik devlet yapısını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir örgüt ya da
oluşumla bağlantıları olduğu gerekçesiyle söz konusu tedbire maruz
bırakılmışlardır.
164. Bu yönüyle millî güvenlik
bakımından risk oluşturabilecek durumları nedeniyle kamu görevinden çıkarılan
kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmemeleri ve bir daha kamu
hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya dolaylı olarak
görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın millî güvenliğin ve kamu düzeninin
sağlanarak kamu hizmetinin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesi amacına
ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
165. Kural, kişilerin devletin kamu
otoritesiyle bağlantılı olmayan özel sektör alanında istihdam edilme imkânını
ortadan kaldıracak herhangi bir kısıtlama da getirmemektedir. Ayrıca kuralda
öngörülen tedbirin her bir birey yönünden hukuka uygunluğunun denetlenmesi için
ilgili kanunlarda gerekli güvencelere yer verilmiştir. Başka bir ifadeyle
bireyselleştirme yapılmadan uygulanan tedbirin her bir birey yönünden hukuka
uygunluğunun denetlenmesi için Komisyon ve İdare Mahkemesine başvuru imkânı
getirilmek suretiyle etkili idari ve yargısal güvenceler sağlanmıştır. Buna
göre keyfiliğe yol açabilecek uygulamalara karşı Kanun'da gerekli güvencelerin
bulunduğu anlaşılmaktadır.
166. Bu itibarla darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla olağanüstü hâl koşullarında
olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla Kanun'a ekli (1) sayılı listeyle kamu
görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul
edilmemeleri ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya
dolaylı olarak görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın kamu hizmetinin etkin
ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama bakımından kamu hizmetine girme
hakkına durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği
söylenemez.
167. Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa'nın 15., 40., 70., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
talebinin reddi gerekir."
60. Anayasa Mahkemesinin 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81,
K.2021/45 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
65. Kurallarla devlete sadakat bağı ile
hizmet etmesi gerektiği hâlde millî güvenliğe açık ve yakın tehlike oluşturan
terör örgütü veya benzeri yapı ve oluşumlarla iltisaklı veya irtibatlı
oldukları tespit edilen kamu görevlileri hakkında uygulanan kamu görevinden
çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin olağanüstü hâlin ilanına sebep
olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu açıktır.
66. Kurallarda öngörülen tedbirler bu
dönemde uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Kuralların, tedbire
muhatap kişilerin statülerinde ileriye yönelik sürekli değişiklikler meydana
getirmesi, olağanüstü hâl süresince uygulanma özelliğini aşan bir niteliğe sahip
olduğu anlamına gelmemektedir. Kurallar Resmî Gazete’de yayımlanmak suretiyle
defaten uygulanmış ve belli kişiler hakkında hükmünü icra etmiştir. Kuralların
Kanun'a ekli listede sayılan kişilerle sınırlı olarak uygulandığı dikkate
alındığında geleceğe yönelik genel, soyut ve herkesi bağlayıcı bir etki meydana
getirmediği açıktır. Bu yönüyle kurallar olağanüstü hâl dönemini aşan genel bir
düzenleme niteliği taşımamaktadır. Bu itibarla kuralların anayasallık
denetiminde Anayasa'nın olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması rejimini düzenleyen 15. maddesinin dikkate alınması
gerekmektedir.
...
74. Dava konusu kuralların öncelikle
düzenlenme amacına değinilmesi gerekir. Anayasa'nın 129. maddesinin birinci
fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık
kalarak faaliyette bulunma yükümlülüklerinin bulunduğu belirtilmiştir. Anılan
hüküm uyarınca devletin memurlar ve kamu görevlilerinden özel bir güven ve
sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine getirmelerini talep etme yetkisi
bulunmaktadır. Bu husus devletin faaliyetlerine güven duyulmasının bir
gereğidir. Kanun koyucunun, anılan hususlar çerçevesinde kamu görevlisi olarak
istihdam edilen kişilerle ilgili birtakım tedbirler alma konusunda takdir
yetkisinin bulunduğu açıktır.
75. Anayasa'ya sadakat yükümlülüğüyle
bağdaşmayacak biçimde terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kişilerin kamu görevinden çıkarılması ve
memuriyetin alınmasını öngören kuralların milli güvenlik ve kamu düzeninin
sağlanarak buna ilişkin hizmetlerin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesine
yönelik meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmaktadır.
76. Bunun yanında kişilerin özel
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın kanuni bir
temele dayanması gerekir. Kurallarla söz konusu hakka kanuna dayalı olarak
kısıtlama getirildiği açıktır. Ancak Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı
gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal
kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir olması
gerekir.
77. Esasen kişilerin özel hayatına saygı
gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getiren dava konusu kuralların bu
niteliklere sahip olması, Anayasa'nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk
devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde kanuni düzenlemelerin hem
kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek
şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu
otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi gerekir
(AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, § 153). Dolayısıyla Anayasa'nın 13.
maddelerinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa'nın 2.
maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır (AYM,
E.2018/90, K.2019/85, 14/11/2019, § 42).
78. Kuralda geçen iltisak ve irtibat
kavramları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarihli ve E.2018/89,
K.2019/84 sayılı kararında, iltisaklı kavramının kavuşan, bitişen, birleşen;
irtibatlı kavramının ise bağlantılı anlamına geldiğini, bu ibarelerin genel
kavram niteliğinde olduğunu, objektif anlamının kapsam ve sınırlarının durum ve
şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek belirlenebileceğini, bu
yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz olduğunun söylenemeyeceğini
ifade etmiştir (aynı kararda bkz. §§ 30, 31). Dolayısıyla kapsam ve
sınırlarının tespiti mümkün olan söz konusu ifadelerin belirsiz olduğu
söylenemez.
...
111. Kuşkusuz kanun koyucunun demokratik
düzene tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların
kapsamını, içeriğini tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır.
Nitekim devletin tehlikenin içeriği ve boyutu ile doğrudan temas hâlinde olması
nedeniyle buna yönelik savunma stratejisini belirlemede her zaman öncelikli bir
konumu bulunmaktadır. Ancak olağanüstü hâl yönetim usullerinde dahi söz konusu
yöntemler tespit edilirken belirli ölçülerde hareket edilmesi gerekir.
Dolayısıyla olağanüstü dönemde devlete tanınan yetki alanının sınırları
Anayasa'nın 15. maddesinde belirtilen durumun gerektirdiği ölçü kriteri
kapsamında değerlendirilmelidir. Söz konusu kriterin kapsamı da belirlenirken
ülkenin içinde bulunduğu şartlar, karşılaşılan tehlikenin yakın ve acil
müdahale gerektiren bir niteliğinin olup olmaması, sınırlamanın etki ve
derecesi gibi hususların dikkate alınması gerekir.
112. 15 Temmuz darbe girişimi, ülkede
terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte
genel olarak bölücü terör örgütü PKK ile mücadele edilmekle birlikte DHKP/C, El
Kaide ve DEAŞ gibi diğer pek çok terör örgütünün de saldırılarına maruz
kalınmış ve bunlara karşı da mücadelede bulunulmuştur. Dolayısıyla darbe
teşebbüsünün savuşturulmasından sonra teşebbüsle bağlantılı kişilerle veya
teşebbüsle doğrudan bağlantılı olmasa bile teşebbüsün arkasındaki yapılanma ile
ilgili olduğu değerlendirilen kişilere karşı etkili bir mücadele yapılması
zorunluluğu ortaya çıkmıştır (AYM, E.2016/205, K.2019/63, 24/7/2019, § 101).
113. Tehlikenin kaynağını oluşturan
FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesi ve kesinleşmiş
yargı kararlarına da konu olan birçok yasa dışı faaliyeti gerçekleştirecek
operasyonel bir güç hâline gelmesi nedeniyle demokratik devlet düzenine karşı
oluşturduğu tehdit, darbe girişimiyle birlikte açık ve mevcut bir tehlikeye
dönüşmüştür. Esasen darbe teşebbüsünden önce uzun bir zaman süreci içerisinde
söz konusu tehlikeye karşı mücadele başlamıştır. Dolayısıyla tehlikenin
ağırlığı ile orantılı olarak demokratik anayasal düzeni sürdürmek bakımından
olağanüstü hâl ilanına neden olan olayların bertaraf edilmesi ve bir daha
tekrarlanmaması amacıyla devletin olağan dönemle kıyaslanmayacak ciddi ve acil
yöntemlere başvurulması zorunluluğunun ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
...
115. Dolayısıyla idari teşkilat içinde
hangi konumda olduğu fark etmeksizin FETÖ/PDY ve diğer terör örgütleri ile
irtibatlı ya da iltisaklı olan tüm kamu görevlilerinin millî güvenlik açısından
tehlike oluşturduğu gözetildiğinde bir kısmı önemli pozisyonlarda bulunan ve
farklı kurumlarda çalışan çok sayıdaki kamu görevlisinin doğrudan darbeyle
ilişkili olmasa dahi söz konusu örgütlerle bağlantıları nedeniyle acil ve
ivedilikle soruşturulması ve haklarında tedbir uygulanması ihtiyacı ortaya
çıkabilecektir.
116. Bu yönüyle olağan dönemdeki idari
usul ve disiplin hukuku kuralları çerçevesinde her bir kamu görevlisi nezdinde
soruşturma yapılarak tedbir uygulanmasının, yakın ve acil nitelikteki bu
tehlikeyi bertaraf etmede yetersiz kalacağı söylenebilir. FETÖ/PDY'nin
yapısındaki gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma,
kripto üyelerinin tespit edilmesindeki güçlük ve bunların eylem yapma
potansiyeli, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket
etme gibi özellikleri dikkate alındığında darbe girişiminin üzerinden belli bir
sürenin geçmesi de daha hafif nitelikteki tedbirlere başvurma zorunluluğunu
ortaya çıkaran bir faktör olarak değerlendirilemez. Ayrıca millî güvenliğe
aykırı faaliyetlerde bulunan diğer terör örgütleriyle bağlantısı olduğu
değerlendirilen kamu görevlileri açısından da FETÖ/PDY'nin oluşturduğu tehdit
ortamında, anılan yöntemlere başvurulması söz konusu olabilecektir.
...
128. Sonuç olarak darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla terör örgütlerine veya
devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ekli (1) sayılı
listede yer alan kişilerin olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla liste
usulüne göre kamu görevinden çıkarılması ve memuriyetlerinin alınmasını
düzenleyen kuralların, olağanüstü hâle neden olan şartlar ve özellikle
bireyselleştirmeyi sağlamaya elverişli idari ve yargısal başvuru imkânları
dikkate alındığında milli güvenliğin ve demokratik anayasal düzenin korunması
amacı bakımından kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına
durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği söylenemez.
...
142. Açıklanan nedenlerle kurallar,
Anayasa'nın 15., 20., 40., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
taleplerinin reddi gerekir.
...
Kurallarda uygulanan kamu görevinden
çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin belli bir kurumun veya mesleğin
disiplinini sağlamaktan ziyade devlet kurumlarına yönelik güveni yeniden tesis
etmek suretiyle demokratik anayasal düzenin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi
nedeniyle uygulandığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında tedbirler,
cezalandırma amacına matuf olmadığı gibi bunlar için uygulanan usulün de ceza
usul hukuku alanındaki yargısal uygulamalarla herhangi bir benzerliği
bulunmamaktadır.
Öte yandan kuralların kişilerin özel
sektörde çalışma imkânını ortadan kaldırmadığı gözönünde bulundurulduğunda
kurallarda öngörülen tedbirlerin ciddiyet ve ağırlığının bunlara cezai bir
özellik kazandıracak boyutta olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa
Mahkemesi 4/8/2016 tarihli ve E.2016/6, K.2016/12 sayılı kararında, kamu
görevinden çıkarma tedbirinin “olağanüstü tedbir” niteliğinde olduğunu ifade
etmiştir. AİHM de 667 sayılı olağanüstü hâl KHK'sı uyarınca uygulanan işten
çıkarma prosedürü ve buna ilişkin yargılamanın AİHS'in 6. maddesi kapsamında
suç isnadı niteliğinde olmadığını belirtmiştir (Pişkin/Türkiye, B. No:
33399/18, 15/12/2020, §§ 102-109)."
B. Uluslararası
Hukuk
61. Sözleşme'nin "Özel ve aile hayatına saygı
hakkı" başlıklı 8. maddesi şöyledir:
"(1) Herkes özel ve aile hayatına,
konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu
makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir
toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin
korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz
konusu olabilir."
62. Sözleşme'nin "Olağanüstü hallerde
yükümlülükleri askıya alma" başlıklı 15. maddesi şöyledir:
"1. Savaş veya ulusun varlığını
tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf,
durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka
yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme'de öngörülen yükümlülüklere
aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş
fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. maddeye, 3. ve 4.
maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.
3. Aykırı tedbirler alma hakkını
kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren
nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne tam bilgi verir. Bu Yüksek
Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme
hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel
Sekreteri'ne bildirir."
63. MSHUS'nin 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"1. Ulusun hayatını tehdit eden ve
varlığı resmen ilan edilmiş olan olağanüstü bir durumun ortaya çıkması halinde,
bu Sözleşme'ye Taraf Devletler, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer
yükümlülüklerine aykırı olmamak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din ya da
toplumsal kökene dayalı bir ayrımcılık içermemesi kaydıyla, durumun
gerektirdiği ölçüde olmak üzere, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerinden
ayrılan tedbirler alabilirler.
2. Bu hükme dayanılarak Sözleşme'nin 6,
7, 8 (1. ve 2. fıkralar), 11, 15, 16 ve 18nci maddelerine aykırılık getirilemez."
1. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi Kararları
64. Sözleşme'nin 8. maddesine yönelik Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadına ve AİHM'in özel hayata saygı hakkı
bağlamında sebebe ve sonuca dayalı yaklaşımına ilişkin açıklamalar için bkz. C.A.
(3), §§ 62-75; Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020,
§§ 53-67.
a. Sözleşme'nin
15. Maddesi Bağlamında Değerlendirme
65. Taraf devletlere tek taraflı bildirimde bulunarak
sınırlı bazı hâllerde Sözleşme'deki belli hak ve özgürlüklere aykırı davranma,
bir başka deyişle anılan hak ve özgürlüklere ilişkin yükümlülükleri azaltma
imkânı sunan Sözleşme'nin 15. maddesine dair AİHM uygulamasına ve Türkiye'deki
OHAL'e ilişkin olarak Avrupa Konseyi nezdinde hazırlanan bazı raporlara Anayasa
Mahkemesinin önceki kararlarında ayrıntılı şekilde yer verilmiştir (Aydın
Yavuz ve diğerleri, §§ 148-162).
66. AİHM söz konusu kararlarında özetle derogasyon
bildiriminde bulunan devletler yönünden ulusun varlığını tehdit eden
tehlikenin olup olmadığı hususunda sınırlı da olsa bir denetim yaptığını,
denetimin standardı belirlenirken ulusal makamların geniş takdir yetkilerinin
bulunduğunu özellikle vurgulamıştır. AİHM takdir alanının sınırsız olmadığını,
taraf devletlerin krizin doğurduğu zorunlulukların kesin olarak gerektirdiği
ölçüde hareket etmenin ötesine geçmemesi gerektiğini belirtmiştir (Brannigan
ve McBride/Birleşik Krallık, B. No: 14553/89,14554/89, 25/5/1993, §
43).
b. Pişkin/Türkiye
Kararı
67. AİHM Pişkin/Türkiye (B. No: 33399/18,
15/12/2020) kararında, Ankara Kalkınma Ajansında çalışan başvurucunun 667
sayılı KHK uyarınca iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma
hakkının ve özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine yönelik iddialarını
incelemiştir. Anılan başvuruya ilişkin olayda Kalkınma Ajansında iş hukukuna
tabi olarak çalışmaktayken başvurucunun iş sözleşmesi millî güvenliğe karşı
tehdit oluşturan oluşumlara üyeliği veya bu oluşumlarla iltisaklı ya da
irtibatlı olduğu gerekçesiyle nedeniyle feshedilmiştir. Başvurucunun işe iade
talebiyle açmış olduğu davada iş mahkemesi, iş sözleşmesinin feshinin hukuka
uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. AİHM öncelikle özel
sektörde iş ilişkisinin sonlandırılmasına dair olanlar başta gelmek üzere iş
ilişkisi hakkındaki ihtilafların Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı
fıkrası kapsamındaki medeni hakları ilgilendirmesi dolayısıyla başvurucunun
işten çıkarılmasına dair yargılamaların başvurucunun medeni hakları ile alakalı
olduğunu vurgulamıştır (Pişkin/Türkiye, § 99). Sözleşme'nin 6.
maddesinin cezai yönünün uygulanabilirliği ile ilgili olarak ise AİHM,
başvurucunun iş sözleşmesinin feshine yönelik olarak başlatılan yargısal
süreçlerin Sözleşme'nin 6. maddesi kapsamında bir cezai suç hakkında verilecek
bir karara yönelik olduğunu gösterebilecek herhangi bir neden bulunmadığı
kanaatinde olduğunu belirterek bu maddenin ceza yönünün uygulanabilir olmadığı
sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, § 109).
68. Sonuç olarak AİHM, ulusal mahkemelerin başvurucu ile
idari makamlar arasındaki ihtilafı karara bağlamak için tam bir yargı yetkisine
sahip olmalarına karşın Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
gerektirdiği şekilde önlerindeki ihtilafla ilgili tüm hukuksal ve olgusal
sorunları incelemekten kaçındıklarını, başvurucunun ulusal makamlar tarafından
dinlenmediğini, dolayısıyla Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası
anlamında adil yargılanma hakkının güvence altına alınmadığını belirtmiştir.
AİHM ulusal mahkemelerin başvurucunun argümanlarını derinlemesine ve kapsamlı bir
şekilde incelemediğini, başvurucunun itirazlarının reddedilmesine yönelik
gerekçeler sunmadığını özellikle vurgulamış; netice itibarıyla Sözleşme'nin 6.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye,
§§ 150-152). Öte yandan başvurucunun iş sözleşmesinin feshi ile ilgili olarak
şikâyette bulunduğunu vebir terör örgütüyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle
görevini kaybetmesinden beri terörist ve vatan haini olarak
etiketlendiğini ileri sürdüğünü belirten AİHM, başvuruyu özel hayata saygı
hakkı yönünden de incelemiştir (Pişkin/Türkiye, §§ 159-166).
69. AİHM öncelikle ceza soruşturmasının sonucuna
bakılmaksızın, işverenin ulusal mahkemelere başvurucunun yasa dışı bir yapı ile
bağlantısı olduğu iddiasını kanıtlayabilecek bilgi veya olgusal delil
sunabileceğini, böylece çalışanı ile arasındaki güven ilişkisinin bozulmasının
nedenlerini açıklayabileceğini kabul etmeye hazır olduğunu, hem uygulanma
koşulları hem de usul rejimi açısından özerk olan söz konusu işten çıkarma usulünün
ceza yargılamasının doğrudan bir sonucu olmadığını ifade etmiştir. Fakat AİHM,
söz konusu iş sözleşmesinin feshinin başvurucunun kendi eylemlerinin
öngörülebilir sonucu olduğuna dair kesinlikle kanıt bulunmadığı sonucuna
varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§ 181-183). Neticede başvurucunun özel
hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin kanuni dayanağının ve meşru amacının
bulunduğunu değerlendirerek müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup
olmadığını incelemiştir (Pişkin/Türkiye, §§ 209, 210).
70. Bu bağlamda AİHM; işverenin başvurucunun yasa dışı
yapı ile iltisakı olduğu değerlendirmesini potansiyel olarak haklı çıkaracak
şekilde eylemlerinin niteliğini belirtmediğini, ulusal mahkemeler önündeki
yargılamalar sırasında böyle bir yapıyla iltisakı olduğu iddiasına ilişkin açık
bir şekilde, somut bir suçlama yapılmadığını vurgulamıştır. Bununla birlikte
ulusal mahkemelerin dava konusu tedbiri detaylı olarak incelemeden bu tedbirin
başvurucunun özel hayatına saygı hakkına yönelik ciddi etkileri olmasına rağmen
işverenin değerlendirmesini iş sözleşmesinin sonlandırılması emri için geçerli
bir gerekçe olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Sonuç olarak mevcut davada dava
konusu tedbire ilişkin yargı denetiminin yetersiz olduğunu, başvurucunun
Sözleşme'nin 8. maddesinin gerektirdiği şekilde, keyfî müdahaleye karşı
korumadan asgari düzeyde faydalanamadığını ifade ederek özel hayata saygı
hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§ 218-229).
c. Polyakh
ve Diğerleri/Ukrayna Kararı
71. Polyakh ve diğerleri/Ukrayna (B. No: 58812/15,
53217/16 ..., 17/10/2019) kararında AİHM, rejim değişikliği sonrası genel
düzenlemelerle kamu görevinden çıkarılan ve on yıl boyunca kamu görevine
dönmeleri yasaklanan kişilerin yaptığı başvuruları karara bağlamıştır. Öncelikle
başvuruya konu olan tedbirlerin uygulanmasına neden olan davranışların iç
hukukta suç olarak tanımlandığını, yaptırımın ağırlığının söz konusu
tedbirlerin cezai yönünün bulunduğunu söylemek için tek başına yeterli
olmadığını belirterek Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai yönünün mevcut
koşullarda uygulanabilir olmadığına karar vermiştir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 154-159). AİHM; başvurucuların kamu hizmetinden
çıkarılmalarının, on yıl boyunca kamuda görev almalarının yasaklanmasının ve
isimlerinin kamuoyunun erişimine açık ve çevrim içi olan bir sicile
kaydedilmesinin sonuçları itibarıyla ciddi olduğunu ve doğurduğu etkilerin
ağırlık düzeyine ulaştığını belirterek başvuruyu özel hayata saygı hakkı
yönünden ele almıştır (Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 203-211).
72. AİHM, birçok kişi hakkında tesis edilen arındırma
işlemlerinin bir cezalandırma veya intikam aracı olarak kullanılamayacağını ve
başvurucuların durumlarının bireysel olarak değerlendirilerek görevden
alınmaları veya mümkünse daha genel pozisyonlarda istihdam edilmeleri gibi daha
az müdahale teşkil eden araçlarla da hedeflenen amaçlara erişilebileceğini
vurgulamıştır (Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 276, 277). Müdahalelerin
zorunlu bir toplumsal ihtiyaca cevap vermesi ve özellikle de hizmet edilen
meşru amaçla orantılı olması hâlinde demokratik bir toplumda gerekli olarak
nitelendirilebileceğini hatırlatmış; uygulanan tedbirin ağırlığının ve yasal
çerçevenin orantılı, öngörülen zorunlu sosyal ihtiyaca karşılık gelecek şekilde
yeterince dar kapsamlı olarak düzenlenip düzenlenmediğinin önemine değinmiştir.
AİHM'e göre yasal düzenlemeler hakkındaki meclis denetiminin ve bu kapsamdaki
işlemlerin yargısal denetiminin niteliği de önem arz etmektedir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 292, 293).
d. Xhoxhaj/Arnavutluk Kararı
73. AİHM Xhoxhaj/Arnavutluk (B. No: 15227/19,
9/2/2021) kararında, Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvurucunun meslekten
çıkarılması ve bunun bir sonucu olarak hâkimlik mesleğinden süresiz olarak
yasaklanmasından kaynaklı iddialarını özel hayata saygı hakkı kapsamında ele
almıştır. Arnavutluk'ta gerçekleştirilen yargı reformu kapsamında tüm hâkim ve
savcıların mal varlıkları, organize suçlarla bağlantılarının olup olmadığı ve
mesleki yönden yeterli olup olmadıkları incelenmiştir. Yapılan değerlendirme
neticesinde başvurucu mülkiyetinde yer alan bazı mal varlığı değerlerinin
kaynağını açıklayamaması nedeniyle meslekten çıkarılmış, bunun bir sonucu
olarak da hâkimlik yapmaktan süresiz olarak yasaklanmıştır.
74. AİHM öncelikle somut olayda Sözleşme'nin 6.
maddesinin cezai yönünün uygulanabilir olmadığına hükmetmiş, incelemesini adil
yargılanma hakkının medeni hak ve yükümlülükler yönüyle yapmıştır. AİHM; bu
kapsamda inceleme organlarının bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu,
yargılamanın adil olmadığı, itiraz makamı önünde aleni duruşma yapılmadığı ve
hukuki kesinlik ilkesinin ihlal edildiği yönündeki iddiaları ayrı ayrı
incelemiş ve Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 230-353).
75. AİHM ayrıca başvurucunun hukuka aykırı ve keyfî
olarak görevden alındığı, bunun bir sonucu olarak da hâkimlik mesleğini
yapmaktan süresiz şekilde yasaklandığı iddiasını Sözleşme'nin 8. maddesi
yönünden incelemiştir. AİHM, öncelikle somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin
uygulanabilir olduğunu tespit etmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 356-364).
Esas yönünden AİHM; meslekten çıkarılan başvurucunun özel hayata saygı hakkına
müdahale edildiğini, bu müdahalenin hukuki dayanağının ve meşru amacının bulunduğunu
belirtmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 374-393). Bununla birlikte
müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli olup olmadığına yönelik olarak
yaptığı incelemede öncelikle Arnavutluk'taki yargı reformunun acil bir
toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğini belirtmiş, ardından ulusal makamlar
tarafından sunulan gerekçelerin meslekten çıkarma tedbiri için yeterli ve ikna
edici olup olmadığını, bu gerekçelerin yeterli bir bireyselleştirmeye dayanıp
dayanmadığını değerlendirmiştir. Bu kapsamda yaptığı değerlendirme neticesinde
ulusal makamlar tarafından başvurucunun mal varlığı hakkında yapılan
gerekçelendirmenin yeterli ve ikna edici olduğu kanaatine varmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 394-412).
76. Öte yandan AİHM, başvurucunun meslekten çıkarma
tedbirinin bir sonucu olarak hâkimlik mesleği yapmaktan ömür boyu
yasaklanmasının ölçülü olup olmadığı üzerinde durmuştur. Hâkimlerin ve
özellikle de başvurucu gibi yüksek derecede sorumluluk gerektiren görevlerde
bulunanların devletin egemenlik yetkisinin bir kısmını kullandıklarını
vurgulamış, başvurucuya ve ciddi etik ihlalleri nedeniyle görevden alınan diğer
kişilere getirilen ömür boyu meslekten men cezasının yargı makamının
dürüstlüğünü ve halkın adalet sistemine olan güvenini sağlamak şeklindeki meşru
amaçlarla uyumsuz veya orantısız olmadığını belirtmiştir. AİHM tüm bu
gerekçelerle somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna
ulaşmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 413, 414).
e. Naidin/Romanya
Kararı
77. Naidin/Romanya (B. No: 38162/07, 21/10/2014)
kararında AİHM, siyasi polis memuruyla çalıştığına ilişkin olarak yapılan
tespite dayanılarak kamu hizmetinde görev yapmaktan yasaklanan başvurucunun
iddiasını özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağı
kapsamında ele almıştır.
78. Olayda, 1990 ve 1991 yıllarında yüksek rütbeli
hükûmet memuru olarak çalışan başvurucu, sonrasında parlamento üyesi olarak da
görev yapmıştır. Başvurucu 2000 yılında üçüncü kez seçimlere katılmış ve bu
süreçte Eski Siyasi Polis Arşivleri Araştırma Ulusal Konseyi başvurucunun
geçmişi hakkında resen soruşturmalar gerçekleştirmiştir. Bu kapsamda
başvurucunun 1971-1974 yılları arasında, şüpheli olduğu düşünülen bazı iş
arkadaşları hakkında bilgi sağlamak üzere siyasi polisle iş birliği yaptığı sonucuna
varılmıştır. Başvurucu, geçmiş faaliyetleriyle ilgili olarak ortaya konulan
yorumlara mahkeme nezdinde itiraz etmiş ancak itirazı reddedilmiştir. 2003
yılında, siyasi polis memuruyla çalıştığı tespit edilen kişileri kamu
hizmetinde görev yapmaktan yasaklayan bir yasal değişiklik getirilmiştir.
Başvurucu, parlamento döneminin sonu olan 2004 yılında memur olarak
çalışmalarına devam etme talebinde bulunmuş ancak bu talebi anılan düzenleme
çerçevesinde reddedilmiştir. Yargılama sürecinde ayrımcılık temelli şikâyetlerini
dile getiren başvurucunun iddiaları, yasama organının sahip olduğu takdir
yetkisine ve mevcut koşulların zorunlu kıldığı gerekliliklere dayanılarak
reddedilmiştir (Naidin/Romanya, §§ 6-17).
79. Başvurucu, temelde istihdam yasağının mutlak nitelikte
olması ve eylemlerinin önemsizliğinin dikkate alınmaması nedeniyle Sözleşme'nin
8. maddesiyle bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğinden
şikâyetçi olmuştur. AİHM, kural olarak devletlerin kamu hizmetinde istihdam
şartlarını düzenlerken meşru bir menfaate sahip olduklarını ve demokratik bir
devletin bünyesinde görev yapan çalışanlarından devletin kuruluşunun
dayandırıldığı anayasal ilkelere sadakat göstermesini isteme haklarının
olduğunu vurgulamıştır. Romanya'nın komünist rejim sırasındaki durumunun
dikkate alınmasının gerektiğini ifade eden AİHM, devletin geçmişin tekerrür
etmesini önlemek üzere kendisini savunabilecek nitelikte bir demokrasi
temelinde kurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda başvurucuya uygulanan
kamu hizmetinde istihdam yasağına ilişkin muamelenin ulusal güvenlik, kamu
düzeni ve başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması konusunda meşru
bir amaç izlediği sonucuna varmıştır (Naidin/Romanya, §§ 49-51).
80. Bununla birlikte AİHM, başvurucunun kariyer
beklentilerinin yalnızca kamu hizmetinde durdurulduğunu belirtmiş ve devlet
memurlarının, özellikle başvurucunun istihdam edilmek istediği gibi yüksek
derecede sorumluluk getiren görevlerde bulunan kişilerin devletin egemenlik
gücünden pay sahibi olduğunu vurgulamıştır. Başvurucuya uygulanan yasağın
kamusal yararın korumasından sorumlu kişilerin sadakatini sağlama konusunda
devlet tarafından izlenen yasal amaçla orantısız olmadığını ifade etmiştir.
Ayrıca kararda başvurucunun özel sektörde, devletin ekonomik, siyasi ve
güvenlikle ilgili çıkarları için potansiyel öneme sahip şirketlerde ya da kamu
otoritesinin uygulanmasıyla bağlantılı olmayan diğer kamu sektörü alanlarında
istihdam edilme olanağını etkileyecek herhangi bir kısıtlamanın uygulanmadığını
dile getirmiştir. Bunun yanı sıra başvurucunun iddialarının yargılama
süreçlerinde incelendiğini ve ulusal mercilere bırakılan takdir yetkisi
kapsamında yer alan fiilî unsurların oluşturulduğunu açıklanmıştır. AİHM, yerel
mahkemeler tarafından ulaşılan tespitlerin yerindeliğinin sorgulanamayacağını
belirterek özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının
ihlal edilmediği kanaatine ulaşmıştır (Naidin/Romanya, §§ 42-57).
2. Bangalor
Yargı Etiği İlkeleri ve Budapeşte İlkeleri
81. Yargıda Doğruluğun Güçlendirilmesine Yönelik Yargı
Grubu tarafından kabul edilen 2001 Bangalor Yargı Etiği Taslak Belgesi
25/11/2002-26/11/2002 tarihlerinde Lahey Barış Sarayı'nda düzenlenen Yüksek
Mahkeme Başkanları Yuvarlak Masa Toplantısı'nda revize edilmiştir. Bangalor
Yargı Etiği İlkelerinde bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk, dürüstlük, eşitlik,
ehliyet ve liyakat korunan değerler olarak sayılmıştır. Bu bağlamda öncelikle
hâkimin herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak
gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak
şekilde olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi
vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine
getirmesi gerektiği belirtilmiştir. Öte yandan hâkimin mahkeme içinde ve
dışında halkın, hukukçuların ve dava taraflarının yargı ve hâkim tarafsızlığına
duyduğu güveni koruyacak ve artıracak davranışlar içinde olması gerektiği ifade
edilmiştir.
82. Anılan ilkeler kapsamında vurgulanan bir diğer husus
ise sürekli kamu gözetiminin öznesi konumunda olan hâkimin sıradan bir
vatandaşın ağır olarak nitelendirebileceği kişisel sınırlamaları kabul etmek
durumunda olduğu, özellikle yargı vazifesinin onuruyla uyumlu bir tarzda
davranması gerektiğidir. Bu bağlamda ayrıca hâkimin diğer vatandaşlar gibi
ifade, inanç, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahip olduğu ancak bu
hakların kullanılmasında yargı mesleğinin onurunu, yargının bağımsızlığını ve
tarafsızlığını koruyacak şekilde davranması gerektiği hususu vurgulanmıştır.
83. 31/5/2005 tarihinde Avrupa Savcıları Konferansı'nda
kabul edilen Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
da (Budapeşte İlkeleri) Bangalor İlkeleri ile benzer ilkeleri içermektedir.
3. Birleşmiş
Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri
84. 26/8/1985-6/9/1985 tarihleri arasında Milano'da
yapılan Birleşmiş Milletler (BM) Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci
Kongresi'nde kabul edilen 29/11/1985 tarihli ve 40/32 sayılı ile 13/12/1985
tarihli ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından tasdik edilen
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinde "Yargı
Bağımsızlığı", "Hâkimlerin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü", "Hâkimlerin
Nitelikleri, Göreve Seçilmeleri ve Eğitimleri", "Hizmet Şartları ve
Hâkimlik Teminatı", "Mesleki Gizlilik ve Dokunulmazlık"
ile "Disiplin, Uzaklaştırma ve Görevden Alma" başlıkları
altında birtakım düzenlemeler yer almaktadır.
85. Anılan ilkeler kapsamında hâkimlerin sadece
görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak
davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabileceği veya
görevlerine son verilebileceği belirtilmiştir. Bunun yanında bütün disiplin,
uzaklaştırma ve göreve son verme işlemlerinin yargısal faaliyetin yerleşik
standartlarına göre karara bağlanacağına, disiplin, uzaklaştırma ve göreve son
verme kararlarının bağımsız bir denetime tabi olacağına yönelik ilkeler ortaya
konulmuştur.
4. Avrupa Hukuk
Yoluyla Demokrasi Komisyonunun 12/12/2016 Tarihli Görüşü
86. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik
Komisyonu) 12/12/2016 tarihinde "15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe
Girişimi Sonrasında Çıkarılan 667 İlâ 676 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde
Kararnameleri Hakkında Görüş" isimli belgeyi yayımlamıştır.
87. Venedik Komisyonu; bir kişinin, somut olay bağlamında
görevinden alınması için, suç örgütü ile gereken bağlantısının, suç örgütünün
üyesi olarak tanımlanması için gereken bağlantıdan daha az yoğun olabileceğini
kabul ettiğini, bu bağlamda bir kamu görevlisinin görevden geçici veya kalıcı
olarak alınabilmesi için suç örgütüyle daha zayıf bir bağlantı kurmuş olmasının
yeterli olabileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte anılan görüşünde bahse
konu zayıf bağlantının yine de anlamlı, kamu görevlisinin sadakatiyle ilgili
objektif kuşku uyandır nitelikte olması gerektiğini vurgulamıştır. Masum,
tesadüfi vs. bağlantıların ise hariç tutulması gerektiğini belirtmiştir. Netice
itibarıyla görevden alınmanın demokratik anayasal düzene sadakatte objektif
olarak ciddi şüphe uyandıracak şekilde hareket edildiğini açıkça gösteren fiilî
unsurlar kombinasyonunun varlığı hâlinde mümkün olabileceğini açıklamıştır
(aynı görüşte bkz. §§ 130, 131).
V. İNCELEME VE
GEREKÇE
88. Anayasa Mahkemesinin 29/5/2025 tarihinde yapmış olduğu
toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Özel Hayata
Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun
İddiaları ve Bakanlık Görüşü
89. Başvurucu;
i. Hakkındaki meslekten çıkarma kararının ağırlığı ve
sonuçları itibarıyla cezalandırma niteliği taşıdığını belirterek adil
yargılanma hakkının cezai yönüne ilişkin güvenceler yönünden de değerlendirme
yapılması gerektiğini ileri sürmüştür.
ii. Hiçbir illegal oluşumla bir ilişkisi olmadığı hâlde
ilgisi ve alakası bulunmayan bir hadise nedeniyle meslekten çıkarıldığını,
meslekten çıkarma kararına yönelik itirazın aynı üyeler tarafından
değerlendirildiğini, buna yönelik yargılamanın da bağımsız ve tarafsız olmayan
yargı mercilerince yapıldığını belirtmiştir.
iii. Kamu görevinden çıkarılmadan önce tarafına savunma
hakkı verilmediğini, ilgili makamlar önünde açıklamada bulunma imkânı elde
edemediğini, yargılama sonucu açısından belirleyici etkisi olan, lehine
gösterdiği delillerin araştırılmadığını ve taleplerinin karşılanmadığını, davanın
duruşma açılmaksızın görüldüğünü ve uzun sürede tamamlandığını açıklamıştır.
iv. Yargılama safahatında tüm argümanlarına ayrı ayrı
cevap verilmediğini, bu kapsamda Daire kararında HSK'ya müfettiş olarak
atanmasının iltisak ve irtibat bağlamında gerekçelendirilmediğini, hakkındaki
lehe beyanların dikkate alınmadığını dile getirmiştir.
v. Özel hayatına dair bilgilerden hareketle meslekten
çıkarıldığını, adının internette yayımlanması suretiyle sosyal çevresinde
terörist olarak algılanmasına neden olunduğunu, ceza yargılamasında beraat
etmiş olmasının dikkate alınmadığını ifade etmiştir.
vi. Kalıcı şekilde meslekten çıkarıldığını, başka benzer
meslekleri icra etmekten yasaklandığını, maaşından, sosyal haklarından mahrum
bırakıldığını ve emekli olmasının önüne geçildiğini belirtmiştir.
vii. Tüm bu açıklamalar çerçevesinde masumiyet
karinesinin, adil yargılanma hakkının, özel hayata saygı hakkının ve mülkiyet
hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
90. Bakanlık görüşünde, başvuruya konu olay ve sürece
ilişkin olarak genel bilgilere yer verilmiş; yargılama safahatının özeti
yapılmıştır. Ayrıca özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin kanunilik,
meşru amaç ve demokratik toplum düzeninde gereklilik kriterlerine ilişkin
açıklamalarla birlikte yapılacak incelemede Anayasa'nın 15. maddesinin de
dikkate alınmasının yararlı olacağı belirtilmiştir. Sonuç olarak mevcut başvuru
ile ilgili Anayasa, mevzuat hükümleri ve Anayasa Mahkemesi içtihadı
hatırlatılarak somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması
gerektiği bildirilmiştir. Ayrıca başvurucunun meslekten çıkarılmasına ilişkin
olarak tesis edilen işlemin gerekliliğine, FETÖ/PDY'nin yargı içindeki
konumuna, faaliyetlerine ve konu ile ilgili AİHM kararlarına ilişkin bilgilerin
yer aldığı HSK Genel Sekreterliğinin yazısı Bakanlık görüşünün ekinde
sunulmuştur.
91. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanında
bireysel başvuru formunda ve olağan yargısal safahatta ileri sürdüğü hususları
tekrar etmiştir. Bununla birlikte S.K. ile 2014 yılında görüştüğünde kendisinin
FETÖ/PDY ile bağı olmadığını bildiğini, o dönemde atamaya tabi tutulan herkesin
FETÖ/PDY ile bağı olduğunun söylenemeyeceğini vurgulamış, lehine olan tanık
beyanlarının dikkate alınmadığını dile getirmiştir.
2. Değerlendirme
92. Anayasa'nın "Özel hayatın gizliliği" başlıklı
20. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes, özel hayatına ... saygı
gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ... gizliliğine
dokunulamaz."
93. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından
yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki
tavsifini kendisi takdir eder.
94. Başvurucunun iddialarının mesleki hayatına kamu gücü
marifetiyle bir tedbir uygulanmasına, bu doğrultuda meslekten çıkarılmasına ve
açtığı davanın reddedilmesine dayandığı görülmektedir. Kişilerin mesleki
hayatlarının özel hayatlarıyla sıkı bir irtibatı olduğu ve mesleki hayata
yönelik tedbirlerin ya da müdahalelerin söz konusu olduğu dava süreçlerinde
özel hayata saygı hakkının gündeme geldiği yadsınamaz. Bu bağlamda öncelikle
başvurunun özel hayata saygı hakkı kapsamında uygulanabilir olup olmadığı
hususunda aşağıda yer alan ölçütler dikkate alınarak değerlendirme yapılması
gerekmektedir (benzer yönde bir değerlendirme için bkz. C.A. (3), § 88).
a. Özel Hayata
Saygı Hakkı Yönünden Uygulanabilirliğin Belirlenmesi
i. Genel İlkeler
95. Anayasa Mahkemesi önceki birçok kararında özel hayata
saygı hakkının kişinin çevresinde bulunanlarla temas kurma hakkını içerdiğini,
özel bir sosyal hayat sürdürmeyi güvence altına aldığını ve kişilerin mesleki
hayatlarının özel hayatlarıyla sıkı bir ilişki içinde olduğunu sıklıkla
vurgulamıştır. Bununla birlikte özel hayata saygı hakkının daha ziyade özel
hayata ilişkin hususların kişinin mesleği ile ilgili tasarruflara esas alındığı
durumlarda gözönünde tutulduğuna ilişkin değerlendirmelerde de bulunmuştur (K.Ş.
[2. B.], B. No: 2013/1614, 3/4/2014, § 36; Serap Tortuk [1. B.], B. No:
2013/9660, 21/1/2015, § 37; Bülent Polat [GK], B. No: 2013/7666,
10/12/2015, § 62; Ata Türkeri [1. B.], B. No: 2013/6057,
16/12/2015, § 31; E.G. [GK], B. No: 2014/12428, 13/10/2016, § 34; Ayla
Demir İşat, §§ 99-110; C.A. (3), § 90).
96. Anayasa Mahkemesinin özel hayata dair hususların
kişinin mesleği ile ilgili tasarruflara esas alındığı durumlarda özel hayata
saygı hakkının uygulanacağına ilişkin bu yaklaşımı, hakkın koruduğu değer
olan özel hayatın bu kavrama ilişkin sebepler dolayısıyla ele alındığını
göstermektedir. Zira özel hayatlarına ilişkin nedenlerle kişilerin mesleki
hayatlarına yönelen müdahalenin ya da bu kişiler hakkında gerçekleştirilen
eylem veya idari ya da adli işlemlerin onların özel hayat alanlarını
etkileyeceği açıktır (C.A. (3), § 91; Ayla Demir İşat, § 100).
97. Bununla birlikte kişilerin mesleki hayatlarını ve
buna bağlı kazanımlarını etkileyen bir müdahalenin sebep unsurunu özel hayata
ilişkin davranışlar oluşturmamakla birlikte söz konusu müdahale, sonuçları
itibarıyla kişilerin özel hayatını önemli ölçüde etkileyebilir (AYM,
E.2018/159, K.2019/93, 24/12/2019, § 16). Kişilerin kamu görevinden
çıkarılması, memuriyetlerinin alınması onların meslek ve sosyal hayatında
üçüncü kişilerle kuracağı ilişkiler ve itibarları üzerinde ciddi etkiler
oluşturabilir (AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 71).
98. Ancak özel hayata ilişkin herhangi bir nedene
dayanmayan ve kişilerin mesleki hayatlarına yönelen müdahaleler ya da tedbirler
içeren her durumun doğrudan özel hayata saygı hakkı kapsamında
değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu türden müdahalelerin konu olduğu
süreçler, özel hayata saygı hakkının incelenmesini ve güvencelerinin harekete
geçirilmesini sağlamaya elverişli olmalıdır. Mesleki hayata yönelik olarak
gerçekleştirilen müdahalelerin ya da alınan tedbirlerin kişilerin sosyal
yaşamlarına ve çevreleriyle kuracakları iletişime, dolayısıyla özel hayatlarına
dolaylı da olsa bir etkisinin olacağı öngörülebilir olsa da bu kapsamdaki
gerçekleşmiş ya da gerçekleşmesi muhtemel etkinin meselenin özel hayata saygı
hakkı kapsamında ele alınmasını gerekli kılacak ölçüde ciddi ve asgari bir
ağırlık düzeyinde olduğunun ortaya konulması gerekir. Ağırlığın belirlenmesi
ise her somut olayın kendine özgü koşulları dikkate alınarak ve başvurucuların
ortaya koyacakları değerlendirilebilecek mahiyetteki iddia ve deliller
irdelenerek gerçekleştirilebilir (C.A. (3), § 93; Ayla Demir İşat,
§ 102).
99. Bu çerçevede özel hayata ilişkin herhangi bir nedene
dayanılmaksızın mesleki hayata yönelen müdahalelerin ya da tedbirlerin özel
hayata saygı hakkı kapsamında değerlendirilebilmesi için muhataplarının özel
hayatları üzerine ciddi etkisi olması veya bu düzeyde bir etkinin doğmasının
muhtemel olması gerekir. Bu türden bir meselenin özel hayata saygı hakkı
kapsamında incelenmesini gerekli kılan asgari ağırlık düzeyinde olup
olmadığının değerlendirilmesinde şu hususlar dikkate alınmalıdır: Kişinin iç
dünyasında meydana gelen etkinin derecesi, kişinin sosyal çevresinde ve
itibarında meydana gelen etkinin derecesi, kişinin mesleğine ilişkin nesnel
nitelikler dikkate alındığında muhatap olduğu müdahalenin ya da tedbirin neden
olacağı etkinin ya da zararın derecesi, etkinin ya da zararın ne derecede ikna
edici açıklamalarla ortaya konulduğu ve delillendirildiği ile mesleki hayata
yönelik müdahalelerin ya da tedbirlerin nedenleri (C.A. (3), § 94; Ayla
Demir İşat, § 103).
100. Söz konusu ağırlık düzeyi belirlenirken muhatap
kişilerde meydana gelen veya gelebilecek olan üzüntü, endişe, gelecek kaygısı
ya da korku gibi duyguların özel hayatlarına olan somut etkileri ve yansımaları
dikkate alınacağından bu hususlarda yeterli, ikna edici açıklamalarda
bulunulması ve iddiaların delillendirilmesi gerektiği hususu, önemi dolayısıyla
yeniden vurgulanmalıdır (C.A. (3), § 95).
101. Ayrıca mesleki hayatı etkileyen bir tedbirin özel
hayata saygı hakkına müdahale oluşturduğuna ilişkin iddiaların
uygulanabilirliğinin değerlendirilebilmesi için bu iddiaların bireysel başvuru
yolundan önce tüketilmesi gereken idari ya da yargısal süreçlerde ileri
sürülmüş olması gerekir (C.A. (3), § 96).
ii. İlkelerin
Olaya Uygulanması
102. Somut olayda başvurucu; devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplardan ya da
terör örgütlerinden olan FETÖ/PDY ile irtibatı yahut iltisakı olduğu
gerekçesiyle hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmıştır.
103. Süreç içinde verilen kararlar incelendiğinde
meslekten çıkarma işleminin gerekçesinin başvurucu hakkındaki tanık beyanına ve
HSK müfettişliğine atanmasına ilişkin tespite dayandığı, bu suretle yargı
mercilerinin başvurucunun FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı olduğu konusunda
yeterli delil bulunduğunu kabul ettiği görülmüştür.
104. Dolayısıyla başvurucunun mesleki hayatına yönelik
olarak gerçekleşen söz konusu tedbirin özel hayata ilişkin herhangi bir nedene
dayanmadığı açıktır. Bu durumda başvurucunun hâkimlik ve savcılık mesleğinden
çıkarılmasına ilişkin uyuşmazlığın, işlemin sonuçları itibarıyla özel hayata
saygı hakkı kapsamında incelenmesini gerekli kılan asgari ağırlık düzeyinde
olup olmadığı değerlendirilmelidir.
105. Yargı mensubu olan ve HSK tarafından meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verilen başvurucu;
kalıcı şekilde meslekten çıkarıldığını, başka benzer meslekleri icra etmekten
yasaklandığını, maaşından, sosyal haklarından mahrum bırakıldığını, sosyal
çevresinde terörist olarak algılanmasına neden olunduğunu belirtmiştir.
Başvurucunun mesleki hayatına yönelik müdahalenin başkaları ile ilişki
kurabilme ve geliştirebilme imkânını önemli ölçüde zayıflamasına, sosyal ve
mesleki itibarını koruyabilmesi açısından ciddi sonuçların ortaya çıkmasına yol
açacağı, neticede meslekten çıkarmanın özel hayatına önemli bir ağırlık
derecesinde yansıyacağının ve özel hayatı üzerinde etki doğuracağının muhtemel
olduğu değerlendirilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun dile getirdiği endişeler,
ifa ettiği görevin toplumsal önemi ile niteliği, FETÖ/PDY ile iltisakı ve
irtibatı olduğu gerekçesiyle meslekten çıkarılması hususları birlikte
değerlendirildiğinde başvurucunun yaşadığı endişenin iç ve dış dünyasında
meydana getirdiği etkinin ciddi düzeye ulaştığı anlaşılmıştır.
106. Açıklanan gerekçelerle mevcut başvuruda mesleki
hayata yönelik müdahalenin başvurucunun özel hayatını ciddi şekilde
etkilediği ve bu etkinin belirli bir ağırlık düzeyine ulaştığı anlaşıldığından
başvurunun özel hayata saygı hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
b. Başvuruyu
İnceleme Yönteminin Belirlenmesi
107. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerine yönelen
müdahalelerin koşulları ve hangi hukuki rejim çerçevesinde gerçekleştirildiği
anayasallık denetiminin yöntemini doğrudan belirler. 1982 Anayasası, temel hak
ve hürriyetlerin korunmasına yönelik olarak olağan ve olağanüstü dönemler için
iki ayrı hukuki rejim öngörmektedir. Temel hak ve hürriyetlerin olağan dönemde
sınırlanması rejimi Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenmişken temel hak ve
hürriyetlerin savaş, seferberlik veya OHAL dönemlerinde sınırlandırılması ya da
kullanılmasının durdurulması rejimi Anayasa'nın 15. maddesinde yer almaktadır.
Başvurunun incelenmesinde öncelikle gerçekleştirilen müdahalenin hangi hukuki
rejime tabi olduğu saptanmalıdır.
i. Genel
Açıklamalar
(1) OHAL
Yönetim Usulünün Anayasal Çerçevesi
108. Olağanüstü yönetim usulleri iç karışıklık,
ayaklanma, savaş tehlikesinin baş göstermesi, savaş hâli, doğal afet, ağır
ekonomik bunalım ve benzeri nedenlerle devletin ve toplumun güvenliğini büyük
ölçüde sarsan durumlarla karşılaşıldığında başvurulan yönetim şekilleridir.
Belirtilen durumların devletin ve toplumun varlığı ile güvenliği bakımından
büyük bir tehlike oluşturduğu kuşkusuzdur. Olağan dönemdeki yönetim rejiminin
ve hukuk kurallarının bu tehlikelerin giderilmesinde yetersiz kalabilmesi
nedeniyle çağdaş hukuk sistemlerinde olağanüstü hâllerde özel yönetim
usullerinin uygulanmasına da imkân tanınmaktadır. Başka bir ifadeyle olağanüstü
yönetim usulleri bir zaruretten kaynaklanmakta olup demokratik anayasal düzenin
korunması ve sürdürülebilmesi için bu yönetim usullerine başvurulması
zorunluluğu ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda olağanüstü şartları doğuran
tehlikelerin bertaraf edilebilmesi için ivedi olarak önlem ve karar alabilme
ihtiyacı duyan yürütmenin yetkilerinin artırılması gerekebilmektedir (AYM,
E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 3).
109. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesince sıklıkla
vurgulandığı üzere demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri, hukuku
dışlayan keyfî yönetim anlamına gelmez. Anayasa'dan kaynağını alan olağanüstü
yönetim usulleri bu kurallara göre yürürlüğe konularak yasama ve yargı
organlarının denetiminde varlıklarını sürdürmektedir. Olağanüstü yönetimlerin
amacı anayasal düzeni korumak ve savunmaktır. Bu nedenle OHAL yürütme organına
önemli yetkiler vermesine, hak ve özgürlükleri de önemli ölçüde
sınırlandırmasına karşılık hukuki bir rejimdir (AYM, E.2018/81, K.2021/45,
24/6/2021, § 4).
110. Anayasa Mahkemesince daha önce ifade edildiği üzere
Anayasa'nın mülga 121. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince olağanüstü hâllerde
Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu OHAL'in gerekli kıldığı
konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisine sahiptir. Yine Anayasa'nın
mülga 91. maddesinin birinci fıkrasında, sıkıyönetim hâli ve olağanüstü hâller
saklı kalmak üzere Anayasa'nın İkinci Kısmı'nın Birinci ve İkinci Bölümlerinde
yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile Dördüncü Bölümü'nde yer
alan siyasi haklar ve ödevlerin KHK'larla düzenlenemeyeceği belirtilmekte iken
sıkıyönetim halinde ve olağanüstü hâllerde söz konusu hak ve ödevler yönünden
de KHK ile düzenleme yapılmasına bir engel bulunmamaktadır (AYM, E.2018/81,
K.2021/45, 24/6/2021, §§ 6,7).
(2) OHAL
Döneminde Alınan Tedbirin Tabi Olduğu Hukuki Rejimin Belirlenmesi
111. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin
kullanılmasının durdurulması" başlıklı 15. maddesi şöyledir:
“Savaş, seferberlik veya olağanüstü
hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla,
durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya
tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı
tedbirler alınabilir.
Birinci fıkrada belirlenen durumlarda
da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin
yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din,
vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı
suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile
saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”
112. Anayasa'nın savaş, seferberlik hâlinde ve olağanüstü
hâllerde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının hatta kullanılmasının
durdurulmasının özel olarak düzenlendiği 15. maddesine göre temel hak ve
özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulması ve bunlar için
Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınması
mümkündür. Ancak anılan maddede yürütmeye tanınan bu yetki sınırsız değildir.
Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirlerin
milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemesi ve durumun gerektirdiği
ölçüde olması gerekmektedir. Ayrıca bu durumlarda dahi kişinin yaşam hakkına,
maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulması, din, vicdan, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı suçlanması yasaklanmış;
suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesine aykırı işlem
yapılamayacağı kabul edilmiştir (AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 14).
113. OHAL yönetim usullerine başvurulmasındaki temel
amaç, bu yönetim rejiminin uygulanmasına neden olan tehdit veya tehlikelerin
bertaraf edilmesini sağlamaktır. Devletin veya toplumun varlığının ya da kamu
düzeninin karşı karşıya kaldığı ağır tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesi
amacına yönelik olarak olağanüstü yönetim usulünün uygulandığı dönemlerde, temel
hak ve özgürlükleri olağan döneme kıyasla daha fazla sınırlandıran tedbirlerin
alınması gerekebilir. Bu nedenle Anayasa'nın 15. maddesinin uygulanabilmesi
için ilgili kuralın ve alınan tedbirin OHAL'in gerekli kıldığı konularla ilgisi
bulunmalıdır (AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 15).
114. Ayrıca tedbirin Anayasa'nın olağanüstü dönem için
öngördüğü denetim rejimine tabi olabilmesi için OHAL'in ilanına sebep olan
tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesi amacına yönelik olması ve OHAL
süresiyle sınırlı uygulanması gerekir. Dolayısıyla ancak bu iki özelliği
taşıyan bir tedbirin Anayasa'ya uygunluk denetiminde olağanüstü hâllerde
Anayasa'nın temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlanmasını ve
durdurulmasını düzenleyen 15. maddesi esas alınabilir (Aydın Yavuz ve
diğerleri, §§ 190-192; AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 17).
115. Tedbirin OHAL ilanına neden olan tehdit veya
tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olmadığı ya da OHAL süresini aşacak
şekilde uygulandığı durumlarda ise söz konusu tedbirle bireylerin temel hak ve
hürriyetlerine yapılan müdahalenin Anayasa'ya uygunluk denetiminde Anayasa'nın
15. maddesi dikkate alınamaz. Anılan amacı taşıyan ve OHAL döneminde hayata
geçirilen tedbir ya da işlem, geleceğe yönelik genel, soyut ve herkesi
bağlayıcı bir etki meydana getirmediği takdirde bu tedbirin OHAL dönemini
aştığı söylenemez (AYM, E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, §§ 18, 66, 154).
ii. Mevcut
Başvuruyu İnceleme Yöntemi
116. Belirtilen ilkeler ışığında mevcut başvuruda
öncelikle gerçekleştirilen müdahalenin hangi hukuki rejime tabi olduğu
belirlenmelidir.
117. İnsan haklarına ilişkin bazı uluslararası belgelerde
devletlerin karşılaştıkları savaş veya ulusun varlığını ya da yaşamını tehdit
eden olağanüstü durumlarda olağan dönemdeki hukuk rejiminin dışına
çıkabilmelerine ve olağan dönemdeki uluslararası yükümlülüklerine aykırı
tedbirlere başvurabilmelerine imkân tanınmıştır. Bu çerçevede Türkiye'nin
tarafı olduğu MSHUS'nin 4. ve Sözleşme'nin 15. maddelerinde bu dönemlerde
belirli koşullarla anılan sözleşmelerdeki yükümlülüklere aykırı tedbirler
alınabileceği düzenlenmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 169, 170;
ayrıca bkz. §§ 62, 63). Anayasa Mahkemesinin olağanüstü yönetim usullerinin
uygulandığı dönemlerde, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve
özgürlüklerden Sözleşme ve Türkiye'nin taraf olduğu buna ek protokoller
kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla
yapılan başvuruları inceleme yetkisi olduğunu belirtmek gerekir (Aydın Yavuz
ve diğerleri, § 181).
118. Anayasa'nın 13. maddesi, olağan dönemde temel hak ve
özgürlüklerin hangi ölçütler gözönünde bulundurularak sınırlandırılabileceğini
ortaya koymaktadır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 184). OHAL dönemlerinde
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması hatta durdurulmasına ilişkin
ölçütlerin yer aldığı Anayasa'nın 15. maddesine göre ise savaş, seferberlik
veya OHAL dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya
tamamen durdurulabilmesi, bunlar için Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen
güvencelere aykırı tedbirler alınabilmesi mümkündür. Ancak Anayasa'nın 15.
maddesi, bu hususta kamu otoritelerine sınırsız bir yetki tanımamaktadır.
Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirlerin
Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hak ve özgürlüklere
dokunmaması, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olmaması ve
durumun gerektirdiği ölçüde olması gerekir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §
186).
119. Somut olayda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan
Bakanlar Kurulu 20/7/2016 tarihinde, ülke genelinde 21/7/2016 Perşembe günü
saat 01.00'den itibaren doksan gün süreyle OHAL ilan edilmesine karar
vermiştir. Ayrıca 21/7/2016 tarihinde ilgili birimlere derogasyon beyanında
bulunulmuştur (bkz. §§ 9, 10). OHAL'in uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine ve BM Genel Sekreterliğine bildirilmiştir. Söz
konusu OHAL ilanının nedeni cebir ve şiddet kullanılarak anayasal düzenin
değiştirilmeye çalışıldığı 15 Temmuz darbe teşebbüsüdür. Başvuruya konu olan ve
OHAL döneminde hayata geçirilen meslekten çıkarma işlemine dayanak olan kanuni
düzenlemeler, terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum ya da gruplara iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılan kişilerin görev
yaptıkları teşkilata yeniden alınmalarını, bir daha kamu hizmetinde istihdam
edilmelerini, doğrudan ya da dolaylı olarak görevlendirilmelerini engelleyen
kural OHAL ilanına neden olan tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesine
yöneliktir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2018/81,
K.2021/45, 24/6/2021, § 153).
120. Başvuruya konu olan meslekten çıkarma tedbiri, OHAL
durumuyla bağlantılı olarak bireysel işlem şeklinde tesis edilmiş ve OHAL
döneminde uygulanmıştır. Tedbirle, meslekten çıkarılan başvurucunun bir daha bu
göreve getirilmesi engellenmiş; böylece başvurucuya yönelik olarak OHAL sonrası
dönemi kapsayacak şekilde geleceğe yönelik yasaklama getirilmiştir. Ancak
burada uygulanan tedbirin düzenleyici işlemlerde olduğu gibi genel ve herkesi
bağlayıcı bir niteliği bulunmamaktadır. Tedbire dayanak olan kural OHAL
dönemindeki durumları değerlendirilerek terör örgütleriyle ya da millî
güvenliğe aykırı faaliyette bulunan yapı oluşum veya gruplarla irtibatlı yahut
iltisaklı olduğu tespit edilen kişilere özgü düzenleme getirmektedir. Başka bir
ifadeyle kural, düzenleyici işlemlerde olduğu gibi benzer durumda bulunan
kişilere ve olaylara OHAL sonrası durumları da dikkate alınmak suretiyle
uygulanacak şekilde geleceğe yönelik hüküm ve sonuç doğurma özelliği
taşımamaktadır. Söz konusu kurala dayanılarak gerçekleştirilen somut tedbir,
başvurucu hakkında OHAL döneminde defaten uygulanmış; hüküm ve sonuçlarını
doğurmuştur. Anayasa Mahkemesi, benzer şekilde kamu görevinden çıkarma usulünün
dayanağı olan düzenlemelerin anayasallık denetimini yaptığı 24/6/2021 tarihli
ve E.2018/81, K.2021/45 sayılı kararında da bu hususu vurgulamıştır (bkz. §
60).
121. Bu durumda terör örgütleriyle veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum ya da
gruplarla iltisaklı ve irtibatlı olduğu OHAL dönemindedeğerlendirilen
başvurucunun hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmasını ve bir daha kamu hizmetinde
istihdam edilmemesini içeren işleme yönelik olarak gerçekleştirilen bireysel
başvuruya ilişkin incelemenin Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılması
gerektiği değerlendirilmiştir.
c. Kabul
Edilebilirlik Yönünden
122. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul
edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı
anlaşılan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul
edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
d. Esas
Yönünden
123. OHAL durumuyla bağlantılı olan ve OHAL ilanına neden
olan tehlikenin bertaraf edilmesi amacını taşıdığı tespit edilen tedbirin
olağanüstü dönemde meşru olup olmadığının Anayasa'nın 15. maddesine göre
yapılacak incelemesinde;
i. Tedbirin Anayasa'daki çekirdek haklarla ilgili olup
olmadığı,
ii. Milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere
aykırılık teşkil edip etmediği,
iii. Durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığı
değerlendirilmelidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 186; Ayla Demir
İşat, § 146).
i. Tedbirin Anayasa'daki
Çekirdek Haklarla İlgili Olup Olmadığı
124. Olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemde
temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden ve Anayasa'da yer alan
güvencelere aykırı olan tedbirin meşru kabul edilebilmesi için öncelikli olarak
Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hak ve özgürlüklere
dokunmaması gerekir. Buna göre olağanüstü dönemde de olsa savaş hukukuna uygun
fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşama hakkına, maddi ve
manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve
cezalar geçmişe yürütülemez, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar
kimse suçlu sayılamaz. Eğer Anayasa'da yer alan güvencelere aykırı tedbir,
anılan çekirdek haklarla ilgiliyse Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında meşru
kabul edilmez ve başka bir inceleme yapılmaksızın ilgili hak ve özgürlüğün
ihlal edildiği sonucuna varılır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 196, 197).
125. Savaş, seferberlik veya OHAL ilanı gibi olağanüstü
yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında özel hayata
saygı hakkı yer almamaktadır. Dolayısıyla bu hak yönünden OHAL dönemlerinde
Anayasa'daki güvencelere aykırı tedbirler alınması mümkündür.
126. Ayrıca Anayasa Mahkemesi; kamu görevinden çıkarmaya
ilişkin tedbirlerin muhataplarının özel sektörde çalışma imkânını ortadan
kaldırmadığına, ciddiyet ve ağırlığının söz konusu tedbire cezai bir özellik
kazandıracak boyutta olmadığına karar vermiştir (AYM, E.2018/81, K.2021/45,
24/6/2021, § 142). Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi 4/8/2016 tarihli ve E.2016/6,
K.2016/12 sayılı kararında, benzer şekildeki kamu görevinden çıkarma tedbirinin
olağanüstü tedbir niteliğinde olduğunu ifade etmiştir. Öngörülen
tedbirlerin cezai niteliğinin olmamasının bir sonucu olarak başvuruya konu olan
tedbire ceza hukukunun çekirdek haklarının uygulanmasını gerektiren bir durum
bulunmamaktadır.
ii. Tedbirin
Milletlerarası Hukuktan Doğan Yükümlülüklere Aykırı Olup Olmadığı
127. Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılacak ikinci
inceleme, tedbirin milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olup
olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Bu yükümlülüklerin başında, taraf olunan
insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler
gelmektedir.
128. MSHUS'un 4. ve Sözleşme'nin 15. maddelerine göre
ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durum meydana geldiğinde devletler,
bu sözleşmelerdeki yükümlülüklerini azaltacak tedbirler alabilir. Ancak
MSHUS'nin 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, Sözleşme'nin 15. maddesinin
(2) numaralı fıkrasında, Sözleşme'ye ek 7 No.lu Protokol'ün 4., 6 No.lu
Protokol'ün 3. ve 13 No.lu Protokol'ün 2. maddelerinde yükümlülüğün
azaltılmasının mümkün olmadığı bazı hak ve özgürlüklere yer verilmiştir.
Bunların önemli bir kısmı, Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında da yer
almaktadır. Bununla birlikte Anayasa'nın 15. maddesinde sayılan çekirdek haklar
arasında yer almasa da milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olan
tedbirler anılan ölçütle bağdaşmayacağından meşru görülemez (Aydın Yavuz ve
diğerleri, §§ 198-201).
129. Somut başvuruya konu olan tedbirle müdahalede
bulunulan özel hayata saygı hakkı, milletlerarası hukuktan kaynaklanan
yükümlülük olarak insan hakları alanında Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşmelerden özellikle MSHUS'nin 4. maddesinin (2) numaralı ve Sözleşme'nin
15. maddesinin (2) numaralı fıkralarında, bu Sözleşme'ye ek protokollerde
dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında sayılmamıştır. Yine somut
olayda başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale içeren tedbirin
milletlerarası hukuktan kaynaklanan diğer herhangi bir yükümlülüğe (olağanüstü
dönemlerde de korunmaya devam eden bir güvenceye) aykırı olduğu da
saptanmamıştır.
iii. Tedbirin
Durumun Gerektirdiği Ölçüde Olup Olmadığı
(1) Genel
İlkeler
130. Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca olağanüstü yönetim
rejimlerinin uygulandığı dönemde temel hak ve özgürlüklere müdahale oluşturan
tedbirin meşru olup olmadığı hususunda yapılacak son inceleme tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesidir. Anayasa'nın 15.
maddesindeki ölçülülük -Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük
kavramından farklı olarak- olağanüstü yönetim usullerinin uygulanmasına neden
olan durum karşısındaki ölçülülüğü belirtmektedir. Bu itibarla Anayasa'nın 15.
maddesinde belirtilen ölçülülük, Anayasa'nın 13. maddesindeki ölçülülük
kriterine göre temel hak ve özgürlüklere daha fazla müdahale etmeye izin
vermektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 203; Ayla Demir İşat, §
153).
131. Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi
temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlandırılması veya durdurulması
için başvurulan aracın amacı gerçekleştirmeye elverişli ve bunun için gerekli
olmasını, ayrıca araçla amacın orantılı olmasını ifade etmektedir (AYM,
E.1990/25, K.1991/1, 10/1/1991). Buna göre tedbir, olağanüstü durumu oluşturan
tehdit veya tehlikenin ortadan kaldırılması amacına ulaşma bakımından elverişli
ve bu amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olmalı; ayrıca ulaşılmak istenen
amaç doğrultusunda ortaya çıkan kamu yararı ile temel hak ve özgürlüğü
sınırlandıran tedbirin birey üzerindeki olumsuz etkisi arasında orantısızlık
bulunmamalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 204; Ayla Demir İşat,
§ 154; kıyasen birçok karar arasından bkz. AYM, E.2013/57, K.2013/162,
26/12/2013).
132. Ölçülülüğün unsurlarının tespitinde tedbirin
alındığı dönemin tüm koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Bu kapsamda
olağanüstü dönemde temel hak ve özgürlüklere yönelik müdahale teşkil eden
tedbirin ölçülülüğüne ilişkin unsurlar değerlendirilirken olağanüstü yönetim
usullerinin benimsenmesine neden olan tehdit veya tehlikenin niteliğinin
öncelikle dikkate alınması gerekir. Yine müdahale edilen hak ve özgürlüğün
niteliği de önemlidir. Bununla birlikte tedbirin alındığı zaman da ölçülülüğün
belirlenmesinde gözönünde bulundurulmalıdır. Zira olağanüstü durumu oluşturan
olayların yaşandığı ve somut tehlikenin tüm gerçekliğiyle birlikte ortada
olduğu dönemde alınan bir tedbir ile tehlikenin veya bunu doğuran tehdidin
büyük ölçüde bertaraf edildiği bir zamanda alınan tedbir farklı şekilde
değerlendirilmelidir. Bu bakımdan değerlendirme yapılırken tedbirin alındığı
andaki koşullar dikkate alınmalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§
205-207; Ayla Demir İşat, § 155).
133. Öte yandan temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil
eden tedbirin süresi, kapsamı ve ağırlığı ölçülülüğün belirlenmesinde dikkate
alınmalıdır. Nitekim müdahalenin süresi arttıkça bireyin üzerindeki külfet de
ağırlaşmaktadır. Bunun yanında bir tedbir kısa süreli olmakla birlikte kapsamı
veya ağırlığı itibarıyla temel hak ve özgürlükleri çok ciddi ölçüde
etkileyebilir. Böylece tedbirin ağırlığı, süresinden bağımsız olarak bireyin
aşırı bir külfet altına girmesine neden olabilir (Aydın Yavuz ve diğerleri,
§ 208; Ayla Demir İşat, § 156).
134. Bu bağlamda alınan idari tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olduğu ilgili ve ikna edici gerekçelerle ortaya
konulmalıdır. Bu durum, maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak şekilde
belirlenmesini gerekli kılan ceza yargılamalarından farklı olarak OHAL ilanına
neden olan tehlikenin bertaraf edilmesine yönelik alınan tedbirin gerekliliğinin
ciddi ve objektif şekilde açıklanmasının yeterli olmasını ifade etmektedir.
135. Ayrıca temel hak ve özgürlüklere yönelik ölçüsüz
veya keyfî müdahaleler karşısında bireylere koruma sağlayacak usul güvenceleri
OHAL dönemlerinde de temin edilmelidir. Dolayısıyla bireylerin bu güvencelerden
önemli ölçüde yoksun bırakılmaları ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayacaktır. Ayrıca
bir tedbirin olağanüstü durumu oluşturan tehdit veya tehlikeyi bertaraf etmeye
elverişli, bunun için gerekli ve ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olup
olmadığı hususlarında söz konusu tehdit veya tehlike ile karşı karşıya kalan ve
onunla mücadele etme bakımından öncelikli sorumluluğu bulunan kamu makamlarının
geniş bir takdir alanı bulunmaktadır. Bununla birlikte -bireysel başvuruya konu
edildiğinde- alınan tedbirin bu takdir alanını aşıp aşmadığını incelemek
Anayasa Mahkemesinin görevidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 209, 210; Ayla
Demir İşat, § 157).
(2) İlkelerin
Olaya Uygulanması
136. Kişilerin kendilerinin ve ailelerinin geleceğini ve itibarını
etkileyen mesleki hayata yönelik tedbirlerin keyfî olmaması, bu kapsamda doğan
uyuşmazlıkların özel hayata saygı hakkının gereklilikleri bağlamında
çözümlenmesi olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde de geçerli
olan temel güvencelerdir (Ayla Demir İşat, § 150). Bu bağlamda
Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca OHAL yönetim rejiminin uygulandığı dönemde
başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale oluşturan tedbirin meşru olup
olmadığı hususunda yapılacak nihai inceleme, bu tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olacaktır.
137. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen
OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarmaya ilişkin genel ve soyut normlar
yürürlüğe konulmuş, yargı mensupları da dâhil olmak üzere birçok kamu görevlisi
hakkında doğrudan etki doğurucu nitelikte işlemler gerçekleştirilmiştir (bkz.
§§ 11, 42, 43; ayrıca bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 56-61).
Başvurucunun hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve kamu görevinden
yasaklanmasına ilişkin olarak alınan tedbirin ve bu kapsamda yargı mercilerince
ulaşılan sonucun durumun gerektirdiği ölçüde olduğunun söylenebilmesi
için öncelikle keyfîlik içermemesi gerekir. Diğer taraftan söz konusu tedbirin
ölçülü olup olmadığı değerlendirilirken ülkemizde OHAL ilanına sebebiyet veren
durumun özellikleri ve OHAL ilanı sonrasında ortaya çıkan koşullar dikkate
alınmalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 349; Ayla Demir İşat, §
152).
138. Anayasa Mahkemesince vurgulandığı üzere 15 Temmuz
darbe teşebbüsü sadece demokratik anayasal düzen yönünden değil bununla sıkı
bağı olan bireylerin temel hak ve özgürlükleri ve millî güvenlik
yönünden de mevcut ve ağır bir tehdit oluşturmuş, ülke tarihinde ulusun
yaşamını hatta varlığını hedef alan millî güvenliğe yönelik en ağır
saldırılardan biri olmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 215).
139. Terör faaliyetleri, tüm dünyada demokratik topluma
ve bireylerin şiddetten ari bir ortamda yaşamını sürdürmesine yönelik en ciddi
tehditlerin başında gelmektedir. Terör örgütleri çoğunlukla belli bir ülkenin
coğrafi hudutlarıyla sınırlı olarak faaliyet göstermemekte, uluslararası
mahiyeti bulunan bir küresel güvenlik sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kendine özgü yapısı ve gizlilik esasına dayanan çalışma yöntemi, sivil
organizasyonları örgütsel amaçlarına ulaşabilmek amacıyla kullanmadaki
maharetiyle FETÖ/PDY, yetkili makamlarca 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili
olarak tespit edilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere emniyet,
yargı, eğitim ve din alanında faaliyet gösteren ülkedeki tüm kamu kurum ve
kuruluşlarında, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler ile ticari
kuruluşlar gibi sivil organizasyonlarda örgütlenen FETÖ/PDY, faaliyetleri
dünyanın her yanına yayılmış en organize ve tehlikeli terör örgütlerinden biri
olarak kabul edilmektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 217; Bestami
Eroğlu [GK], B. No: 2018/23077, 17/9/2020, § 148). Yargı kararlarında
FETÖ/PDY'nin gizlilik, hücre tipi örgütlenme, kutsallık atfetme, itaat ve
teslimiyetle hareket etme gibi özelliklerinin bulunması nedeniyle çözümlenmesi
zor ve karmaşık bir yapıda olduğu, büyük gizlilik içinde istihbarat örgütü gibi
kod isimler, özel haberleşme yöntemleri ile uygulamaları ve kaynağı bilinmeyen
paralar kullanarak böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya
çalıştığı konusunda tespitlerde bulunulmuştur (bkz. §§ 8, 50, 52). Ayrıca
Anayasa Mahkemesi daha az önem taşıyan bir ünvan veya pozisyon için alınan
tedbirlerin niçin gerekli olduğunun ortaya konulması yönündeki ölçütün FETÖ/PDY'nin
örgüt içi hiyerarşik yapısının taşıdığı söz konusu özellikler dikkate alınarak
mutlak olarak uygulanamayacağını ifade etmiştir (C.A. (3), § 133).
140. Darbe teşebbüsü, egemenliğin kaynağı olmayan ve
milletin egemenliği kullanmak üzere yetkilendirdiği organlar arasında
bulunmayan bir grubun demokratik anayasal düzeni zorla ortadan kaldırmaya veya
değiştirmeye kalkışmasıdır. Darbe teşebbüsünün başarılı olması hâlinde
egemenlik illegal bir grup tarafından milletten alınarak ele geçirilmektedir (Aydın
Yavuz ve diğerleri, § 220). Böylesine kabul edilemez ağır sonuçlar içeren
darbe teşebbüsünün faili olduğu tespit edilen FETÖ/PDY'nin atipik yapısı, söz
konusu yasa dışı yapılanmanın çözümlenmesini de güç kılmıştır. Devletin üç
temel sacayağından biri olan yargı erki içinde görev yapan yargı mensupları
arasında FETÖ/PDY yapılanmasıyla irtibatlı ya da iltisaklı olan kişilerin
bulunup bulunmadığının tespit edilmesi ve bu kapsamda olduğu saptanan yargı
mensuplarının meslekten çıkarılması ve kamu görevinden yasaklanması OHAL'e
neden olan somut tehlikenin bertaraf edilmesi amacı doğrultusunda elverişli ve
gerekli bir tedbir olarak nitelendirilmeye uygundur.
141. Nitekim Anayasa Mahkemesince darbe teşebbüsünden
kısa süre sonra verilen kararda; Türkiye Cumhuriyeti'nin millî güvenliğini
tehlikeye sokan ve Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devletini hedef alan bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalması nedeniyle söz
konusu teşebbüsün arkasındaki terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ve millî güvenliğe
tehdit oluşturduğu değerlendirilen kamu görevlileri hakkında devlet tarafından
bazı ilave ve olağan dışı tedbirlerin alınması, kamu hizmetinin yürütülmesi
konusunda reform çalışmaları yapılması, bu bağlamda birtakım düzenlemelerin
hayata geçirilmesi haklı gerekçelere dayanan gelişmeler olarak
nitelendirilmiştir (AYM, E.2016/6 (D. İş), K.2016/12, 4/8/2016, §§ 77-81).
142. Anayasa'nın 129. maddesinin birinci fıkrasında, kamu
görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülükleri
olduğu belirtilmiştir. Anılan hüküm uyarınca devletin kamu görevlilerinden özel
bir güven ve sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine getirmelerini talep
etme yetkisi bulunmaktadır. Bu husus devletin faaliyetlerine güven duyulmasının
bir gereğidir. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi kanun koyucunun anılan hususlar
çerçevesinde anayasal düzene sadakat göstermeyen kamu görevlileriyle ilgili
birtakım tedbirler alma konusunda takdir yetkisi olduğunu belirtmiştir (AYM,
E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 74). Sadakatten duyulan şüphenin kamu
görevlisinden kaynaklanan bir sebebe dayanması, bu sebebin de ciddi, önemli ve
somut nitelikte objektif olay ve vakıalar ile desteklenmesi gerekmektedir.
Ancak kamu görevlisinin sadakatinden duyulan şüphenin ağırlığı, ciddiyeti ve
delillendirilmesi ifa edilen görevin önemi ve niteliği gözönünde bulundurulmak
suretiyle değerlendirmeli, ayrıca keyfî uygulamaları önlemek adına tarafların
menfaatlerini de dengeleyecek şekilde yeterli gerekçeyle açıklanmalıdır.
143. Özellikle ayrıcalıklı kamusal yetkilerle donatılan
kamu görevlilerinin sahip oldukları yetkilerin kamu düzeni ve güvenliği
bağlamındaki önemi nedeniyle diğer kamu görevlilerinden farklı ve ağır
yükümlülükleri olabilir. Mesleğe özgü özel kanunlarla da görünür hâle gelen
personel rejimi dâhil ayrıcalıklı konumları nedeniyle anılan özelliğe sahip
kamu görevlilerinden devletin özel bir sadakat ve bağlılık beklemesinin de
tanınan ayrıcalığın bir sonucu olduğu söylenebilir. Bu bağlamda hâkim, savcı,
polis, asker gibi özel kanunlarla diğer kamu görevlilerine göre ayrıcalıklı
yetki ve yükümlülüklerle donatılan ve kamu gücünü kullanabilen kamu
görevlilerinden devletin özel bir güven ve sadakat bekleyebileceğinin kabulü
gerekir. Zira kamu görevlilerine tanınan ayrıcalıklı hukuki statü, yetki ve
haklar ile ifa ettikleri görevin niteliğinin sadakat ve güven kavramları
kapsamında devletle olan ilişkideki yükümlülükleri belirlemede de başat rol
oynadığı söylenebilir.
144. Bununla birlikte Anayasa'nın 9. maddesine göre yargı
yetkisinin Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması
gerektiği açık olduğundan yargı mensuplarının memurlardan farklı olarak
bağımsız ve tarafsız şekilde görevlerini yapmaları, hukuk devletine ve
demokratik anayasal düzene sadakat göstermeleri konusunda anayasal
yükümlülükleri bulunmaktadır. Yine hâkimlerin Anayasa'ya, kanuna ve hukuka
uygun şekilde görev yapacaklarına ilişkin vurgunun yer aldığı Anayasa'nın 138.
maddesinde de anayasal düzene sadakatin gerekliliğine ayrıca dikkat çekilmiştir.
Söz konusu anayasal düzenlemede hâkimlerin bağımsızlığına özellikle değinilmiş;
hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği hüküm altına alınmıştır.
145. Bu bağlamda hâkim ve savcıların adalet sistemi
içindeki önemi ile Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız olarak kullanmak
üzere kendilerine tanınan ayrıcalıklı kamusal yetkileri birlikte
değerlendirildiğinde yargı mensuplarının görevlerini demokratik anayasal düzene
bağlı olarak ve özel bir güvenle ifa etmeleri beklenir. Şüphesiz bu sadakat
yükümlülüğü, görevin ifası sırasında demokratik hukuk devletinin dışındaki
hiçbir hiyerarşiye tabi olmamayı da içermektedir. Yine görevin ifası sebebiyle
edinilen bilgilerin görevle alakası olmadığı sürece kimseyle paylaşılmaması da
tarafsızlık ilkesi bağlamında bahse konu sadakat yükümlülüğünün bir gereğidir.
Dolayısıyla yargı mensuplarından beklenen sadakat yükümlülüğü, onların temel
hak ve özgürlüklerine diğer kişilere göre farklı sınırlamalar getirilmesinin de
bir dayanağıdır.
146. Somut olaydaki tedbirin gerekçesi, yargı mensubu
olan başvurucunun devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar
verilen FETÖ/PDY ile irtibatı veya iltisakı olduğunun, bu suretle demokratik
anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığının değerlendirilmesidir.
Anayasa Mahkemesi irtibat ve iltisak kavramlarının objektif anlamının kapsam ve
sınırlarının durum ve şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek
belirlenebileceğini, bu yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz
olduğunun söylenemeyeceğini daha önce ifade etmiştir (bkz. §§ 56, 60; AYM,
E.2018/89, K.2019/84, 14/11/2019, § 30). Yine Anayasa Mahkemesinin önceki
kararlarında FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesinin
ve somut darbe teşebbüsünün bu yapılanmadan kaynaklanmış olmasının potansiyel
tehdidi mevcut tehlikeye dönüştürdüğü ve demokratik anayasal düzeni sürdürmek
bakımından olağanüstü tedbirler alınmasının zorunlu olduğu kabul edilmiştir (AYM,
E.2016/6 (D. İş), K.2016/12, 4/8/2016, § 80; Aydın Yavuz ve diğerleri, §
26; C.A. (3), § 126). Bu bağlamda FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da iltisaklı
olma hâli, demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığını ya da
zayıfladığını gösteren bir olgu olarak kabul edilmiştir. Bu noktada söz konusu
tedbirin keyfîlik içerip içermediğinin ve durumun gerektirdiği ölçü korunarak
tesis edilip edilmediğinin belirlenebilmesi için başvurucunun FETÖ/PDY ile
irtibatlı ya da iltisaklı olup olmadığı konusunda ciddi ve objektif nedenlerin
idari ve yargısal makamlarca ortaya konulup konulmadığının irdelenmesi gerekir.
147. Somut olayda başvurucunun meslekten çıkarılması ile
ilgili karara yönelik olarak yürütülen yargılamanın sonunda S.K.nın başvurucu
hakkındaki beyanı ve başvurucunun FETÖ/PDY'nin yargıda etkin olduğu dönemde HSK
müfettişliğine atanması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Daha açık
ifadeyle yargısal makamlar bu iki husustan hareketle başvurucunun FETÖ/PDY ile
iltisakı ve irtibatı olduğu, bu suretle demokratik anayasal düzene sadakat
yükümlülüğünü ihlal ettiği sonucuna varmıştır. Öte yandan HSK'nın 21/12/2018
tarihli savunmasında yer alan Demokrasi adlı gizli tanığın beyanının,
Bank Asyada başvurucunun hesabının olmasının ve MASAK tarafından başvurucu
hakkında rapor düzenlediğine yönelik bildirimlerin Daire tarafından davanın
reddine ilişkin kararın gerekçesine alınmadığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte
başvurucu hakkında yürütülen ceza yargılamasında Ağır Ceza Mahkemesi bu
hususlarda da inceleme yapmıştır. Neticede gizli tanık Demokrasi'nin
beyanında başvurucunun örgüt faaliyeti kapsamında bir eyleminden bahsetmediği,
MASAK raporunda başvurucunun aleyhine değerlendirilecek bir hususun olmadığı,
Bank Asyadaki hesabın talimat öncesi dönemde açıldığı, herhangi bir bankacılık
işlemi yapılmadığı ve dikkat çekici işlemlere rastlanmadığı, başvurucunun
Bankanın mevduatını artırmasından ya da talimat doğrultusunda para
yatırdığından bahsedilemeyeceği sonucuna varılmıştır.
148. Bu bağlamda başvurucu hakkındaki tedbirin
Anayasa'nın 15. maddesine göre durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığının
ortaya konulabilmesi için yargısal makamlar tarafından açıklanan gerekçelerden
hareketle başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının ciddi, önemli ve somut
olgularla desteklenip desteklenmediği, başvurucunun ve kamunun menfaatlerini
dengeleyecek şekilde yeterli gerekçenin yargısal makamlar tarafından ortaya
konulup konulmadığı incelenmelidir.
149. Öncelikle S.K. beyanında başvurucuyu 1998 yılından
beri tanıdığını, o dönem itibarıyla başvurucunun FETÖ/PDY ile bir ilgisinin
bulunmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte başvurucunun HSK'ya müfettiş
olarak atanmasının dikkatini çektiğini, bu tarihten sonraki konuşmalarında ise
başvurucunun farklı davranmaya başladığını ifade etmiştir. S.K. bu kanaatini
ise "Selamün aleyküm" diyerek selam verdiğinde başvurucunun
"Merhaba" diyerek karşılık vermeye başladığı şeklindeki
davranışıyla örneklendirmiştir. Yine S.K. başvurucuyu İskenderun'a atandıktan
sonra aradığında kendisine "Senide mi o şerefsiz Fetöcüler gibi
paralelci Hâkim zannedip İskenderun'a tayinini çıkardılar." dediğinde
başvurucunun "Ben meslektaşlarım hakkında kesinlikle böyle bir ithamda
bulunmam. Allah HSYK'daki tayinimi yapanlara akıl fikir versin diyorum."
dediğini aktarmıştır. Diğer taraftan başvurucunun Eskişehir'de ağır ceza
mahkemesi hâkimi olarak görev yapmaktayken 28/3/2012 tarihli onay ile HSK
müfettişi olarak atandığı, bu göreve 30/4/2012 tarihinde başladığı, 6/3/2014
tarihinde ise İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine atandığı görülmüştür.
150. Başvurucu, S.K.nın beyanı ve HSK müfettişliğine
atanması ile ilgili olarak iki temel hususu yargılama safahatında ileri
sürmüştür. İlk olarak çocukluğundan itibaren başka bir camianın içinde yer
aldığını, FETÖ/PDY ile hiçbir zaman ilişkisi olmadığını defaatle dile
getirmiştir. Başvurucu, S.K.nın beyanında geçen konuşmayı hatırlamadığını
vurgulayarak iddia edilen "Ben meslektaşlarım hakkında kesinlikle böyle
bir ithamda bulunmam. Allah HSYK'daki tayinimi yapanlara akıl fikir versin
diyorum." şeklindeki ifadesinin -o dönem taşraya atanan bazı kişilerin
hâlen görevde olduğu da gözönüne alındığında- FETÖ/PDY lehine bir konuşma
olarak anlaşılamayacağını ifade etmiştir. Bununla birlikte HSK müfettişliğine
atanmayı, o dönem kalp rahatsızlığı olan oğlunun tedavisi için kendisinin talep
ettiğini fakat atandıktan kısa bir süre sonra oğlunun vefat ettiğini
belirtmiştir. Nitekim ilgili kayıtlara göre başvurucunun 4/2/2012 tarihinde
doğan oğlu M.E.İ.nin başvurucunun HSK müfettişliğine atandığı 28/3/2012
tarihinden birkaç gün sonra, 1/4/2012 tarihinde vefat ettiği anlaşılmıştır
(bkz. § 37).
151. Şüphesiz FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı tespit
etmek için ilgili kişiler hakkında ortaya konulan beyanlar idari ve yargısal
makamlar tarafından dikkate alınıp bir sonuca varılabilir. Yine aynı şekilde
FETÖ/PDY'nin yapısı gereği FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olan hâkim ve
savcıların adaylık dâhil tüm süreçlerde üst görevlere getirilmek için
emsallerine göre daha donanımlı hâle getirilmeye çalışıldığı, örgütün
Bakanlıkta ve HSK'da etkin olduğu dönemde de bu kişilerin üst ünvanlı bazı
görevlere getirildiği bir olgu olarak tespit edilmiştir. Fakat özel hayata
saygı hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın 15. maddesi bağlamında durumun
gerektirdiği ölçüde olabilmesi için FETÖ/PDY ile irtibatlı veya iltisaklı
olmanın ve bu suretle demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan
kalkmasının ciddi ve objektif nedenlerinin başvurucunun ve kamunun
menfaatlerini de dengeleyecek şekilde yeterli gerekçeyle idari ve yargısal
makamlar tarafından ortaya konulması gerekmektedir. Bu bağlamda örgütle
irtibata veya iltisaka ilişkin gerekçenin somut olay ve olgular, esaslı
iddialar ile kişilerin lehine ve aleyhine sayılabilecek delillerin birlikte ve
bütünlük hâlinde değerlendirildiğini gösterir nitelikte olması gerekir. Anılan
gereklilik irtibat ve iltisak kavramlarının içeriğinin kişiye ilişkin bir
profilin çıkarılmasıyla doldurulabilir, somutlaştırılabilir olmasının da bir
sonucudur.
152. Nitekim Danıştayın konu ile ilgili olarak verdiği
bazı kararlarda kişilerin FETÖ/PDY ile bağlantı hususunda somut verilere
dayanmayan, yalnızca kişisel kanaat ve tahmine dayalı tanık beyanlarını
FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı ortaya koymak konusunda yeterli bulmadığı
görülmüştür. Yine Danıştayın FETÖ/PDY'nin etkin olduğu dönemde bazı üst ünvanlı
görevlere atanma hususunda kişilerin örgütün amaç ve stratejilerinin
gerçekleştirilmesi için bu görevlere atandıklarına ilişkin iddianın başkaca bir
delille desteklenmemesi hâlinde bu hususu FETÖ/PDY ile iltisaka ve irtibata
yeter nitelikte görmediği anlaşılmıştır (örnek kararlar için bkz. §§ 53-55).
153. Bakılmakta olan başvuruda, başvurucu hakkında
yürütülen ceza yargılamasında hâlihazırda yargı mensubu olarak görev yapan iki
kişinin beyanı yer almaktadır. Bu kişiler başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisakı ve
irtibatının olmadığını düşündüklerini detaylı beyanlarında belirtmiştir. Ayrıca
beyan sahibi M.Y. başvurucunun çocuğunun hastalığı nedeniyle Ankara'ya gelmek
istediğini, bu nedenle müfettişliğe atanmak için başvurduğunu, bunu
başvurucunun müfettişliğe atandığı dönemde duyduğunu ifade etmiştir (bkz. §
36). Nitekim başvurucu bu beyanların da dikkate alınması gerektiği yönündeki
temel talebini yargısal makamlar önünde dile getirmiştir.
154. Buna rağmen yargısal makamların S.K.nın başvurucu
hakkındaki beyanına karşın Ağır Ceza Mahkemesi kararında ifadeleri yer alan iki
yargı mensubunun başvurucu hakkındaki beyanlarını değerlendirmediği, söz konusu
beyanların başvurucuya yöneltilen ithamların aksini ortaya koyduğuna yönelik
olarak başvurucunun iddialarda bulunmasına rağmen bunları dikkate almadığı,
ortaya konulan karşı argümanlara/savunmalara şans tanımadığı görülmüştür.
Bununla birlikte beyanı karara esas alınan S.K.nın başvurucunun FETÖ/PDY ile
irtibatı veya iltisakını gösterecek nitelikteki bir eyleminden veya somut bir
olaydan bahsetmediği, ifadelerinde başvurucu ile ilgili yorumlarının ağır
bastığı ilk bakışta anlaşılmaktadır. Yine FETÖ/PDY'nin etkin olduğu dönemde başvurucunun
HSK müfettişliğine atanmasına ilişkin işlemin örgütün amaçları doğrultusunda
gerçekleştirildiğine dair kabulün başkaca bir delille desteklenmediği
anlaşıldığından bu husus başvurucunun FETÖ/PDY ile irtibatı veya iltisakının
olduğunu göstermek açısından tek başına ciddi ve objektif bir neden olarak
kabul edilemeyecektir (Danıştayın benzer yöndeki değerlendirmeleri için bkz. §
55). Diğer taraftan başvurucunun daha sonra vefat eden oğlunun tedavisi için
Ankara'ya gelmek amacıyla bu göreve atanmayı talep ettiğine ilişkin beyanının
ve yargı mensubu M.Y.nin Ağır Ceza Mahkemesi kararında yer alan aynı yöndeki
beyanının da yargısal makamlar tarafından herhangi bir değerlendirmeye tabi
tutulmadığı görülmüştür.
155. Netice itibarıyla idari ve yargısal makamların
başvurucunun darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı
olduğunu, bu suretle anayasal düzene sadakatinin ortadan kalktığını ilgili ve
ikna edici gerekçelerle ortaya koyduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun
meslekten çıkarılması ile ortaya çıkan özel hayata saygı hakkına yönelik
müdahalenin OHAL koşullarında durumun gerektirdiği ölçüde olmadığı sonucuna
varılmıştır.
156. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde
güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın
OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve
sınırlandırılmasını düzenleyen 15. maddesindeki ölçütlere uygun olmadığına,
başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi
gerekir.
B. Masumiyet
Karinesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia
157. Başvurucu; hakkında kesinleşmiş bir ceza mahkemesi
kararı olmadığı hâlde meslekten çıkarıldığını, idari yargı düzeninde dava
süreci devam ederken Ağır Ceza Mahkemesince hakkında beraat kararı verildiğini,
bu karara rağmen suçlu ilan edildiğini belirterek masumiyet karinesinin ihlal
edildiğini iddia etmiştir.
158. Masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan bir
kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis edilene
kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk devleti ilkesinin de
bir gereğini oluşturmaktadır (AYM, E.2013/133, K.2013/169, 26/12/2013). Anılan
karine, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu
olarak kabul edilmemesini güvence altına almaktadır. Ayrıca hiç kimse,
suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri
tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz (Kürşat
Eyol [2. B.], B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).
159. Bilindiği gibi ceza muhakemesi hukuku ile idare
hukuku farklı kural ve ilkelere tabi disiplinlerdir. İdare hukuku; kamu gücünü
kullanma yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştirdiği işlem ya da eylemlerde
uygulanması gereken başta Anayasa olmak üzere yürürlükteki hukuk kurallarının
bütününü ifade etmektedir. Bu bakımdan idari işlemlerin yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olduğu ve iptali, menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarıyla ileri sürülür. Söz konusu
davalar, idari yargı düzeninde yer alan yargı mercilerince idare hukuku
ilkeleri kapsamında ele alınır. Bazı hâllerde kamu görevlisinin fiili ceza
hukuku kapsamında suç tanımına uymasının yanı sıra idare hukuku yönünden de
sorumluluk gerektiren bir mahiyet taşıyabilir. Bunun yanı sıra ceza hukuku
anlamında suç teşkil etmeyen bir eylem ya da işlem idare hukuku bağlamında bir
yaptırımı gerekli kılabilir. Zira cezai sorumluluğu ortadan kalkmış olsa dahi
aynı olaylar nedeniyle -daha hafif bir ispat külfeti temelinde- kişi hakkında
başka tür bir sorumluluğun tesis edilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır
(benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Özcan Pektaş [1. B.], B. No:
2013/6879, 2/12/2015, § 25; Kürşat Eyol, § 30).
160. Ceza muhakemesiyle eş zamanlı olarak yürütülen, bir
başka ifadeyle kişinin henüz suç isnadı altında olduğu, ceza makamları
tarafından hakkında herhangi bir hüküm kurulmadığı süreçte devam eden idari
soruşturma ve yargılamalarda masumiyet karinesi bakımından önemli olan husus;
kamu makamlarının işlem ya da kararlarında belirttikleri gerekçeler veya
kullandıkları dil nedeniyle bireye cezai sorumluluk yüklememeleri, ceza
mahkemeleri tarafından henüz suçlu bulunmamış bireyin masumiyeti üzerine gölge
düşürülmesine sebebiyet vermemeleridir (Galip Şahin [1. B.], B. No:
2015/6075, 11/6/2018, § 47).
161. Somut olayda adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde bir meslekten çıkarma işlemi tesis edilmiştir. İdari yargı
mercilerince eldeki başvurudan önce verilen kararlarda, bahse konu meslekten
çıkarma işleminin nedeni olarak kabul edilen devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ ve/veya PDY ile iltisak ve
irtibat içinde olma ölçütü çerçevesinde ve idare hukuku ilkeleri kapsamında
değerlendirmelerde bulunulmuştur. Söz konusu kararlarda başvurucunun ceza
yargılamasında kendisine isnat edilen eylemleri işlediği ve suçlu olduğu
yönünde bir çıkarımda bulunulmadığı, kararlarda geçen ifadelerin gerek
kullanılan dil gerekse bağlamı itibarıyla ceza hukuku anlamında ve teknik
unsurlarıyla yargılamaya konu suça ya da bu suçun işlendiğine işaret etmediği
anlaşılmıştır.
162. Açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesine yönelik
bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça
dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi
gerekir.
C. Makul Sürede
Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
163. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
164. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru
ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837,
27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede
Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un
geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile
yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest
olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan
başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden
yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği
ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan kararda
açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum
bulunmamaktadır.
165. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer
kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının
tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. GİDERİM
166. Başvurucu; ihlalin tespit edilmesine, yeniden
yargılama yapılmasına ve 1.200.000 TL maddi, 1.200.000 TL manevi tazminat
ödenmesine karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
167. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin
sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki
yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile
30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının
gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama
işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere
ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin
nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda
bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül
Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60,
66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§
93-100).
168. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa
Mahkemesinin davanın sonucuyla ilgili olarak bir tutum sergilediği sonucu
çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın
sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya
mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak
yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere
yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve
bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
169. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için
yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından
başvurucunun maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi
gerekir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine
ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL
EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin
iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ
OLDUĞUNA,
3. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin
iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte
değerlendirildiğinde Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel
hayata saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin özel hayata saygı hakkının
ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak
üzere Danıştay Beşinci Dairesine (E.2017/318, K.2020/5742) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
E. 1.480,40 TL harçtan oluşan yargılama giderinin
başvurucuya ÖDENMESİNE,
F. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine
ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,
ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine
kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin bilgi için Hâkimler ve Savcılar
Kuruluna ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu ile Adalet Bakanlığına
GÖNDERİLMESİNE 29/5/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.