|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
|
|
ANAYASA MAHKEMESİ
|
|
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
|
|
|
B.K. BAŞVURUSU
|
|
(Başvuru Numarası: 2023/38927)
|
|
|
|
Karar Tarihi: 20/11/2025
|
|
R.G. Tarih ve Sayı: 13/3/2026 - 33195
|
|
|
|
GENEL KURUL
|
|
|
|
KARAR
|
GİZLİLİK TALEBİ KABUL
|
Başkan
|
:
|
Kadir ÖZKAYA
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Hasan Tahsin GÖKCAN
|
|
Başkanvekili
|
:
|
Basri BAĞCI
|
|
Üyeler
|
:
|
Rıdvan GÜLEÇ
|
|
|
|
Recai AKYEL
|
|
|
|
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
|
|
|
|
Yıldız SEFERİNOĞLU
|
|
|
|
Selahaddin MENTEŞ
|
|
|
|
İrfan FİDAN
|
|
|
|
Kenan YAŞAR
|
|
|
|
Yılmaz AKÇİL
|
|
|
|
Metin KIRATLI
|
|
Raportör
|
:
|
Kemal ÖZEREN
|
|
Başvurucu
|
:
|
B.K.
|
I. BAŞVURUNUN
KONUSU
1. Başvuru; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette
bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet
Yapılanmasıyla iltisakının ve irtibatının olduğu değerlendirilen yargı
mensubunun meslekten çıkarılması nedeniyle özel hayata saygı hakkının,
kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı olmadan kamu görevinden çıkarma kararı
verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin, açılan iptal davasının uzun sürmesi
nedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına
ilişkindir.
II. BAŞVURU
SÜRECİ
2. Başvuru 16/5/2023 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca
başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından
yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için
Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü
bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda
bulunmuştur.
3. Birinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından
incelenmesine karar vermiştir.
III. OLAY VE
OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla ulaşılan bilgi ve
belgelere göre olaylar şöyledir:
A. Genel
Bilgiler
5. Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe
teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Darbe teşebbüsüne karşı koyan güvenlik
görevlileri ile bu teşebbüse tepki göstermek üzere sokaklara çıkan sivillere
uçaklar, helikopterler, tanklar, diğer zırhlı araçlar ve silahlarla
saldırılmış; bu saldırılar sonucunda toplam 251 kişi hayatını kaybetmiş,
binlerce kişi de yaralanmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal
temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır
faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü ve Paralel
Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu
değerlendirmiştir. Darbe teşebbüsüne ilişkin süreç ile FETÖ/PDY'nin yapısına
ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri
([GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-46) kararında yer almaktadır (C.A.
(3) [GK], B. No: 2018/10286, 2/7/2020, § 10; N.E. [GK], B. No:
2022/62466, 29/5/2025, § 5;A.S. [GK], B. No: 2023/30928, 29/5/2025, § 5;
Halit İnciroğlu [GK], B. No: 2023/38006, 29/5/2025, § 6).
6. 15 Temmuz darbe teşebbüsü öncesinde Millî Güvenlik
Kurulu (MGK) söz konusu yapılanmayı 2014 yılı başından itibaren sırasıyla halkımızın
huzurunu ve ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanma, devlet içindeki
illegal yapılanma, kamu düzenini bozan iç ve dış legal görünüm altında illegal
faaliyet yürüten paralel yapılanma, paralel devlet yapılanması, terör
örgütleriyle iş birliği içinde hareket eden paralel devlet yapılanması ve bir
terör örgütü olarak kabul etmiştir. Söz konusu MGK kararlarının her biri
basın duyuruları aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmıştır. Yine FETÖ/PDY 2014
yılında Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde "Legal Görünümlü İllegal
Yapılar" başlığı altında "Paralel Devlet Yapılanması"
adıyla yer almıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 28, 33; C.A. (3), §
11; N.E., § 6;A.S., § 6;Halit İnciroğlu, § 7).
7. Yargı organları birçok kararda FETÖ/PDY'nin devletin
anayasal kurumlarını ele geçirmeyi, sonrasında devleti, toplumu ve fertleri
kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi ve oligarşik özellikler
taşıyan bir zümre eliyle ekonomiyi, toplumsal ve siyasal gücü yönetmeyi
amaçlayan, bu doğrultuda mevcut idari sisteme paralel şekilde örgütlenen bir
terör örgütü olduğunu ve bu örgütün 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen
darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğunu kabul etmiştir (Selçuk
Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, §§ 20, 21; Alparslan Altan [GK],
B. No: 2016/15586, 11/1/2018, § 10; C.A. (3), § 12; N.E., § 7;A.S.,
§ 7; Halit İnciroğlu, § 8).
8. Yargı organlarının kararlarında ayrıca FETÖ/PDY'nin
gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine
kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi birçok
özelliğinin bulunduğu ve bu örgütün diğerlerine nazaran çok daha zor ve
karmaşık bir yapı olduğu ortaya konulmuştur. FETÖ/PDY'nin şeffaflık ve açıklık
yerine büyük bir gizlilik içinde, bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel
haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir
örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalıştığı ve bunda başarılı olduğu
ölçüde büyüyüp güçlendiği tespitlerine yer verilmiştir (bu konuda bkz. Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı
kararı) (C.A. (3), § 13; N.E., § 8;A.S., § 8; Halit
İnciroğlu, § 9).
9. Darbe teşebbüsünün bastırılmasının ardından Bakanlar
Kurulu, ülke genelinde 21/7/2016 tarihinden itibaren doksan gün süreyle
olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmesine karar vermiştir. Üçer aylık sürelerle
uzatılan OHAL süreci 18/7/2018 tarihinde sona ermiştir. OHAL ilanı, OHAL
döneminin gerektirdiği tedbirlere ilişkin detaylı açıklamalar Anayasa
Mahkemesinin Aydın Yavuz ve diğerleri (aynı kararda bkz. §§ 47-66)
kararında yer almaktadır (C.A. (3), § 14; N.E., § 9;A. S.,
§ 9; Halit İnciroğlu, § 10).
10. Türkiye Cumhuriyeti 21/7/2016 tarihinde Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne
(AİHS/Sözleşme), Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi
Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük
azaltma) beyanında bulunmuştur. OHAL'in uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa
Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine
bildirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 50; C.A. (3), § 18; N.E.,
§ 10;A.S., § 10; Halit İnciroğlu, § 11).
11. OHAL sürecinde 23/7/2016 tarihli ve 29779 sayılı
Resmî Gazete'de yayımlanan 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'nin (667 sayılı
KHK) 3. maddesinde yargı mensupları ile bu meslekten sayılanlara ilişkin
tedbirlere yer verilmiştir. Buna göre devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör
örgütlerine iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen hâkimlerin
ve savcıların Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından meslekte
kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verileceği
düzenlenmiştir. Bu düzenleme 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun'la aynen kabul edilmiştir.
12. 667 sayılı KHK'da yer alan bahse konu düzenleme
uyarınca HSK tarafından ilki 24/8/2016 tarihinde olmak üzere FETÖ/PDY ile
iltisaklı ve irtibatlı olduğu sabit görülen hâkimlerin ve savcıların ekli
listelerde isimlerine yer verilmek suretiyle meslekte kalmalarının uygun
olmadığına ve ayrı ayrı olmak üzere meslekten çıkarılmalarına karar
verilmiştir. Anılan kararlarda FETÖ/PDY'nin yapısına ve yargı erkinde
gerçekleştirdiği faaliyetlerine ilişkin olarak detaylı bilgiler aktarılmıştır.
Kararların sonuç kısmı şöyledir:
"Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Genel Kurulunun, 667 sayılı KHK'nın 3'üncü maddesi uyarınca yapacağı
değerlendirme, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının Milli Güvenlik Kurulunca
devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum
veya gruplardan MGK kararlarında ifade edildiği şekliyle 'Paralel Devlet
Yapılanması' ile 'üyelik', 'mensubiyet', 'iltisak' veya 'irtibat' şeklinde
herhangi bir bağlantılarının bulunup bulunmadığına ilişkin olup somut olayın
yukarıda ifade edilen özellikleri, ilgililerin mesleğe kabulleri ile başlayan,
eğitim merkezi ve Türkiye Adalet Akademisindeki faaliyetleri, hizmet içi eğitim
ve yabancı dil eğitimlerine katılımlarına, yurtdışına gönderilmelerine, özel
yetkili savcılıklara veya mahkemelere yahut idari görevlere atanmalarına
ilişkin bilgiler ile bu görevlendirmelerde ve yine bir silah olarak kullanılan
özel yetkili mahkemelere hâkim veya unvanlı olarak, Teftiş Kurulu Başkanlığına,
başkan, başkan yardımcısı veya müfettiş sıfatıyla, idari kurumlara tetkik
hâkimi, daire başkanı veya yardımcısı, genel müdür veya yardımcısı sıfatıyla
v.s. şeklinde yapılan atamalarda dikkate alınan kriterler, özlük dosyalarındaki
bilgi ve belgeler, sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları, ilgililer hakkında
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna intikal eden şikâyet, ihbar, inceleme ve
soruşturma dosyaları ile bu dosyalar hakkında verilen kararlar, mahallinde
yapılan araştırmalar, FETÖ/PDY terör örgütü ile ilintili dosyalarda görev alan
hâkim ve Cumhuriyet savcılarının bu dosyalarda yapmış oldukları işlemler ve
verdikleri kararlar, örgüt mensuplarının haberleşme için kullandıkları şifreli
programlarda yer alan kayıtlar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun FETÖ/PDY
mensubu oldukları Emniyet Genel Müdürlüğü terörle mücadele birimlerince
düzenlenen raporlarla sabit olan örgüt üyeleri hakkında tayin ettiği disiplin
cezaları ve muhalefet şerhleri, sosyal çevre bilgileri ve Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığından temin edilen bilgi ile belgeler, ilgililer hakkında Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmanın niteliği ve isnat edilen
suçlamalar ile gözaltı ve tutuklama kararları, soruşturma kapsamında
ifadelerine başvurulan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının ifade ve sorgu
tutanakları, itirafçıların beyanları birlikte dikkate alınarak, ekli listede
yer alan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının 667 sayılı KHK'nın 3'üncü maddesinin
(1) numaralı fıkrası kapsamında FETÖ/PDY örgütü ile iltisak ve irtibatlarının
olduğu sabit görüldüğünden, adı geçenlerin, 23/7/2016 tarih ve 29779 sayılı
Resmî Gazete'de yayımlanan 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınan
Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin 3'üncü maddesi uyarınca meslekte
kalmalarının uygun olmadığına ve ayrı ayrı olmak üzere meslekten
çıkarılmalarına, 6087 sayılı Kanun'un 33'üncü maddesi uyarınca, kararın tebliğ
tarihinden itibaren on gün içerisinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel
Kurulu nezdinde yeniden inceleme talebinde bulunulabileceğine, ... tarihinde
oybirliği ile karar verildi."
13. Bu kararlara karşı ilgililer tarafından ilgili
mevzuat uyarınca HSK nezdinde yeniden inceleme talebinde bulunulmuştur. HSK,
bahse konu yeniden inceleme taleplerini ilki 29/11/2016 tarihinde olmak üzere
farklı tarihli kararlarla sonuçlandırmış ve yeniden inceleme taleplerinin bazı
kişiler yönünden reddine, bazı kişiler yönünden kabulüne karar vermiştir.
14. Haklarında meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmalarına(meslekten çıkarma)karar verilen kişiler, bu kararların iptaline
karar verilmesi talebiyle idari yargıda dava açmıştır. Danıştay ilk olarak bu
davalara ilişkin kararlarında, 667 sayılı KHK'nın 3. maddesi uyarınca ilgili
yargı mensuplarının meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmasına ilişkin kararların adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde olduğunu, disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan ve yargı
denetimine tabi bir disiplin cezası olan meslekten çıkarma cezası niteliğinde olmadığını
belirtmiştir. Netice itibarıyla bahse konu davalarla ilgili olarak ilk derece
mahkemesi sıfatıyla Danıştayda görülebilecek bir uyuşmazlık bulunmadığından
uyuşmazlığın çözümünde idari yargıda genel görevli yargı yeri olan idare
mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna varmış, davaların görev yönünden reddi
ile dava dosyalarının görevli ve yetkili Ankara idare mahkemelerine
gönderilmesine karar vermiştir.
15. OHAL süreci devam ederken 23/1/2017 tarihli ve 29957
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 2/1/2017 tarihli ve 685 sayılı Olağanüstü Hal
İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin
(685 sayılı KHK) 11. maddesi ile haklarında meslekte kalmalarının uygun
olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilenlerin kararın
kesinleşmesinden itibaren altmış gün içinde ilk derece mahkemesi olarak
Danıştayda dava açabileceklerine ilişkin bir düzenleme getirilmiştir. Bu
düzenleme 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme
Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul
Edilmesine Dair Kanun'un 11. maddesi ile kanunlaşmıştır.
16. Bundan sonra daha önce görev yönünden reddine karar
verilen dava dosyaları idare veya bölge idare mahkemeleri tarafından Danıştaya
gönderilmiş, yeni açılan davalara ilişkin dosyalar da tekemmül ettirilmiştir.
Sonuç olarak Danıştay Beşinci Dairesi (Daire) ilki 17/6/2019 tarihinde olmak
üzere bahse konu dosyalarla ilgili olarak işin esasına yönelik kararlar
vermiştir. Kararlarda genel olarak şu hususlar tekrarlanmıştır:
i. İlk olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe
teşebbüsüne değinilmiş ve bu çerçevede OHAL ilan edildiği belirtilmiştir.
Bununla birlikte 667 sayılı KHK'nın 3. maddesinde FETÖ/PDY ile iltisakı veya
irtibatı olduğu değerlendirilen yargı mensuplarının meslekten veya kamu
görevinden çıkarılmalarına karar verileceğinin düzenlendiği ifade edilmiştir.
HSK tarafından ilgili kişilerin bu kapsamda meslekte kalmasının uygun
olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verildiği vurgulanmıştır.
ii. HSK tarafından yargı mensuplarının meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına ilişkin kararlar tesis
edilirken ilgililere haklarındaki tespitler bildirilmek suretiyle karşı beyanda
bulunma imkânı tanınmadığı dile getirilmiştir. Öte yandan Sözleşme'nin 15.
maddesi hükmü uyarınca ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye karşı
ivedi şekilde tedbir alma zorunluluğu çerçevesinde durumun gerektirdiği ölçüde
kabul edilebilecek nitelikte olan bu hususun yargılama aşamasında haklarındaki
tespitler bildirilerek ilgililerin bunlara karşı beyanlarının alınması
suretiyle giderilmesinin mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu kapsamda HSK
tarafından dava konusu kararların gerekçesi olarak yargılama safahatında dava
dosyasına sunulan tüm bilgi ve belgelerin davacılara tebliğ edildiği, bu bilgi
ve belgelere karşı etkin şekilde beyanda bulunma imkânının davacılara tanındığı
belirtilmiştir.
iii. FETÖ/PDY ile ilgili tespit ve değerlendirmeler
aktarıldıktan sonra yargı mensuplarının sadakat yükümlülüğünün memurlardan
farklı olarak bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde
hukuk devletine ve demokratik anayasal düzene sadakat yükümlülüğü olarak ortaya
çıktığı, yargı yetkisini kullanan hâkim ve savcıların Anayasa gereği tarafsız
ve bağımsız olarak görev yapmalarının, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun
olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerinin ve anayasal düzene sadakat
göstermelerinin hukuk devletinde demokratik toplum düzeninin korunması
açısından büyük önem arz ettiği vurgulanmıştır.
iv. Dava konusu edilen kararların hukuki niteliği ile
ilgili olarak ise bu kararların adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Yine anılan kararların ilgililerin FETÖ/PDY
ile irtibatının ve iltisakının sabit olduğu gerekçesiyle tesis edildiği, bu
kavramlarla cezai sorumluluğu gerektiren üyelik ve mensubiyet kavramlarına
nazaran daha az yoğun ve atipik bir bağlantının vurgulandığı belirtilerek bu
bağlamda üyelik ve mensubiyet olmasa da bu yapılarla iltisaklı veya irtibatlı
olunması hâlinin de anılan tedbirin uygulanabilmesi için yeterli olduğu
açıklanmıştır.
v. Netice itibarıyla Daire tarafından verilen kararlarda
"Kişiselleştirme ve Delillerin Değerlendirilmesi" başlığı altında
davacılar hakkında dava dosyalarına sunulan bilgi ve belgelere ilişkin olarak değerlendirmeler
yapılmış, davacıların bu bilgi ve belgelere karşı beyanları da gözönünde
bulundurularak bir sonuca varılmıştır.
17. Dairenin bahse konu davalarla ilgili olarak ilk
derece mahkemesi sıfatıyla verdiği bu kararlara karşı yapılan temyiz başvuruları
hakkında ise Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) tarafından nihai
kararlar verilmiştir.
B. Somut Olay
Bilgisi
18. 2/8/2010 tarihinde Nevşehir'de ağır ceza mahkemesi
üyesi olarak mesleğe başlayan başvurucunun Van'da ağır ceza mahkemesi üyesi olarak
görev yapmaktayken FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olduğu gerekçesiyle HSK
Genel Kurulunun (Kurul) 24/8/2016 tarihli kararıyla meslekte kalmasının uygun
olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verilmiştir. Başvurucunun kararın
yeniden incelenmesine yönelik talebi ise Kurulun 29/11/2016 tarihli kararıyla
reddedilmiştir.
19. Başvurucu, meslekte kalmasının uygun olmadığına ve
meslekten çıkarılmasına ilişkin 24/8/2016 tarihli kararın iptaline karar
verilmesi talebiyle Dairede dava açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu;
FETÖ/PDY ile hiçbir ilgisinin olmadığını, üniversite hayatı boyunca devlet
yurdunda kaldığını, hâkimlik ve savcılık sınavlarına ailesinin yanında
hazırlandığını belirtmiştir. FETÖ/PDY ile bağlantılı okullara gitmediğini,
çocuğunu bu okullara göndermediğini vurgulayan başvurucu 2010-2014 yılları
arasında Nizip Adliyesinde görev yaparken tayin ve yetki taleplerinin
reddedildiğini ve müfettiş denetiminde kendisine düşük not verilerek FETÖ/PDY
tarafından mağdur edildiğini dile getirmiştir. Bunun yanında başvurucu
24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda yer alan
düzenlemelere aykırı olarak ve savunması alınmadan meslekten çıkarma cezası
verildiğini ifade etmiştir.
20. Yargılama devam ederken HSK tarafından 5/2/2019
tarihli savunma, dava dosyasına sunulmuştur. Anılan savunmada başvurucunun
eşinin askerî hâkim olarak görev yapmaktayken FETÖ/PDY ile iltisakının ve
irtibatının bulunduğu gerekçesiyle meslekten çıkarıldığı belirtilmiştir. Bunun
yanında M.N.A.nın ve G.Y.Ö.nün beyanlarına yer verilmiştir. Öte yandan bahse
konu savunmada başvurucu hakkındaki ihbar/şikâyet dilekçelerinde FETÖ/PDY'yle
iltisaklı veya irtibatlı olduğuna yönelik beyanların bulunduğu, başvurucunun
HTS analiz raporuna göre FETÖ/PDY üyeliği suçundan hakkında soruşturma
yürütülen birçok kişi ile irtibatının tespit edildiği ifade edilmiştir.
21. Daire 9/7/2020 tarihinde davanın reddine karar
vermiş, kararın gerekçesinin "Kişiselleştirme ve Delillerin
Değerlendirilmesi" başlığının "Davacı Hakkındaki Tanık
Beyanları" kısmında M.N.A.nın ve G.Y.Ö.nün beyanlarına yer vermiştir.
Bahse konu beyanlar şöyledir:
"Avukat olarak görev yapan ve
ifadesine başvurulan M.N.A, Nizip Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
29/08/2016 tarihli tanık ifade tutanağında; 'Komşuluk yaptığım süre içerisinde
o dönem Nizip Adliyesinde görev yapan bazı Hakim-Savcıların sıklıkla Y.B'nin
evine geldiklerini gördüm. Bu Hakim-Savcılar; Cumhuriyet Savcısı E.O.Y. ve eşi
Hakim S.N.C.Y. Cumhuriyet Savcısı A.K ve eşi Hakim E.S.K. Hakim N.Ç ve eşi
İdari Hakim K.Ç, Hakim M.G, Hakim T.Ö, Hakim [B.K.] [başvurucu] ve eşi olduğunu tahmin ettiğim
kişidir... Y.B' nin FETÖ/PDY mensubu bir savcı olduğu avukatlar arasında da
bilinir ve konuşulurdu. Hatta kendisinden Savcıların Abisi şeklinde
bahsedilirdi. Ben de bu yapıya zıt bir insan olduğum için Y.B' nin evine gelip
gidene biraz dikkat ederdim.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan G.Y.Ö, Van Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
22/08/2016 tarihli şüpheli ifade tutanağında; 'Seçim döneminde H.A.B'nin
adaylardan A.N.G'ün temsilcisi imajı oluşturacak şekilde davranışlar gösterdiği
kendisini karşılayıp meslektaşlar ile görüştürdüğünü benim ile birlikte açığa
alınan A.G.B gözaltında bulunduğumuz sırada kendisi bana anlatmıştı. Şahsi
gözlemim olarak açığa alınan kişilerin [B.K.] [başvurucu] yukarıda ismini verdiğim 3 hakim ile
samimi idi. Genelde onlarla birlikte dolaşırdı. Ancak bunun iyi anlaştığından
dolayı mı yoksa örgütsel bir bağdan dolayı kaynaklandığını bilmiyorum."
22. Netice itibarıyla Daire, bahse konu ifadeleri
başvurucunun örgütün içinde yer aldığına, örgüt toplantılarına katıldığına ve
diğer hususlara yönelik beyanlar olarak kabul etmiş; başvurucunun bu ifadelere
karşı beyanlarının değerlendirilmesi sonucunda beyanlarına itibar edilmeyerek
FETÖ ile süregelen bir ilişki içinde olduğu sonucuna varıldığını belirtmiştir.
23. Ayrıca Daire, dava konusu edilen kararı temel hak ve
özgürlükler bağlamında da değerlendirmiştir. Bu kapsamda başvurucunun meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına ilişkin kararın özel
hayata saygı hakkına müdahale teşkil ettiği, bu müdahalenin kanunilik, meşru
amaç şartını taşımanın yanında demokratik bir toplum düzeni açısından gerekli
ve ölçülü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa'nın 15. maddesi bağlamında da
müdahalenin OHAL koşullarının gerektirdiği ölçüde olduğu vurgulanmıştır.
24. Başvurucu, Daire kararına karşı İDDK'ya temyiz
başvurusunda bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu, dava dilekçesindeki
iddialarını yinelemekle birlikte davanın reddine gerekçe olarak alınan
beyanlarda adı geçen diğer kişilerin meslekten çıkarılmadığını vurgulamıştır.
M.N.A.nın beyanında yer alan Y.B.yi tanımadığını, bu kişinin evine gitmediğini
fade eden başvurucu; G.Y.Ö.nün beyanında yer alan "İyi anlaştığından
dolayı mı yoksa örgütsel bir bağdan dolayı mı kaynaklandığını bilmiyorum."
şeklindeki kısmın adli soruşturma esnasında lehe yorumlandığına dikkat
çekmiştir. Netice itibarıyla başvurucu, Daire tarafından itirazlarının dikkate
alınmadığını ve yeterli araştırma yapılmadan davanın reddine karar verildiğini
belirtmiştir.
25. HSK tarafından temyiz dilekçesine karşı sunulan
savunmada ise Daire kararında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı,
başvurucunun temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki dayanaktan
yoksun olduğu belirtilmiştir.
26. Sonuç olarak İDDK 29/12/2022 tarihinde Daire
kararının usule ve hukuka uygun olduğu, temyiz dilekçesinde ileri sürülen
iddiaların kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle temyiz
başvurusunun reddine ve Daire kararının onanmasına oyçokluğuyla karar
vermiştir.
27. İDDK kararının karşıoyunda iki üye tarafından
öncelikle Daire tarafından bahse konu iki tanık ifadesinin dışında başvurucu
aleyhine ve başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olduğuna dair başka
bir bilgi, veri ve delile dayanılmadığı vurgulanmıştır. Bunun yanında tanık
ifadesinde işaret edilen arkadaşlık ilişkisinin sosyal ilişkiler kapsam ve
çerçevesinde değerlendirilebilecek olağan ve makul ölçüler içinde cereyan eden
bir arkadaşlık ilişkisi olarak kabul edilmesi gerektiği belirtilmiş, toplumsal
çerçevede hayatın olağan akışına uygun biçimde gerçekleşen veya var olan bu tür
ilişkilerin bir örgütle iltisakı ve irtibatını gösterdiği şeklindeki
değerlendirmenin hukuken kabul edilebilir olmadığı dile getirilmiştir. Netice
itibarıyla iltisak ve irtibatın başvurucu hakkında somut ve hukuken kabul
edilebilir delil ve vesilelerle ortaya konulmadığı gerekçesiyle davanın reddine
yönelik Daire kararının bozulması gerektiği belirtilmiştir.
28. Başvurucu, nihai kararı 26/4/2023 tarihinde
öğrenmiştir.
29. Öte yandan başvurucu hakkında Erzurum Cumhuriyet
Başsavcılığı (Başsavcılık) tarafından anayasal düzeni ortadan kaldırmaya
teşebbüs ve silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından yürütülen soruşturma
sonucunda 25/4/2018 tarihinde kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına
karar verilmiştir.
30. Başsavcılığın anılan kararında başvurucunun Bank Asya
hesabının bulunmadığı, ByLock isimli programı kullanmadığı, ele geçirilen
dijital materyallerin imajlarını içeren hard disk ve sair materyaller üzerinde
incelemelerin yapıldığı, atılı eylemle ilgili olarak dijital materyal
içeriklerinde herhangi bir suç ve suç unsuruna rastlanılmadığının tespit
edildiği belirtilmiştir. Bununla birlikte tanzim edilen HTS analiz raporunda
başvurucunun FETÖ/PDY'ye üye olma suçundan hakkında soruşturma yürütülen birçok
kişi ile irtibatının tespit edildiği ancak örgüt içinde imam-abi pozisyonunda
bulunan herhangi bir örgüt üyesi veya yöneticisi ile irtibatının tespit
edilemediği ifade edilmiştir. Sonuç olarak Başsavcılık tarafından başvurucunun
FETÖ/PDY ile irtibatı ve iltisakı bulunduğuna dair herhangi bir delil elde
edilemediği vurgulanmıştır. Bu karar 26/5/2018 tarihinde itiraz edilmeden
kesinleşmiştir.
IV. İLGİLİ
HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili
Mevzuat
31. Anayasa'nın "III. Hâkimler ve Savcılar
Kurulu" başlıklı 7/5/2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun'un 22.
maddesiyle değiştirilen 159. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Hâkimler ve Savcılar Kurulu,
mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev
yapar.
...
Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve
savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme
ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler
hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini
yapar; ..."
32. 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu'nun "Hakimlik ve savcılık görevlerinin sona ermesi" başlıklı
53. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Hakim ve savcıların:
a) Bu Kanun hükümlerine göre meslekten
çıkarılmaları veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilmesi,
...
Hallerinde görevleri sona erer."
33. 11/12/2010 tarihli ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar
Kurulu Kanunu'nun "Kurulun görevleri" başlıklı 4. maddesinin
(1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Kurulun görevleri şunlardır:
...
b) Hâkim ve savcılarla ilgili olarak;
...
6) Meslekte kalmaları uygun
görülmeyenler hakkında karar verme,
7) Disiplin cezası verme,
...
işlemlerini yapmak."
34. 6087 sayılı Kanun'un "Yeniden inceleme,
itiraz ve yargı yolu" başlıklı 33. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"(1) Genel Kurulun ilk defa aldığı
kararlara karşı, Başkan veya ilgililer, tebliğ tarihinden itibaren on gün
içinde, Genel Kuruldan yeniden inceleme talebinde bulunabilir; yeniden inceleme
talebi üzerine verilen kararlar kesindir.
...
(5) Genel Kurulun veya dairelerin,
meslekten çıkarma cezasına ilişkin kesinleşmiş kararlarına karşı yargı mercilerine
başvurulabilir; diğer kararları yargı denetimi dışındadır. Meslekten çıkarma
kararlarına karşı açılan iptal davaları ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda
görülür. Bu davalar, acele işlerden sayılır."
35. 667 sayılı KHK'nın "Yargı mensupları ile bu
meslekten sayılanlara ilişkin tedbirler" başlıklı 3. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Terör örgütlerine veya ...
Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara ... iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu
değerlendirilen ... hâkim ve savcılar hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu Genel Kurulunca ... meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmalarına karar verilir..."
36. Bahse konu düzenleme 6749 sayılı Kanun'un 3.
maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla aynen kabul edilmiştir.
37. Anılan maddenin gerekçesi şöyledir:
"Anayasanın 139 uncu maddesinde
hâkimlik ve savcılık teminatı düzenlenerek azlolunamayacakları hükme bağlanmış
ise de, aynı maddede meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler
hakkında kanundaki istisnalar saklı tutulmuştur. Benzer düzenleme 2802 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununun 44 üncü maddesinde de yer almaktadır. 15/07/2016
tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve kalkışmanın sorumlusu olan
FETÖ/PDY ile bağlantılı yargı mensuplarının görevde tutulmaları en başta yargı
bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Anayasanın 138 inci
maddesine göre Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatine göre
hüküm verme ödevi altındaki yargı mensuplarının bağımsızlık ve tarafsızlık
ilkesiyle hiçbir biçimde bağdaşmayacak yapılanmaların içine girmesi, örgüt
hiyerarşisi içinde ve ideolojik bağlılık duygularıyla hareket etmesi en başta
yargının saygınlığı ve güvenilirliğine zarar vermektedir. Devlet organizasyonu
dışındaki başka bir hiyerarşik yapının talimatlarına boyun eğen yargı
mensuplarının varlığı, vatandaşların yine Anayasanın teminatı altındaki adil
yargılanma hakkı önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Bu nedenlerle,
belirtilen türde irtibatları değerlendirilen yargı mensuplarının meslekte
kalmalarının doğuracağı sakıncaları gidermek amacıyla, Anayasanın 139 uncu
maddesinin ikinci fıkrasında tanınan takdir hakkı da gözetilerek bu düzenleme
yapılmaktadır."
38. 6749 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (3) numaralı
fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Birinci fıkra uyarınca görevine
son verilenler hakkında da 4 üncü maddenin ikinci fıkrası hükümleri
uygulanır..."
39. 6749 sayılı Kanun'un 4. maddesinin (2) numaralı fıkrası
şöyledir:
"Birinci fıkra uyarınca görevine
son verilenler bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemez, doğrudan veya
dolaylı olarak görevlendirilemezler; görevinden çıkarılanların uhdelerinde
bulunan her türlü mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim
kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bu
fıkrada sayılan görevleri yürütmekle birlikte kamu görevlisi sıfatını
taşımayanlar hakkında da bu fıkra hükümleri uygulanır."
40. 685 sayılı KHK'nın "Yargı denetimi" başlıklı
11. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
"22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin
3 üncü maddesinin birinci fıkrası ile 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrası
kapsamında meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına
karar verilenler, kararın kesinleşmesinden itibaren altmış gün içinde ilk
derece mahkemesi olarak Danıştaya dava açabilir."
41. 685 sayılı KHK'nın "Geçiş hükümleri" başlıklı
geçici 1. maddesinin (4) numaralı fıkrası şöyledir:
"Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin
yayımlandığı tarihten önce 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 üncü
maddesinin birinci fıkrası ile 6749 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci
fıkrası kapsamında meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten
çıkarılmalarına karar verilenler, bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımlandığı
tarihten itibaren altmış gün içinde 11 inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan
hükümlere göre dava açabilir. Bu kapsamda idare mahkemelerinde derdest olan
davalar Danıştaya gönderilir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımlandığı
tarihten önce açılmış olup da karar verilen dosyalarda da bu fıkra hükümleri
uygulanır."
42. Bahse konu düzenlemeler 7075 sayılı Kanun'un 11. ve
geçici 1. maddeleri ile kabul edilmiştir.
2. İlgili Yargı
Kararları
a. FETÖ/PDY'nin
Yapısına İlişkin Kararlar
43. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 tarihli ve E.2017/16.MD-956, K.2017/370 sayılı
kararı ile onanarak kesinleşen 24/4/2017 tarihli ve E.2015/3, K.2017/3 sayılı
kararının ilgili kısmı şöyledir:
"FETÖ/PDY silahlı terör örgütü,
paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı haline
getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip
örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla
öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir
düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde
olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme
kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin
olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde
büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp
mensuplarını motive eden; 'Altın Nesil' adını verdiği kadrolarla sistemle
çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu
kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan
sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden;
böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına
almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de
kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de
bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe,
semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans
kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin tüm anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan
FETÖ/PDY silahlı terör örgütü 'gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu
söylememek, gerçeği inkâr etmek' üzerine kuruludur.
Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde
mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere,
kamusal alanı ele geçirme refleksi ile hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet,
eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisi ile illegal
şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensupları ile
devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hale getiren ve adeta devlet içinde
ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fethullah Gülen tarafından;
'Esnek olun, sivrilmeden can damarları
içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı
fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!'
'Adliye, mülkiye veya başka hayati bir
müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde
ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde
garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.'
'Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı
omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun
olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman
hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.'
'Yani siz hâkim değilsiniz başka
kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli,
tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım...'
'Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne
göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana
kadar her adım erken sayılır ... bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve
düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım ... sırrınız sizin sırrınızdır.
Söylerseniz siz esir olursunuz.'
'Daima tedbirli olmalıyız, daima
istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar
aldıysa onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç
merkezlerine ulaşmalıyız...'
'Bir gün bana Ankara’da bin evimiz
olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında
yapacağı hiçbir şey kalmayacak.' şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt
mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir.
Örgüt, kamu kurum ve kuruluşlarına
yerleştirdiği personelin aile yaşamlarına dahi müdahale ederek şahısların
kiminle evleneceğine de karar vermektedir.
Örgüt, kamu kurumlarında sayısı beş
kişiyi geçmeyen bir örgüt abisine bağlı hücreler şeklinde yapılanmıştır.
Hücreler birbirinden haberdar değildir. Bu şekilde bir hücre açığa çıksa bile
diğer hücrelerin faaliyetlerine devam ederek deşifre olmaları engellenmektedir.
İçlerinde katı bir askeri disiplin hakimdir.
...
Örgütün deşifre olmaması ve Devletin
örgüt yapısını çözmekte zorlanması için örgüt hücre tipinde yatay yapılanmaya
özen göstermiştir. Hücreler genellikle en fazla beş kişiden oluşan ve bir abla
veya abiye bağlı birimlerdir. Hücredeki kişi sayısı bazı kurumlarda üç, TSK
gibi bazı kurumlarda ise birebirdir. Her hücreden sorumlu bir imam vardır.
FETÖ/PDY'nin asli unsuru müntesipler,
ışık evi, yurtlar, okullar, dershaneler olan hizmet birimlerinde
yetiştirilmektedir. Bu kurumların temel amacı bu örgüte müntesip
yetiştirmektir. İlk ve öncelikli kuruluş gayesi eğitim değil, insan kaynağı
sağlamaktır. Örgüte ait özel okul ve yurt gibi yerler toplantı ve himmet
toplama amaçlı da kullanılmaktadır. Örgüt, elemanlarını genel olarak genç
yaştaki öğrencilerden seçmekte ise de, kamu personelini de sonradan örgüte
kazandırabilmektedir.
Bütün terör örgütleri gibi FETÖ/PDY de
eleman bulma, buldukları elemanları örgüt amacına göre eğitme, örgütsel olarak
onlara nasıl davranılması gerektiğini öğretip uygulatma üzerine kuruludur.
Örgütsel bağlılığın temini bakımından; kod adı kullanma, gizlilik ve tedbir
uygulanması, kişiler hakkında istihbarat toplayıp özel bilgi edinmek, sorunsuz
işleyen bir emir ve rapor zincirinin varlığı, devletten ve aileden önde gelen
örgüt aidiyeti, devlet hiyerarşisinde daha üstte olsa bile örgüt hiyerarşisi
asıl olduğundan daha ast birinden emir alınması, hizmet kardeşliği ve örgüt içi
dayanışma nedeniyle illegal olsa dahi talimatın sorgulanmaması, psikolojik
tehdidin etkisiyle özgür iradenin kaybedilmesi hususları önem taşımaktadır.
..."
44. FETÖ/PDY'nin anılan Yargıtay Ceza Genel Kurulu
kararında yer alan hiyerarşik yapılanması ile ilgili diğer hususlar için bkz. Ayla
Demir İşat [GK], B. No: 2018/24245, 8/10/2020, § 63.
45. (Kapatılan) Yargıtay 16. Ceza Dairesinin Yargıtay
Ceza Genel Kurulunun 20/2/2024 tarihli ve E.2019/(kapatılan)16.MD-473, K.2024/76
sayılı kararı ile onanarak kesinleşen 25/4/2019 tarihli ve 2-3 sayılı kararının
ilgili kısmı şöyledir:
"...
Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY
Silahlı Terör Örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet
savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt
mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün
kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt
mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj
döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların
örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına fakat örgütle
irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer
kişilik kapalı gruplar halinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde
kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat
halinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu
kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları,
bununla birlikte örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden
çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden
sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet
Akademisi stajındaki adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt
mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek
bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının
bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu,
evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları
açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının
T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının
oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve
görüşmelerin gerçekleştirildiği,
Eski Yargıtay üyelerinin görev yapmakta
oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, eski yüksek
yargı üyelerinin kod isimleri dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4)
şeklinde gruplandırıldıkları, eski Yargıtay üyelerinin görevde bulundukları
zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde
bulundurulduğunda 'H' kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk
Dairelerinde, 'C' kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde
görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup
içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, '0' ile kodlamanın ise grup
sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.)
bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi
suretiyle kod adı oluşturulduğu anlaşılmıştır.
..."
46. Danıştay Beşinci Dairesinin Danıştay İdari Dava
Daireleri Kurulunun (İDDK)26/1/2022 tarihli ve E.2020/1197, K.2022/146 sayılı
kararıyla onanarak kesinleşen 17/6/2019 tarihli ve E.2016/58146, K.2019/4158
sayılı kararında "FETÖ'ye İlişkin Tespit ve Değerlendirmeler" başlığı
altında şu hususlara yer verilmiştir:
" ...
Öte yandan Dairemizde derdest olan dava
dosyalarında yukarıda belirtilen tespitleri destekler mahiyette, FETÖ'nün
niteliğine ilişkin aşağıdaki beyanların yer aldığı görülmüştür:
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ü.ye ait Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
21/10/2016 tarihli ek sorgulama tutanağı: '…Şunu söylemem gerekiyor ki cemaat
farklı sınav evlerinde kalan şahısları birbiriyle tanıştırmaz. … Bu yapı sizi
asla boşta bırakmaz, yani üniversiteden mezun olduğunuzda sınav çalışma eviniz
hazırdır, sınavı kazanınca mülakat referans listeniz hazırdır, bunların her
aşamasından sorumlu olan kişiler vardır. …Kural olarak bu yapı gizlilik üzerine
kurulu olduğundan bir evde kalan diğer evde kalan kişileri tanımazdı. Ama biz
bazen tanıştığımızda kimin bizden olduğunu hissediyor ve anlıyorduk. Biz staja
başladıktan sonra bize yavaş yavaş tedbire riayet etmemiz hususu anlatılmaya
başlandı. …bu yapıda ciddi bir hiyerarşi söz konusuydu. Ben maaşımın bekarken %15’ini,
evlendikten sonra ise %10’unu cemaate himmet olarak verdim. …Evde kalan kişi
sadece ev abisini tanır. Kıdemsiz birinin üst abileri tanıma şansı yoktur. Staj
esnasında bize namazınızı gizli kılın gerekirse zorunlu hallerde namazlarınızı
cem edin diyorlardı. Ramazan orucunuzu tutun ancak gerekirse oruç tutmuyormuş
gibi davranın diyorlardı. Bunun haricinde önemli bir husus da bize evliliğin
faziletleri anlatılıyordu. …Evlilikten sorumlu abi, evlendirmeyi düşündüğü
erkeğe gelerek erkekten bir vesikalık fotoğraf ve bir CV ister, devamında bu
CV’yi ve fotoğrafı bir havuza atardı. Aynı işlemi bayanlar için de
yapıyorlardı. Devamında evlilikten sorumlu abi kendince uygun gördüğü eş
adaylarını birbirleriyle tanıştırıyordu.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan A.A.ya ait Kilis Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce
düzenlenen 23/06/2017 tarihli şüpheli ifade tutanağı: '17-25 Aralık süreci
sonrası örgütün sivil imamı Erdal kod adlı şahsın katıldığı …bir toplantıda
sivil imam adlicilere hitaben ‘elinizde ...siyasal iktidara ilişkin yolsuzluk
ihale usulsüzlüğü vs. gibi ses getirecek dosya varsa, bu tarz ses getirecek
dosyaları bekletmeyin, hemen davasını açın.’ dedi. …Örgüt mensuplarının deşifre
olmasını önlemek için tedbir ya da ruhsat diye tabir edilen yöntemler
uygulanmaktaydı. Bu kapsamda örneğin; cuma namazına gitmememiz, adliyede
namazları ima ile (göz ile) kılmamız, eğer mümkünse namaz vakti yetişiyorsa
namazları cem ederek (birleştirerek) evde kılmamız, ramazan ayında eğer belli
olacaksa oruç tutmamamız ve gerektiğinde alkol almamız talimatlandırılmıştı.
…Bizim mezuniyet balomuzda, o dönemki yargı bürokrasisinin hassasiyeti de
gözetilerek protokol masalarından görülecek açıdaki ön sıra masalara hep örgüt
üyeleri oturtulmuş ve bunlara alkol almaları talimatlandırılmıştı diye
biliyorum. …Seçim [2014
tarihli HSYK seçimi] süreciyle ilgili son olarak belirtmek istediğim,
örgütün ByLock üzerinden birbirleriyle haberleşerek Facebook’taki hâkim-savcı
gruplarında ya da adalet.org’da organize bir şekilde hareket ederek bağımsız
aday tanıtımlarının altına adayı övücü, parlatıcı, adayı ön plana çıkartıcı
yorumlar yapılmasının sağlanmasıydı. Buna örnek olarak bir olay anlatayım; R.Ş.
mahkemede yanıma gelip bana tefonundaki ByLock mesajını okuttu. Yazının
içeriğinde; --Tüm arkadaşların dikkatine, şu gün şu saatte Facebook’taki hâkim
savcı gruplarında ve adalet.org’da ‘[İ.Ç.] Gerçeği’ isimli bir paylaşım
yapılacaktır. Paylaşımın altına bağımsız aday [İ.Ç.]yi övücü yorumlar
yapıp destekleyelim …Görüldüğü üzere örgüt sosyal medyada organize bir şekilde
hareket ederek seçimde başarılı olmayı amaçlamıştır. ...FETÖ yargı mensuplarını
T1, T2, T3, T4, T5 üst başlığı/ tasnifi adı altında grup grup, hücre tipi
yapılandırılmıştır. T3’teki bir kişinin ekstra bir tanışıklık yoksa diğerlerini
bilmesi mümkün olmadığı gibi, yine T3 altında yer alan grupların da birbirini
tanımaması genel kuraldır. Tedbir denilen gizlilik kurallarına riayet edilerek
bu gizliliğin sağlanması amaçlanmıştır. Ama özellikle Ankara’da staj döneminde
bu gizliliği sağlayamadılar. Bir çok farklı gruba mensup kişi birbirlerini bir
şekilde tanıdı veya başkasından duymak suretiyle öğrendi. Ancak tedbire son
derece riayet edenler kendilerini gizleyebilmiştir.'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan M.Ö.ye ait Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 18/10/2016 tarihli sorgulama tutanağı: 'Taşra yapılanmasında o
dönemki adı ile cemaatin bu yapılanması profesyonel olarak yürütülüyordu. 2002
yılından itibaren taşra yapılanması kendi içerisinde T1, T2, T3, T4, T5
şeklinde bölümlere ayrılmıştı. ('T' taşra anlamına gelen yapılanmayı
simgelerdi). T1 grubu 39 bin sicilden daha önce gelenlerdi. T2 grubu 39 bin, 42
bin sicillileri, T3 grubu92 bin 109 bin arası sicillileri, T4 grubu daha
sonraki sicillileri, T5 grubu 125 bin ve sonraki sicillileri ifade ederdi.'
Sonuç olarak FETÖ'nün, yıllar itibarıyla
takiye (olduğundan farklı görünme) esasına dayanan uzun vadeli bir projenin
aşamalarını izleyerek kurduğu strateji doğrultusunda, kamu kurumlarında ve
yargı organlarında demokratik devlet düzeninden ayrıksı ve ona paralel şekilde
teşkilatlanmak suretiyle ülkenin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve demokratik
hukuk devletini tehdit edici, anayasal düzene sadakat yükümlülüğüne aykırı
davranışlar gösteren bir yapılanma hâline geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu
yapılanma tarafından 15 Temmuz 2016 gecesi anayasal düzene, demokratik
kurumlara ve bizatihi Türk Milletine karşı darbe teşebbüsünde bulunulmuştur.
Darbe teşebbüsünün bertaraf edilmesini
takip eden günlerde, söz konusu kalkışmaya dâhil olan kişilerin telefon
konuşmaları ve mesajları ortaya çıkmıştır. Anayasa Mahkemesinin Aydın Yavuz ve
diğerleri (B. No: 2016/22169, 20/06/2017) kararında da yer alan, darbe
teşebbüsünün şüphelilerinden olan Komiser Yardımcısı E.G.nin telefonunda
bulunan mesajlar bunlara örnek teşkil etmektedir. E.G.nin telefonunda, 'önemli,
durum kötü, çok acil duyuru. tüm il ve ilçe imamlarını, abilere, ablalara,
kurum imamlarına iletin, tüm hizmet mensupları darbeyi şiddetle kınayan
açıklama yapsın, meydanlara inip kendisini kamufle etsin, resim çekilip sosyal
medyada yayınlasın, demokrasi, seçilmiş irade falan desinler, ama fazla da asla
muhterem hoca efendinin adı geçmesin açıklamalarda, hepimizi alabilirler,
herkes -darbeden haberim yok TV'de gördüm ilk kez- desin, asla hükümete ve
Tayyibe karşı olumsuz bir paylaşım yapmayın, bu gurubu kapatıyorum şimdi'
şeklinde mesajların bulunduğu tespit edilmiştir."
47. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 14/4/2025
tarihli ve E.2024/1375, K.2025/829 sayılı kararında şu hususlara yer
verilmiştir:
"...
İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun
yargısal denetiminin, kural olarak söz konusu işlemlerin tesis edildikleri
tarihteki hukuki duruma göre yapılması esas ise de, dava konusu edilen işlemlerin
niteliğine göre idari işlemin tesis edildiği tarihten önceki dönemi
ilgilendirmesi koşuluyla, yargılama sürecinde veya daha sonra ortaya çıkan tüm
bilgi ve belgelerin işlemin hukuka uygunluk denetiminde göz önünde
bulundurulması gerekmektedir.
Bu çerçevede, FETÖ/PDY terör örgütünün,
büyük bir gizlilik ve takiye içinde Devleti ele geçirmek amacıyla yasadışı
faaliyetlerde bulunduğu, söz konusu örgütle olan iltisak veya irtibatın,
21/07/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hal ilan edilmesinden çok daha
önceki süreçte de ortaya çıkabileceği, bir anda ortaya çıkmasının mümkün
olmadığı, örgütün yapılanma yöntemi de göz önünde bulundurulduğunda iltisak
veya irtibatın uzun bir süreci kapsadığı değerlendirilmektedir.
..."
b. Danıştayın
İlgili Diğer Kararları
48. Dairenin İDDK'nın 18/12/2024 tarihli ve E.2023/2770,
K.2024/3428 sayılı kararıyla onanarak kesinleşen 17/5/2023 tarihli ve
E.2018/2699, K.2023/6311 sayılı iptal kararında "a) Davacı Hakkındaki
Tanık Beyanları" başlığı altında şu hususlara yer verilmiştir:
"a-1) T.D. İsimli Şahsın Beyanı
Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan T.D.'ye ait, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 4/8/2016 tarihli ek sorgulama tutanağı; '...Ben 15 gündür Malatya E
Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu olarak bulunuyorum. Cezaevinde hâkim ve
savcılar olarak aynı koğuştayız. Benim gibi tutuklu olan Malatya Cumhuriyet
Savcısı [S. C.]
etkin pişmanlıkta bulunacağımı öğrenince bana 'abi eşin ne dediyse onu söyle
kurtul' dedi. Söylem tarzından eşimin ifadesinden daha fazlasını anlatmamam
gerektiğini ima ettiğini anladım. Kanaatime göre [S.C.]de cemaat
mensubudur, ancak ben kendisini tanımadığım için bu konuda net bir belirlemede
bulunamıyorum. Çünkü daha önce kendisiyle bir dialoğum ve onu görmüşlüğüm söz
konusu olmamıştır...'
...
Yukarıda yer verilen tanık ifadesi
incelendiğinde; T.D. isimli tanığın beyanında, davacı [S.C.] ile aynı cezaevinde kaldığı,
bu esnada etkin pişmanlıkta bulunacağını öğrenen davacı tarafından kendisine
'eşin ne dediyse anlat kurtul' şeklinde beyanlarda bulunulduğu, söylem
tarzından da davacının eşinin ifadesinden fazlasını anlatmaması gerektiğini ima
ettiğini anladığı ve kanaatine göre davacının cemaat (örgüt) mensubu olduğu, ancak
kendisini tanımadığından, daha önce bir diyaloğu ve görmüşlüğü söz konusu
olmadığından bu konuda net bir belirlemede bulunamadığı hususlarına yer
verildiği görülmüştür.
Netice itibarıyla, T.D. isimli tanığın
ifadesinin, davacının örgüt içerisinde yer aldığına ilişkin somut bir veriye
dayanmaması, yalnızca tahmin ve kanaate dayalı olması nedeniyle, davacının
FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir delil olarak
değerlendirilmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
a-2) Ş.Ş. İsimli Şahsın Beyanı Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan Ş.Ş.'ye ait, Konya Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 25/8/2016 tarihli sorgulama tutanağı; '...Malatya da görev yaptığım
dönemde bir dönem geçici yetki ile Arapgir ilçesinden Malatya adliyesine gelip
çalışan 10... sicil numaralı Cumhuriyet Savcısı Y.B., Malatya Cumhuriyet
Savcısı H.A., Malatya Cumhuriyet Savcısı U.K., Malatya Cumhuriyet Savcısı S.C.,
Malatya Vergi Mahkemesi Hâkimi B.K.'nın Gülen Cemaatine mensup kişilerden
oldukları hususlarında şüphelerim vardı. Yani bunların cemaatten olduklarını
düşünüyordum. Bu düşünceye genel tavır ve davranışlar ile söylemlerden
ulaştığımı söyleyebilirim; ancak kendilerini cemaate hasren yapılan herhangi
bir cemaat toplantısında bizzat görmüş değilim. Kendilerinin cemaatten olup
olmadıklarını kesin olarak bilmemem normaldir. Zira cemaat yapılanmasında
genellikle görüşülen kişiler gizlilik kuralına riayet edilerek ifşa edilmemelerini
sağlamak için sayısal olarak dar tutulurdu...'
...
Yukarıda yer verilen tanık ifadesi
incelendiğinde; Ş.Ş. isimli tanığın beyanında, davacının [S.C.] cemaat (örgüt) mensubu
olduğunu düşündüğü, bu konuda şüpheleri olduğu, bunu genel tavır ve davranışlarından
çıkardığı, ancak herhangi bir örgüt toplantısında davacıyı görmediği, kesin
olarak örgüt mensubu olup olmadığını bilmediği hususlarına yer verildiği
görülmüştür.
Netice itibarıyla, Ş.Ş. isimli tanığın
ifadesinin, davacının örgüt içerisinde yer aldığına ilişkin somut bir veriye
dayanmaması, yalnızca kişisel kanaat ve tahmine dayalı olması nedeniyle,
davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan bir
delil olarak değerlendirilmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
a-2) İ.F.Y. İsimli Şahsın Beyanı
Yönünden:
Davacı hakkındaki tanık beyanı şu
şekildedir:
'Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
ve ifadesine başvurulan İ.F.Y.'ye ait, İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliğince
düzenlenen 9/10/2017 tarih ve Sorgu No:2017/597 sayılı ifade sorgu zaptında;
'...2014 HSYK Seçimleri döneminde Bitlis Hizan'da görev yapıyordum, o zaman
bağımsızlara oy vermem için Savcı S.C. beni aradı, kendisi Malatya'da görev
yapıyordu, bana bağımsızların içinden birkaç isim söyleyerek akademideki görevli
A.N.G. ve O.G. için oy istemişti, oy istemekten ziyade bunlar iyi kişiler,
haberin olsun gibi şeyler söyledi, yargıda birlik adaylarından herhangi bir
adayı kötülemedi, Patnos hâkimi M.E.Ö. de beni aradı, açıkça bağımsız adaylara
oy istedi, ben her ikisine de yargıda birlik adaylarına oy vereceğimi söyledim,
gerçekte bağımsız olmadıklarını söyledim...'
...
Öte yandan, İ.F.Y. isimli aynı şahsın,
davacının yargılandığı Gaziantep 8. Ağır Caza Mahkemesinin E:2017/353 sayılı
dosyasında yapılan 10/7/2018 tarihli duruşmada SEGBİS sistemi vasıtasıyla
alınan beyanında şu ifadelere yer verdiği görülmüştür: '...HSYK seçimlerinden
önceki bir dönemde sanık (davacı) beni aradı, kendisiyle konuştuk, benim hâlimi
hatrımı sordu, bende hâlini hatrını sordum, beni düğüne davet etti, bende
geleceğimi söyledim, onun dışında bir görüşme geçmedi, seçimler hususunda bir
konuşmamız geçmedi, HSYK seçimleri ile ilgili aramızda hiçbir konuşma olmadı.
Önceki beyanı okundu, çelişki nedeniyle
soruldu: ben daha önce de söyledim, Hâkim bey bana seni arayan oldu mu diye
sorgum sırasında soruldu, ben [S.C.nin] aradığını söyledim ancak oy istediği gibi birsey
söylemedim, neden bu şekilde zapta yazıldı bilmiyorum, ancak ben kesinlikle
bağımsız adaylar için oy istedi şeklinde beyanda bulunmadım,beyanımın o kısmını
kabul etmiyorum, zaten oradan da anlaşılacağı üzere O.G. diye birisinden
bahsedilmiş zaten öyle bir adayda yoktu, buradan da bir çelişki olduğu
anlaşılıyor...'
Yargı mensubu olarak görev yapmış olan
İ.F.Y. isimli şahsın yukarıda yer verilen ifadeleri incelendiğinde; İstanbul 6.
Sulh Ceza Mahkemesince düzenlenen 9/10/2017 tarihli sorgu zaptında, davacının [S.C.] 2014 yılı HSK seçimleri
döneminde örgütün sözde 'bağımsız' adaylarına oy vermesi için kendisini
aradığını, bağımsız adaylardan birkaç isim söyleyerek A.N.G. ve O.G. isimli
adaylar için oy istediğini beyan ettiği, aynı tanığın davacının yargılandığı
Ceza Mahkemesinde yapılan 10/7/2018 tarihli duruşmada alınan ifadesinde ise,
davacının 2014 yılı HSK seçimleri döneminde kendisini aradığını, ancak
aralarında seçimler ile ilgili herhangi bir konuşma geçmediğini, davacının hâl
hatır sorarak kendisini düğününe davet ettiğini, daha önce yapılan sorgu
esnasında davacının kendisini aradığını ancak bağımsız adaylar için oy istedi
şeklinde bir beyanının bulunmadığını, neden bu şekilde zapta yazıldığını
bilmediğini, ifadesinin o kısmını kabul etmediğini, burada bir çelişki olduğunu
beyan ettiği görülmüştür.
Netice itibarıyla, İ.F.Y. isimli tanığın
davacının yargılandığı ceza yargılamasında 10/7/2018 tarihli duruşmada alınan
ve davacının 2014 yılı HSK seçimleri döneminden önceki bir zamanda kendisini
arayarak hâl hatır sorduğunu ve düğününe davet ettiğini, örgütün sözde bağımsız
adayları lehine oy istemediğini, aralarında bu yönde bir konuşma geçmediğini,
ayrıca 9/10/2017 tarihli sorgu ifadesinde davacının bağımsız adaylar için oy
istediğini beyan ettiği şeklinde düzenlenen kısmını kabul etmediğini belirten
ifadesi de göz önüne alındığında, adı geçen tanığın davalı idare tarafından
ileri sürülen 9/10/2017 tarihli sorgu zaptında yer alan beyanları, davacının
2014 yılı HSK seçimleri döneminde örgütün sözde 'bağımsız' adaylarını
desteklediği yönünde somut bir veriye dayanmaması ve daha sonra verdiği ifade
ile birbirini doğrulamaması nedeniyle, davacının örgüt ile irtibat ve
iltisakını ortaya koyan bir delil olarak değerlendirilmemiştir."
49. Dairenin İDDK'nın 3/2/2025 tarihli ve E.2023/3021,
K.2025/182 sayılı kararıyla onanarak kesinleşen 15/6/2023 tarihli ve
E.2017/3907, K.2023/9052 sayılı iptal kararında "b)Davacı Hakkındaki
Tanık Beyanı" başlığı altında şu hususlara yer verilmiştir:
"Yargı mensubu olan ve ifadesine
başvurulan Y.C. isimli şahsa ait, HSK Müfettişince düzenlenen 29/3/2018 tarihli
tanık ifade tutanağında şu ifadelere yer verilmiştir: '...Kocaeli Cumhuriyet
Savcısı iken görevden ihraç edilen Cumhuriyet Savcısı [M.A.E.] ile bir samimiyetim yoktur.
Kendisi ile aynı Mahkemede görev yapmadık. Bildiğim kadarıyla ailesi Kocaeli
ilinde ikamet ettiğinden onlarla birlikte kalıyordu. Evlenmemiş bir meslektaşımızdı.
Çok sık yurt dışı seyahati yaptığı için arkadaşlarla sohbet sırasında 'acaba
yurt dışındaki FETÖ yurtlarında mı kalıyor, bu şekilde bedavaya getiriyor'
dediğimde meslektaşlar hiç evlenmediğini, parasının gezilere rahatlıkla
yetebileceğini söylediler. Adliye içerisinde FETÖ'ye yakın bilinen savcılarla
daha samimi gördüğüm için kendisinden biraz şüphelenmiştim. Ancak meslekten
atıldıktan sonra adını hatırlayamadığım bir meslektaşımız Savcı [M.A.E.nin]
8 kardeşinin hiçbirisinde FETÖ iltisakının tespit edilemediğini, kendisinin de
öğrencilik yıllarında H. Vakfı tabir edilen oluşuma yakın olduğunu söyledi...'
Davalı Hakimler ve Savcılar Kurulu
tarafından, Y.C. isimli şahsın yukarıda yer verilen beyanlarının, davacının
FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat ve/veya iltisaklı olduğunu gösterir delil
niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür.
Davacı tarafından; tanığın beyanının
kişisel yorumdan ibaret olduğu, somut verilere dayalı beyanda bulunmadığı,
tanığın ifadesinde belirttiği "daha samimi" şeklindeki ibarenin ceza
ve disiplin hukuku açısından hiçbir anlam taşımadığı beyan edilmiştir.
Yukarıda yer verilen tanık ifadelerinde;
davacı [M.A.E.] ile
bir samimiyetinin olmadığı, çok sık yurt dışı seyahati yaptığı için bir sohbet
sırasında arkadaşlarına 'acaba yurt dışındaki FETÖ yurtlarında mı kalıyor, bu
şekilde bedavaya getiriyor' dediğinde arkadaşlarının kendisine davacının hiç
evlenmediğini, parasının gezilere rahatlıkla yetebileceğini söylediği, Adliye
içerisinde FETÖ'ye yakın savcılarla daha samimi gördüğü için kendisinden biraz
şüphelendiği ancak meslekten çıkarıldıktan sonra adını hatırlayamadığı bir
arkadaşının davacının sekiz kardeşinin hiçbirinde FETÖ iltisakının tespit
edilemediği, davacının da öğrencilik yıllarında H. Vakfı diye tabir edilen
oluşuma yakın olduğunu söylediği belirtilmiş ise de, anılan tanık ifadelerinde
davacının örgütle bağlantısına yönelik somut herhangi bir ifadeye yer
verilmediği görülmektedir.
Netice itibarıyla, davacının FETÖ/PDY
terör örgütüyle irtibat ve iltisakına yönelik somut herhangi bir bilgi
içermeyen söz konusu tanık beyanlarının, davacının FETÖ/PDY terör örgütü ile
irtibatını ve/veya iltisakını ortaya koyan deliller olarak değerlendirilmesine
olanak bulunmamaktadır."
c. Anayasa
Mahkemesinin Norm Denetimi Kararları
50. Anayasa Mahkemesinin 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 6. maddesiyle
18/1/1972 tarihli ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 7. maddesinin ikinci
fıkrasına eklenen “…ile terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı
bulunanlar…” ibaresinin iptali talebi hakkındaki 14/11/2019 tarihli ve
E.2018/89, K.2019/84 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
14. 1512 sayılı Kanun’un 7. maddesinin
ikinci fıkrasında noterlik stajına engel mahkûmiyeti olanlar ile terör
örgütüyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların noterliğe kabul
edilemeyecekleri hükme bağlanmakta olup fıkrada yer alan '…terör örgütleriyle
iltisaklı veya irtibatlı bulunanların…' ibaresi dava konusu kuralı
oluşturmaktadır.
15. Anayasa ile kurulan hür demokrasi
düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın
şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması ya da şiddet
olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması gerekçesiyle
21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâlin ilanına karar verildiği
gözetildiğinde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunanların
noterliğe kabul edilemeyeceklerini düzenleyen kuralın olağanüstü hâlin ilanına
neden olan tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik bir düzenleme
olduğu açıktır. Ancak kuralın olağanüstü hâl süresiyle sınırlı olarak
uygulanmaması nedeniyle kurala ilişkin incelemenin Anayasa’nın olağan dönem
kuralları yönünden öngördüğü denetim rejimine göre yapılması gerekir.
...
30. Kuralda terör örgütleriyle irtibatlı
veya iltisaklı bulunan kişilerin noterliğe kabul edilemeyecekleri belirtilmekte
olup kuralda geçen iltisaklı kavramı kavuşan, bitişen, birleşen; irtibatlı
kavramı ise bağlantılı anlamına gelmektedir. Anılan kavramlar genel kavram
niteliğinde olmakla birlikte bunların belirsiz ve öngörülemez nitelikte olduğu
söylenemez. Bu kavramların hukuki niteliği ve objektif anlamı yargı
içtihatlarıyla belirlenebilecek durumdadır.
31. Diğer yandan anılan kavramların,
içinde bulunulan döneme göre farklı yorumlanabilmesi de mümkündür. Bu bağlamda
olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit ve tehlikeler gözetilerek olağanüstü
hâl döneminde terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı bulunulup
bulunulmadığının tespiti bakımından terör örgütleriyle üyeler arasındaki bağın
varlığı konusunda yapılacak değerlendirme ile olağan dönemde yapılacak
değerlendirmenin farklı olabileceğinin kabul edilmesi gerekir.
32. Olağan dönemde anılan bağın
varlığına yönelik olarak yapılacak değerlendirmenin somut olgulara dayalı bir
temele sahip bulunması esasının benimsenmesi, kanunların Anayasa’ya uygun
olarak yorumlanması gereğinin doğal bir sonucudur. Buna göre kural uyarınca
ancak noterlik mesleğine alınmamasını haklı kılacak nitelikte olgusal temele
sahip olan bağlantıların iltisak ve irtibat olarak değerlendirilmesi gerektiği
açıktır. Kuşkusuz bu değerlendirme, her hâlükârda cezai sorumluluğun bulunup
bulunmadığından bağımsız olarak sadece kişinin noterlik görevine alınmasının
uygun olup olmadığı yönünde yapılacak bir incelemeden ibaret olacaktır. Bu
kapsamdaki değerlendirme ise noterliğe atama konusunda yetkili olan Bakanlık
tarafından yapılacak olup söz konusu değerlendirme sırasında Bakanlık, kendisine
yapılan bildirimlerle bağlı olmaksızın her türlü olay, olgu, bilgi ve bulguyu
serbestçe gözetecektir.
33. Bunun yanı sıra kuralda öngörülen
terör örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olma durumu farklı şekillerde
ortaya çıkabileceğinden bunların kanun koyucu tarafından önceden belirlenmesi
ve kanunda tek tek sayılması zorunluluğundan da söz edilemez. Zira kanunların
genel ve soyut olması; somut olayın özelliğine göre değişebilecek tüm çözümleri
kuralın bünyesinde barındırma, bir başka ifadeyle kuralın amaca uygun sonuca
ulaştıracak herhangi bir çözümü dışlamasını önleme ihtiyacından
kaynaklanmaktadır. Bu itibarla kuralda temel hak ve özgürlüklerin kanunla
sınırlanması gerektiğine ilişkin anayasal ilkeye aykırı bir yön
bulunmamaktadır.
...
35. Terör örgütleriyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmama koşulunun; farklı saiklerle hareket edilmesinin önüne
geçmek suretiyle noterlerin görevlerini gerçeğe uygun, doğru ve tarafsız
biçimde yerine getirmelerine, noterlik işlemlerine ilişkin güvenilirliğin
sağlanmasına, görev sebebiyle öğrenilen sırların gerektiği gibi muhafaza
edilmesine, görev ve yetkilerin kötüye kullanımının önlenmesine hizmet etmek
suretiyle noterlik hizmetinin sağlıklı biçimde işleyişine katkıda bulunmayı
hedeflediği anlaşılmaktadır. Bu itibarla kuralın noterlik hizmetinde hukuki
güvenliğin ve kamu yararının sağlanmasına yönelik amaçlara ulaşma bakımından
elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
36. Diğer taraftan noterlik mesleğinin
gerektirdiği nitelikler kapsamında değerlendirilen anılan koşulla herkes için
eşit bir uygulama öngörülmektedir. Başka bir anlatımla noterlik mesleğine kabul
edilecekler bakımından belli bir gruba yönelik istisnai bir düzenleme
getirilmemektedir.
37. Ayrıca kuralın uygulanmasından
doğacak uyuşmazlıkların yargıya taşınabilmesi mümkündür. Bu kapsamda kural
yargı yoluna başvurma güvencesi bakımından herhangi bir sınırlama
getirmediğinden noterliğe kabul edilmeyen bireylerin kuralın öngördüğü koşulun
gerçekleşmediği, bir başka deyişle herhangi bir terör örgütüyle iltisaklı veya
irtibatlı bulunmadıkları iddiasıyla yargı yoluna başvurmalarında ve yargı
yerlerince haklı bulunmaları hâlinde noterliğe girmelerinde bir engel
bulunmamaktadır. Buna göre Kanun’da kuralın amacı dışında keyfi olarak
kullanılmasını önleyecek yasal güvenceye yer verildiğinden kuralla ulaşılmak
istenen amaca ilişkin kamu yararı ile bireyin kamu hizmetine girme hakkı
arasında bulunması gereken makul dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu
itibarla kamu hizmetine girme hakkını sınırlandıran kuralın orantısız bir
müdahaleye de neden olmadığı, dolayısıyla anılan hakka ölçüsüz bir sınırlama
getirmediği sonucuna ulaşılmıştır.
38. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 13. ve 70. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi
gerekir."
51. Anayasa Mahkemesinin 5/12/2019 tarihli ve 7194 sayılı
Kanun’un 50. maddesiyle 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair
Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul
Edilmesine Dair Kanun’un 37. maddesine eklenen (3) numaralı fıkrada yer alan “…Milli
Güvenlik Kurulunca…” ibaresinin iptali talebi hakkındaki 3/6/2021 tarihli
ve E.2020/18, K.2021/38 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
4. 6755 sayılı Kanun’un 37. maddesinin
(3) numaralı fıkrasında terör örgütlerine veya MGK’ca devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu
nedenle kamu görevinden çıkarılmış olan kişilerden adli veya idari soruşturma
veya kovuşturması devam edenlerin sosyal güvenlik haklarına ilişkin başvuruları
hakkında 31/10/2019 tarihine kadar karar alan, bu kararları yerine getiren veya
işlem yapmayan kamu görevlilerinin bu karar ve fiilleri nedeniyle hukuki,
idari, mali ve cezai sorumluluğunun olmadığı öngörülmekte olup anılan fıkrada
yer alan '…Milli Güvenlik Kurulunca…' ibaresi dava konusu kuralı
oluşturmaktadır.
...
9. Bu itibarla istişari nitelikte bir
danışma organı olan MGK’nın icrai karar alma yetkisine sahip olmadığı
gözetildiğinde Cumhurbaşkanınca ayrı bir kararla benimsenmemiş MGK kararlarına
hukuki sonuç bağlanamayacağı ve bu kararların kendiliğinden icra edilemeyeceği
açıktır.
...
11. Bununla birlikte dava konusu '…Milli
Güvenlik Kurulunca…' ibaresi, tavsiye niteliğindeki MGK kararına kendiliğinden
hukuki bir sonuç bağlamaktadır. Şüphesiz MGK’nın tavsiye niteliğindeki
kararlarının yürütme organı tarafından dikkate alınması ve hukuk aleminde
hayata geçirilmesi mümkündür. Ancak MGK’nın kararları hakkında başkaca icrai
bir karar alınmadan bu kararlara hukuk âleminde sonuçlar bağlanması Anayasa’nın
açık lafzıyla bağdaşmamaktadır.
12. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 118. maddesine aykırıdır. İptali gerekir."
52. Anayasa Mahkemesinin 6/2/2018 tarihli ve 7086 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…üyeliği, mensubiyeti veya…”
ibaresinin iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81, K.2021/45
sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
52. Kanun’un 1. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının dava konusu kuralın da yer aldığı birinci cümlesinde, terör
örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar
verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği mensubiyeti veya iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olan Kanun’a ekli (1) sayılı listede yer alan kişilerin kamu
görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılacakları hüküm altına
alınmıştır. Dava konusu kural cümlede yer alan '…üyeliği, mensubiyeti veya…'
ibaresidir.
...
58. Dava konusu kural kapsamında Kanun’a
ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler, terör örgütlerine veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya
gruplara üye veya mensup oldukları gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır.
Söz konusu ibareler, Kanun’a ekli (1) sayılı listede adı geçen ve terör örgütü
üyeliği suçundan ceza soruşturması veya kovuşturmasına maruz kalan ancak
haklarındaki süreç tamamlanıp suçlu olduklarına dair kesin hüküm tesis
edilmeyen kişilerin terör örgütü üyesi veya mensubu olarak nitelendirilmelerine
sebebiyet verebilecek niteliktedir. Bunun yanında kuralda, listede yer alan
kişiler hakkında kesin hükümle sonuçlanan herhangi bir yargısal sürecin
varlığına yönelik açıklama da yapılmamıştır. Dolayısıyla kesinleşmiş mahkûmiyet
hükmü olmadan kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadeler içeren
kural masumiyet karinesini ihlal etmektedir.
59. Açıklanan nedenlerle olağan dönemde
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci ve 38. maddesinin dördüncü fıkralarına
aykırı olarak Anayasa’nın 13. maddesindeki güvencelerin ötesinde sınırlama
getiren kuralın Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
60. Anayasa’nın 15. maddesinde,
olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya
tamamen durdurulması ve bunlar için Anayasa’nın diğer maddelerinde öngörülen
güvencelere aykırı tedbirler alınmasına imkân tanınmakla birlikte bu yetki
sınırsız değildir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu durumlarda dahi kişinin yaşam
hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulması, din, vicdan,
düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı suçlanması
yasaklanmış; suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesine
aykırı işlem yapılamayacağı kabul edilmiştir.
61. Yukarıda açıklandığı üzere dava
konusu kural kapsamında haklarında kesin bir mahkûmiyet kararı verilmediği
halde kişilerin suçlu sayılmasına neden olabilecek ifadelerin kullanılması,
olağanüstü hâl şartlarında dahi dokunulması yasaklanan masumiyet karinesine
aykırılık oluşturmaktadır.
62. Açıklanan nedenlerle kural
Anayasa’nın 15., 36. ve 38. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir."
53. Anayasa Mahkemesinin 7086 sayılı Kanun’un 1.
maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin “…ve bu kişiler görev
yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde
istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler;…”
kısmının iptali talebi hakkındaki 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81, K.2021/45
sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
151. Kural, Kanun’a ekli (1) sayılı
liste ile kamu görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata
yeniden alınmamalarını ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemelerini,
doğrudan ya da dolaylı olarak görevlendirilmemelerini hükme bağlamaktadır.
...
161. Kamu hizmetine girme hakkı
olağanüstü hâl yönetiminin benimsendiği dönemlerde Anayasa’nın 15. maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, dokunulması yasaklanmış çekirdek haklar arasında
bulunmadığından bu hak yönünden olağanüstü hâllerde Anayasa’daki güvencelere
aykırı tedbirlerin alınması mümkündür. Ayrıca anılan hak, Türkiye’nin taraf
olduğu milletlerarası sözleşmelerde olağanüstü dönemlerde de korunmaya devam
eden güvenceler kapsamında değildir. Kamu hizmetine girme hakkına olağanüstü
dönemde getirilen sınırlamanın Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında durumun
gerektirdiği ölçüde olması gerekir.
162. Kamu hizmeti adı altında yapılan
faaliyetlerin kamu güvenliği ve düzeni ile yakından bir ilişkisi bulunmaktadır.
Kanun koyucunun anılan hususları gözeterek kamu hizmetinde istihdam edilecek
kişilere yönelik birtakım tedbirler almasında, bu konuda gerekli şartları
belirlemesinde takdir yetkisinin bulunduğu açıktır. Bu açıdan kuralda öngörülen
şartın Anayasa’nın 70. maddesi bağlamında görevin gerektirdiği nitelikler
kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.
163. Bu noktada dava konusu kural yönünden
15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ/PDY ve diğer terör örgütleriyle
irtibatlı veya iltisaklı olan kamu görevlilerine karşı yürütülen tasfiye süreci
ile özellikle komünizm sonrası Avrupa ülkelerinde uygulanan ve arındırma olarak
adlandırılan kamu görevinden tasfiyeye yönelik uygulamalar çerçevesinde
değerlendirme yapılması gerekir. Avrupa ve Türkiye’deki kamudan tasfiye
süreçleri arasında birtakım benzerlikler olsa da arındırmanın temelinde yatan
nedenler açısından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Avrupa’da farklı
ülkelerde çıkarılan arındırma yasaları, genel olarak demokrasiye geçişten
önceki devlet yapısında anayasa ve kanunlara uygun konumda çalışan kişileri
kamu görevinden uzaklaştırarak kamuya dönüş imkânlarını ortadan kaldırırken
dava konusu kural kapsamında kamuda çalışmalarına yasak getirilen kişiler,
demokratik devlet yapısını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir örgüt ya da
oluşumla bağlantıları olduğu gerekçesiyle söz konusu tedbire maruz
bırakılmışlardır.
164. Bu yönüyle millî güvenlik bakımından
risk oluşturabilecek durumları nedeniyle kamu görevinden çıkarılan kişilerin
görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmemeleri ve bir daha kamu
hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya dolaylı olarak
görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın millî güvenliğin ve kamu düzeninin
sağlanarak kamu hizmetinin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesi amacına
ulaşma bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.
165. Kural, kişilerin devletin kamu
otoritesiyle bağlantılı olmayan özel sektör alanında istihdam edilme imkânını
ortadan kaldıracak herhangi bir kısıtlama da getirmemektedir. Ayrıca kuralda
öngörülen tedbirin her bir birey yönünden hukuka uygunluğunun denetlenmesi için
ilgili kanunlarda gerekli güvencelere yer verilmiştir. Başka bir ifadeyle
bireyselleştirme yapılmadan uygulanan tedbirin her bir birey yönünden hukuka
uygunluğunun denetlenmesi için Komisyon ve İdare Mahkemesine başvuru imkânı
getirilmek suretiyle etkili idari ve yargısal güvenceler sağlanmıştır. Buna
göre keyfiliğe yol açabilecek uygulamalara karşı Kanun’da gerekli güvencelerin
bulunduğu anlaşılmaktadır.
166. Bu itibarla darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla olağanüstü hâl koşullarında
olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla Kanun’a ekli (1) sayılı listeyle kamu
görevinden çıkarılan kişilerin görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul
edilmemeleri ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemeleri, doğrudan veya
dolaylı olarak görevlendirilmemelerini düzenleyen kuralın kamu hizmetinin etkin
ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama bakımından kamu hizmetine girme
hakkına durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği
söylenemez.
167. Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa’nın 15., 40., 70., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
talebinin reddi gerekir."
54. Anayasa Mahkemesinin 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81,
K.2021/45 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
65. Kurallarla devlete sadakat bağı ile
hizmet etmesi gerektiği hâlde millî güvenliğe açık ve yakın tehlike oluşturan
terör örgütü veya benzeri yapı ve oluşumlarla iltisaklı veya irtibatlı
oldukları tespit edilen kamu görevlileri hakkında uygulanan kamu görevinden
çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin olağanüstü hâlin ilanına sebep
olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu açıktır.
66. Kurallarda öngörülen tedbirler bu
dönemde uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Kuralların, tedbire
muhatap kişilerin statülerinde ileriye yönelik sürekli değişiklikler meydana
getirmesi, olağanüstü hâl süresince uygulanma özelliğini aşan bir niteliğe
sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Kurallar Resmî Gazete’de yayımlanmak
suretiyle defaten uygulanmış ve belli kişiler hakkında hükmünü icra etmiştir.
Kuralların Kanun’a ekli listede sayılan kişilerle sınırlı olarak uygulandığı
dikkate alındığında geleceğe yönelik genel, soyut ve herkesi bağlayıcı bir etki
meydana getirmediği açıktır. Bu yönüyle kurallar olağanüstü hâl dönemini aşan
genel bir düzenleme niteliği taşımamaktadır. Bu itibarla kuralların anayasallık
denetiminde Anayasa’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması rejimini düzenleyen 15. maddesinin dikkate alınması
gerekmektedir.
...
74. Dava konusu kuralların öncelikle
düzenlenme amacına değinilmesi gerekir. Anayasa’nın 129. maddesinin birinci
fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık
kalarak faaliyette bulunma yükümlülüklerinin bulunduğu belirtilmiştir. Anılan
hüküm uyarınca devletin memurlar ve kamu görevlilerinden özel bir güven ve
sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine getirmelerini talep etme yetkisi
bulunmaktadır. Bu husus devletin faaliyetlerine güven duyulmasının bir
gereğidir. Kanun koyucunun, anılan hususlar çerçevesinde kamu görevlisi olarak
istihdam edilen kişilerle ilgili birtakım tedbirler alma konusunda takdir
yetkisinin bulunduğu açıktır.
75. Anayasa’ya sadakat yükümlülüğüyle
bağdaşmayacak biçimde terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut
bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kişilerin kamu görevinden çıkarılması ve
memuriyetin alınmasını öngören kuralların milli güvenlik ve kamu düzeninin
sağlanarak buna ilişkin hizmetlerin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesine
yönelik meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmaktadır.
76. Bunun yanında kişilerin özel
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına getirilen sınırlamanın kanuni bir
temele dayanması gerekir. Kurallarla söz konusu hakka kanuna dayalı olarak
kısıtlama getirildiği açıktır. Ancak Anayasa Mahkemesinin sıkça vurguladığı
gibi temel hakları sınırlayan kanunun şeklen var olması yeterli olmayıp yasal
kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli ve öngörülebilir olması
gerekir.
77. Esasen kişilerin özel hayatına saygı
gösterilmesini isteme hakkına sınırlama getiren dava konusu kuralların bu
niteliklere sahip olması, Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk
devleti ilkesinin de bir gereğidir. Hukuk devletinde kanuni düzenlemelerin hem
kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca
kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi gerekir
(AYM, E.2015/41, K.2017/98, 4/5/2017, § 153). Dolayısıyla Anayasa’nın 13.
maddelerinde sınırlama ölçütü olarak belirtilen kanunilik, Anayasa’nın 2.
maddesinde güvenceye alınan hukuk devleti ilkesi ışığında yorumlanmalıdır (AYM,
E.2018/90, K.2019/85, 14/11/2019, § 42).
78. Kuralda geçen iltisak ve irtibat
kavramları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarihli ve E.2018/89,
K.2019/84 sayılı kararında, iltisaklı kavramının kavuşan, bitişen, birleşen;
irtibatlı kavramının ise bağlantılı anlamına geldiğini, bu ibarelerin genel
kavram niteliğinde olduğunu, objektif anlamının kapsam ve sınırlarının durum ve
şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek belirlenebileceğini, bu
yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz olduğunun söylenemeyeceğini
ifade etmiştir (aynı kararda bkz. §§ 30, 31). Dolayısıyla kapsam ve
sınırlarının tespiti mümkün olan söz konusu ifadelerin belirsiz olduğu
söylenemez.
...
111. Kuşkusuz kanun koyucunun demokratik
düzene tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların
kapsamını, içeriğini tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır.
Nitekim devletin tehlikenin içeriği ve boyutu ile doğrudan temas hâlinde olması
nedeniyle buna yönelik savunma stratejisini belirlemede her zaman öncelikli bir
konumu bulunmaktadır. Ancak olağanüstü hâl yönetim usullerinde dahi söz konusu
yöntemler tespit edilirken belirli ölçülerde hareket edilmesi gerekir.
Dolayısıyla olağanüstü dönemde devlete tanınan yetki alanının sınırları
Anayasa’nın 15. maddesinde belirtilen durumun gerektirdiği ölçü kriteri
kapsamında değerlendirilmelidir. Söz konusu kriterin kapsamı da belirlenirken
ülkenin içinde bulunduğu şartlar, karşılaşılan tehlikenin yakın ve acil
müdahale gerektiren bir niteliğinin olup olmaması, sınırlamanın etki ve
derecesi gibi hususların dikkate alınması gerekir.
112. 15 Temmuz darbe girişimi, ülkede
terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte
genel olarak bölücü terör örgütü PKK ile mücadele edilmekle birlikte DHKP/C, El
Kaide ve DEAŞ gibi diğer pek çok terör örgütünün de saldırılarına maruz
kalınmış ve bunlara karşı da mücadelede bulunulmuştur. Dolayısıyla darbe
teşebbüsünün savuşturulmasından sonra teşebbüsle bağlantılı kişilerle veya
teşebbüsle doğrudan bağlantılı olmasa bile teşebbüsün arkasındaki yapılanma ile
ilgili olduğu değerlendirilen kişilere karşı etkili bir mücadele yapılması
zorunluluğu ortaya çıkmıştır (AYM, E.2016/205, K.2019/63, 24/7/2019, § 101).
113. Tehlikenin kaynağını oluşturan
FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesi ve kesinleşmiş
yargı kararlarına da konu olan birçok yasa dışı faaliyeti gerçekleştirecek
operasyonel bir güç hâline gelmesi nedeniyle demokratik devlet düzenine karşı
oluşturduğu tehdit, darbe girişimiyle birlikte açık ve mevcut bir tehlikeye
dönüşmüştür. Esasen darbe teşebbüsünden önce uzun bir zaman süreci içerisinde
söz konusu tehlikeye karşı mücadele başlamıştır. Dolayısıyla tehlikenin
ağırlığı ile orantılı olarak demokratik anayasal düzeni sürdürmek bakımından
olağanüstü hâl ilanına neden olan olayların bertaraf edilmesi ve bir daha
tekrarlanmaması amacıyla devletin olağan dönemle kıyaslanmayacak ciddi ve acil
yöntemlere başvurulması zorunluluğunun ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
...
115. Dolayısıyla idari teşkilat içinde
hangi konumda olduğu fark etmeksizin FETÖ/PDY ve diğer terör örgütleri ile
irtibatlı ya da iltisaklı olan tüm kamu görevlilerinin millî güvenlik açısından
tehlike oluşturduğu gözetildiğinde bir kısmı önemli pozisyonlarda bulunan ve
farklı kurumlarda çalışan çok sayıdaki kamu görevlisinin doğrudan darbeyle
ilişkili olmasa dahi söz konusu örgütlerle bağlantıları nedeniyle acil ve
ivedilikle soruşturulması ve haklarında tedbir uygulanması ihtiyacı ortaya
çıkabilecektir.
116. Bu yönüyle olağan dönemdeki idari
usul ve disiplin hukuku kuralları çerçevesinde her bir kamu görevlisi nezdinde
soruşturma yapılarak tedbir uygulanmasının, yakın ve acil nitelikteki bu
tehlikeyi bertaraf etmede yetersiz kalacağı söylenebilir. FETÖ/PDY’nin
yapısındaki gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma,
kripto üyelerinin tespit edilmesindeki güçlük ve bunların eylem yapma
potansiyeli, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket
etme gibi özellikleri dikkate alındığında darbe girişiminin üzerinden belli bir
sürenin geçmesi de daha hafif nitelikteki tedbirlere başvurma zorunluluğunu
ortaya çıkaran bir faktör olarak değerlendirilemez. Ayrıca millî güvenliğe
aykırı faaliyetlerde bulunan diğer terör örgütleriyle bağlantısı olduğu değerlendirilen
kamu görevlileri açısından da FETÖ/PDY’nin oluşturduğu tehdit ortamında, anılan
yöntemlere başvurulması söz konusu olabilecektir.
...
128. Sonuç olarak darbe girişimiyle
devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve
diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla terör örgütlerine veya
devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı,
oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ekli (1) sayılı
listede yer alan kişilerin olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla liste
usulüne göre kamu görevinden çıkarılması ve memuriyetlerinin alınmasını
düzenleyen kuralların, olağanüstü hâle neden olan şartlar ve özellikle
bireyselleştirmeyi sağlamaya elverişli idari ve yargısal başvuru imkânları
dikkate alındığında milli güvenliğin ve demokratik anayasal düzenin korunması
amacı bakımından kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına
durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği söylenemez.
...
142. Açıklanan nedenlerle kurallar,
Anayasa’nın 15., 20., 40., 118. ve 119. maddelerine aykırı değildir. İptal
taleplerinin reddi gerekir.
Kurallarda uygulanan kamu görevinden
çıkarma ve memuriyetin alınması tedbirlerinin belli bir kurumun veya mesleğin
disiplinini sağlamaktan ziyade devlet kurumlarına yönelik güveni yeniden tesis
etmek suretiyle demokratik anayasal düzenin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi
nedeniyle uygulandığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında tedbirler,
cezalandırma amacına matuf olmadığı gibi bunlar için uygulanan usulün de ceza
usul hukuku alanındaki yargısal uygulamalarla herhangi bir benzerliği
bulunmamaktadır.
Öte yandan kuralların kişilerin özel
sektörde çalışma imkânını ortadan kaldırmadığı gözönünde bulundurulduğunda
kurallarda öngörülen tedbirlerin ciddiyet ve ağırlığının bunlara cezai bir
özellik kazandıracak boyutta olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa
Mahkemesi 4/8/2016 tarihli ve E.2016/6, K.2016/12 sayılı kararında, kamu
görevinden çıkarma tedbirinin “olağanüstü tedbir” niteliğinde olduğunu ifade
etmiştir. AİHM de 667 sayılı olağanüstü hâl KHK’sı uyarınca uygulanan işten
çıkarma prosedürü ve buna ilişkin yargılamanın AİHS’in 6. maddesi kapsamında
suç isnadı niteliğinde olmadığını belirtmiştir (Pişkin/Türkiye, B. No:
33399/18, 15/12/2020, §§ 102-109)."
B. Uluslararası
Hukuk
55. Sözleşme'nin "Özel ve aile hayatına saygı
hakkı" başlıklı 8. maddesi şöyledir:
"(1) Herkes özel ve aile hayatına,
konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu
makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir
toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin
korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz
konusu olabilir."
56. Sözleşme'nin "Olağanüstü hallerde
yükümlülükleri askıya alma" başlıklı 15. maddesi şöyledir:
"1. Savaş veya ulusun varlığını
tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf,
durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka
yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme'de öngörülen yükümlülüklere
aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş
fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. maddeye, 3. ve 4.
maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.
3. Aykırı tedbirler alma hakkını
kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren
nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri'ne tam bilgi verir. Bu Yüksek
Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme
hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel
Sekreteri'ne bildirir."
57. MSHUS'nin 4. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"1. Ulusun hayatını tehdit eden ve
varlığı resmen ilan edilmiş olan olağanüstü bir durumun ortaya çıkması halinde,
bu Sözleşme'ye Taraf Devletler, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer
yükümlülüklerine aykırı olmamak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din ya da
toplumsal kökene dayalı bir ayrımcılık içermemesi kaydıyla, durumun
gerektirdiği ölçüde olmak üzere, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerinden
ayrılan tedbirler alabilirler.
2. Bu hükme dayanılarak Sözleşme'nin 6,
7, 8 (1. ve 2. fıkralar), 11, 15, 16 ve 18nci maddelerine aykırılık
getirilemez."
1. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi Kararları
58. Sözleşme'nin 8. maddesine yönelik Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadına ve AİHM'in özel hayata saygı hakkı
bağlamında sebebe ve sonuca dayalı yaklaşımına ilişkin açıklamalar için bkz. C.A.
(3), §§ 62-75; Tamer Mahmutoğlu [GK], B. No: 2017/38953, 23/7/2020,
§§ 53-67.
a. Sözleşme'nin
15. Maddesi Bağlamında Değerlendirme
59. Taraf devletlere tek taraflı bildirimde bulunarak
sınırlı bazı hâllerde Sözleşme'deki belli hak ve özgürlüklere aykırı davranma,
bir başka deyişle anılan hak ve özgürlüklere ilişkin yükümlülükleri azaltma
imkânı sunan Sözleşme'nin 15. maddesine ilişkin olarak AİHM uygulamasına ve
Türkiye’deki OHAL'e ilişkin Avrupa Konseyi nezdinde hazırlanan bazı raporlara
Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında ayrıntılı şekilde yer verilmiştir (Aydın
Yavuz ve diğerleri, §§ 148-162).
60. AİHM, söz konusu kararlarında özetle derogasyon
bildiriminde bulunan devletler yönünden ulusun varlığını tehdit eden
tehlikenin olup olmadığı hususunda sınırlı da olsa bir denetim yaptığını,
denetim standardı belirlenirken ulusal makamların geniş takdir yetkilerinin
bulunduğunu özellikle vurgulamıştır. AİHM; takdir alanının sınırsız olmadığını,
taraf devletlerin krizin doğurduğu zorunlulukların kesin olarak gerektirdiği
ölçüde hareket etmenin ötesine geçmemesi gerektiğini belirtmiştir (Brannigan
ve McBride/Birleşik Krallık, B. No: 14553/89-14554/89, 26/5/1993, §
43).
b. Pişkin/Türkiye
Kararı
61. AİHM, Pişkin/Türkiye (B. No: 33399/18,
15/12/2020) kararında Ankara Kalkınma Ajansında çalışan başvurucunun 667 sayılı
KHK uyarınca iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının
ve özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine yönelik iddialarını
incelemiştir. Anılan başvuruya ilişkin olayda kalkınma ajansında iş hukukuna
tabi olarak çalışmakta iken başvurucunun iş sözleşmesi millî güvenliğe karşı
tehdit oluşturan oluşumlara üyeliği veya bu oluşumlarla iltisaklı veya
irtibatlı olması nedeniyle feshedilmiştir. Başvurucunun işe iade talebiyle
açtığı davada iş mahkemesi, iş sözleşmesinin feshinin hukuka uygun olduğu
gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. AİHM, öncelikle özel sektörde iş
ilişkisinin sonlandırılmasına ilişkin olanlar başta gelmek üzere iş ilişkisi
hakkındaki ihtilafların Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası
kapsamındaki medeni hakları ilgilendirmesi dolayısıyla başvurucunun işten
çıkarılmasına ilişkin yargılamaların başvurucunun medeni hakları ile alakalı
olduğunu, tedbirin cezai yönünün bulunmadığını vurgulamıştır (Pişkin/Türkiye,
§§ 99, 109). Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai yönünün uygulanabilirliği ile
ilgili olarak ise AİHM, başvurucunun iş sözleşmesinin feshine ilişkin olarak
açılan yargılamaların Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında bir cezai suç hakkında
verilecek bir karara ilişkin olduğunu gösterebilecek herhangi bir nedenin
mevcut olmadığı kanaatinde olduğunu belirterek bu maddenin ceza yönünün
uygulanabilir olmadığı sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, § 109).
62. Sonuç olarak AİHM; ulusal mahkemelerin başvurucu ile
idari makamlar arasındaki ihtilafı karara bağlamak için tam bir yargı yetkisine
sahip olmalarına karşın Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının
gerektirdiği şekilde önlerindeki ihtilafla ilgili tüm hukuksal ve olgusal
sorunları incelemekten kaçındıklarını, başvurucunun ulusal makamlar tarafından
dinlenmediğini ve dolayısıyla başvurucunun Sözleşme’nin 6. maddesinin (1)
numaralı fıkrası anlamında adil yargılanma hakkının güvence altına alınmadığını
belirtmiştir. AİHM; ulusal mahkemelerin başvurucunun argümanlarını
derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde incelemediğini ve başvurucunun
itirazlarının reddedilmesine yönelik gerekçeler sunmadığını özellikle
vurgulamış, netice itibarıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§
150-152).
63. Öte yandan başvurucunun iş sözleşmesinin feshi ile
ilgili olarak şikâyette bulunduğunu ve bir terör örgütüyle bağlantısı olduğu
gerekçesiyle görevini kaybetmesinden bu yana terörist ve vatan haini
olarak etiketlendiğini ileri sürdüğünü belirten AİHM, başvuruyu özel hayata
saygı hakkı yönünden de incelemiştir (Pişkin/Türkiye, §§ 159-166).
64. AİHM, öncelikle ceza soruşturmasının sonucuna bakılmaksızın
işverenin ulusal mahkemelere başvurucunun yasa dışı bir yapı ile bağlantısı
olduğu iddiasını kanıtlayabilecek bilgi veya olgusal delil sunabileceğini ve
böylece çalışanı ile arasındaki güven ilişkisinin bozulmasının nedenlerini
açıklayabileceğini kabul etmeye hazır olduğunu hem uygulanma koşulları hem de
usul rejimi açısından özerk olan söz konusu işten çıkarma usulünün ceza
yargılamasının doğrudan bir sonucu olmadığını ifade etmiştir fakat AİHM, söz
konusu iş sözleşmesinin feshinin başvurucunun kendi eylemlerinin öngörülebilir
sonucu olduğuna dair kesinlikle hiçbir kanıt bulunmadığı sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye,
§§ 181-183). Neticede başvurucunun özel hayata saygı hakkına yönelik
müdahalenin kanuni dayanağının ve meşru amacının bulunduğunu değerlendirerek
müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemiştir (Pişkin/Türkiye,
§§ 209, 210).
65. Bu bağlamda AİHM, işverenin başvurucunun yasa dışı
yapı ile iltisakı olduğu değerlendirmesini potansiyel olarak haklı çıkaracak
şekilde eylemlerinin niteliğini belirtmediğini ulusal mahkemeler önündeki
yargılamalar sırasında böylesi bir yapıyla iltisakı bulunduğu iddiasına ilişkin
açık bir şekilde somut bir suçlama yapılmadığını vurgulamıştır. Bununla
birlikte ulusal mahkemelerin dava konusu tedbiri detaylı olarak incelemeden ve
bu tedbirin başvurucunun özel hayatına saygı hakkına yönelik ciddi etkileri
olmasına rağmen işverenin değerlendirmesini iş sözleşmesinin sonlandırılması
emri için geçerli bir gerekçe olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Sonuç olarak
mevcut davada dava konusu tedbire ilişkin yargı denetiminin yetersiz olduğunu,
başvurucunun Sözleşme'nin 8. maddesinin gerektirdiği şekilde, keyfî müdahaleye
karşı korumadan asgari düzeyde faydalanamadığını ifade ederek özel hayata saygı
hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Pişkin/Türkiye, §§ 218-229).
c. Polyakh
ve Diğerleri/Ukrayna Kararı
66. Polyakh ve diğerleri/Ukrayna (B. No: 58812/15,
53217/16 ..., 17/10/2019) kararında AİHM, rejim değişikliği sonrası genel
düzenlemelerle kamu görevinden çıkarılan ve on yıl boyunca kamu görevine
dönmeleri yasaklanan kişilerin yaptığı başvuruları karara bağlamıştır.
Öncelikle AİHM; başvuruya konu olan tedbirlerin uygulanmasına neden olan
davranışların iç hukukta suç olarak tanımlandığını, yaptırımın ağırlığının söz
konusu tedbirlerin cezai yönünün bulunduğunu söylemek için tek başına yeterli
olmadığını belirterek Sözleşme'nin 6. maddesinin cezai yönünün mevcut
koşullarda uygulanabilir olmadığına karar vermiştir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 154-159). AİHM; başvurucuların kamu hizmetinden
çıkarılmalarının, on yıl boyunca kamuda görev almalarının yasaklanmasının ve
isimlerinin kamuoyunun erişimine açık ve çevrim içi olan bir sicile
kaydedilmesinin sonuçları itibarıyla ciddi olduğunu ve doğurduğu etkilerin
ağırlık düzeyine ulaştığını belirterek başvuruyu özel hayata saygı hakkı
yönünden ele almıştır (Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 203-211).
67. AİHM; birçok kişi hakkında tesis edilen arındırma
işlemlerinin bir cezalandırma veya intikam aracı olarak kullanılamayacağını ve
başvurucuların durumlarının bireysel olarak değerlendirilerek görevden
alınmaları veya mümkünse daha genel pozisyonlarda istihdam edilmeleri gibi daha
az müdahale teşkil eden araçlarla da hedeflenen amaçlara erişilebileceğini vurgulamıştır
(Polyakh ve diğerleri/Ukrayna, §§ 276, 277). Müdahalelerin zorunlu bir
toplumsal ihtiyaca cevap vermesi ve özellikle de hizmet edilen meşru amaçla
orantılı olması hâlinde demokratik bir toplumda gerekli olarak
nitelendirilebileceğini hatırlatmış; uygulanan tedbirin ağırlığının ve yasal
çerçevenin orantılı, öngörülen zorunlu sosyal ihtiyaca karşılık gelecek şekilde
yeterince dar kapsamlı olarak düzenlenip düzenlenmediğinin önemine değinmiştir.
AİHM'e göre yasal düzenlemeler hakkındaki meclis denetiminin ve bu kapsamdaki
işlemlerin yargısal denetiminin niteliği de önem arz etmektedir (Polyakh ve
diğerleri/Ukrayna, §§ 292, 293).
d. Xhoxhaj/Arnavutluk
Kararı
68. AİHM, Xhoxhaj/Arnavutluk (B. No: 15227/19,
9/2/2021) kararında, Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvurucunun meslekten
çıkarılması ve bunun bir sonucu olarak hâkimlik mesleğinden süresiz olarak
yasaklanmasından kaynaklı iddialarını özel hayata saygı hakkı kapsamında
incelemiştir. Arnavutluk'ta gerçekleştirilen yargı reformu kapsamında tüm hâkim
ve savcıların mal varlıkları, organize suçlarla bağlantılarının olup olmadığı
ve mesleki yönden yeterli olup olmadıkları incelenmiştir. Yapılan değerlendirme
neticesinde başvurucu, mülkiyetinde yer alan bazı mal varlığı değerlerinin
kaynağını açıklayamaması nedeniyle meslekten çıkarılmış, bunun bir sonucu
olarak da hâkimlik görevini yapması süresiz olarak yasaklanmıştır.
69. AİHM, öncelikle somut olayda Sözleme'nin 6.
maddesinin cezai yönünün uygulanabilir olmadığına hükmetmiş; incelemesini adil
yargılanma hakkının medeni hak ve yükümlülükler yönüyle yapmıştır. AİHM; bu
kapsamda inceleme organlarının bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu,
yargılamanın adil olmadığı, itiraz makamı önünde aleni duruşma yapılmadığı ve
hukuki kesinlik ilkesinin ihlal edildiği yönündeki iddiaları ayrı ayrı
incelemiş ve Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk,
§§ 230-353).
70. AİHM, ayrıca başvurucunun hukuka aykırı ve keyfî
olarak görevden alındığı ve bunun bir sonucu olarak hâkimlik mesleğini
yapmaktan süresiz şekilde yasaklandığı iddiasını Sözleşme'nin 8. maddesi
yönünden incelemiştir. AİHM, öncelikle somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin
uygulanabilir olduğunu tespit etmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 356-364).
Esas yönünden AİHM, meslekten çıkarılan başvurucunun özel hayatına saygı
hakkına müdahale edildiğini, bu müdahalenin hukuki dayanağının ve meşru
amacının bulunduğunu belirtmiştir (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 374-393).
Bununla birlikte AİHM, müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli olup
olmadığına yönelik yaptığı incelemede öncelikle Arnavutluk'taki yargı
reformunun acil bir toplumsal ihtiyaca karşılık geldiğini belirtmiş; ardından
ulusal makamlar tarafından sunulan gerekçelerin meslekten çıkarma tedbiri için
yeterli ve ikna edici olup olmadığını, bu gerekçelerin yeterli bir
bireyselleştirmeye dayanıp dayanmadığını değerlendirmiştir. AİHM, bu kapsamda
yaptığı değerlendirme neticesinde ulusal makamlar tarafından başvurucunun mal
varlığı hakkında yapılan gerekçelendirmenin yeterli ve ikna edici olduğu
kanaatine varmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 394-412).
71. Öte yandan AİHM, başvurucunun meslekten çıkarma
tedbirinin bir sonucu olarak hâkimlik mesleği yapmaktan ömür boyu
yasaklanmasının ölçülü olup olmadığı üzerinde durmuştur. AİHM, hâkimlerin ve
özellikle de başvurucu gibi yüksek derecede sorumluluk gerektiren görevlerde
bulunanların devletin egemenlik yetkisinin bir kısmını kullandıklarını
vurgulamış; başvurucuya ve ciddi etik ihlalleri nedeniyle görevden alınan diğer
kişilere getirilen ömür boyu meslekten men cezasının yargı makamının
dürüstlüğünü ve halkın adalet sistemine olan güvenini sağlamak şeklindeki meşru
amaçlarla uyumsuz veya orantısız olmadığını belirtmiştir AİHM, tüm bu
gerekçelerle somut olayda Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna
ulaşmıştır (Xhoxhaj/Arnavutluk, §§ 413, 414).
e. Naidin/Romanya
Kararı
72. Naidin/ Romanya (B. No: 38162/07, 21/10/2014)
kararında AİHM, siyasi polis memuruyla çalıştığı konusunda yapılan tespite
dayanılarak kamu hizmetinde görev yapmaktan yasaklanan başvurucunun iddiasını
özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağı kapsamında ele
almıştır.
73. Olayda 1990 ve 1991 yıllarında yüksek rütbeli hükûmet
memuru olarak çalışan başvurucu, sonrasında parlamento üyesi olarak da görev
yapmıştır. Başvurucu 2000 yılında üçüncü kez seçimlere katılmış ve bu süreçte
Eski Siyasi Polis Arşivleri Araştırma Ulusal Konseyi, başvurucunun geçmişi
hakkında resen soruşturmalar gerçekleştirmiştir. Bu kapsamda başvurucunun 1971
ve 1974 yılları arasında, şüpheli olduğu düşünülen bazı iş arkadaşları hakkında
bilgi sağlamak üzere siyasi polisle iş birliği yaptığı sonucuna varmıştır.
Başvurucu, geçmiş faaliyetleriyle ilgili olarak ortaya konulan yorumlara
mahkeme nezdinde itiraz etmiş ancak itirazı reddedilmiştir. 2003 yılında siyasi
polis memuruyla çalıştığı tespit edilen kişileri kamu hizmetinde görev
yapmaktan yasaklayan bir yasal değişiklik getirilmiştir. Başvurucu, parlamento
döneminin sonu olan 2004 yılında memur olarak çalışmalarına devam etme
talebinde bulunmuş ancak bu talebi anılan düzenleme çerçevesinde
reddedilmiştir. Yargılama sürecinde ayrımcılık temelli şikâyetlerini dile
getiren başvurucunun iddiaları, yasama organının sahip olduğu takdir yetkisine
ve mevcut koşulların zorunlu kıldığı gerekliliklere dayanılarak reddedilmiştir
(Naidin/ Romanya, §§ 6-17).
74. Başvurucu; temelde, istihdam yasağının mutlak
nitelikte olması ve eylemlerinin önemsizliğinin dikkate alınmaması nedeniyle
Sözleşme’nin 8. maddesiyle bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal
edildiğinden şikâyetçi olmuştur. AİHM, kural olarak devletlerin kamu hizmetinde
istihdam şartlarını düzenlerken meşru bir menfaate sahip olduklarını ve
demokratik bir devletin bünyesinde görev yapan çalışanlarından devletin
kuruluşunun dayandırıldığı anayasal ilkelere sadakat göstermesini isteme
haklarının olduğunu vurgulamıştır. Romanya’nın komünist rejim sırasındaki
durumunun dikkate alınmasının gerektiğini ifade eden AİHM, devletin geçmişin
tekerrür etmesini önlemek üzere kendisini savunabilecek nitelikte bir demokrasi
temelinde kurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda başvurucuya uygulanan
kamu hizmetinde istihdam yasağına ilişkin muamelenin ulusal güvenlik, kamu
düzeni ve başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması konusunda meşru
bir amaç izlediği sonucuna varmıştır (Naidin/ Romanya, §§ 49-51).
75. Bununla birlikte AİHM, başvurucunun kariyer
beklentilerinin yalnızca kamu hizmetinde durdurulduğunu belirtmiş ve devlet
memurlarının özellikle başvurucunun istihdam edilmek istediği gibi yüksek
derecede sorumluluk getiren görevlerde bulunan kişilerin devletin egemenlik
gücünden pay sahibi olduğunu vurgulamıştır. Başvurucuya uygulanan yasağın
kamusal yararın korumasından sorumlu kişilerin sadakatini sağlama konusunda devlet
tarafından izlenen yasal amaçla orantısız olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca
kararda; başvurucunun özel sektörde, devletin ekonomik, siyasi ve güvenlikle
ilgili çıkarları için potansiyel öneme sahip şirketlerde ya da kamu
otoritesinin uygulanmasıyla bağlantılı olmayan diğer kamu sektörü alanlarında
istihdam edilme olanağını etkileyecek herhangi bir kısıtlamanın uygulanmadığı
dile getirilmiştir. Yanı sıra başvurucunun iddialarının yargılama süreçlerinde
incelendiği ve ulusal mercilere bırakılan takdir yetkisi kapsamında yer alan
fiilî unsurların oluşturulduğu ifade edilmiştir. AİHM, yerel mahkemeler
tarafından ulaşılan tespitlerin yerindeliğinin sorgulanamayacağını belirterek
özel hayata saygı hakkı ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal
edilmediği kanaatine ulaşmıştır (Naidin/Romanya, §§ 42-57).
2. Bangalor
Yargı Etiği İlkeleri ve Budapeşte İlkeleri
76. Yargıda Doğruluğun Güçlendirilmesine Yönelik Yargı
Grubu tarafından kabul edilen 2001 Bangalor Yargı Etiği Taslak Belgesi
25/11/2002-26/11/2002 tarihlerinde Lahey Barış Sarayı'nda düzenlenen Yüksek
Mahkeme Başkanları Yuvarlak Masa Toplantısı'nda revize edilmiştir. Bangalor
Yargı Etiği İlkelerinde bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk, dürüstlük, eşitlik,
ehliyet ve liyakat korunan değerler olarak sayılmıştır. Bu bağlamda öncelikle
hâkimin herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak
gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak
şekilde olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi
vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine
getirmesi gerektiği belirtilmiştir. Öte yandan hâkimin mahkeme içinde ve
dışında halkın, hukukçuların ve dava taraflarının yargı ve hâkim tarafsızlığına
duyduğu güveni koruyacak ve artıracak davranışlar içinde olması gerektiği ifade
edilmiştir.
77. Anılan ilkeler kapsamında vurgulanan bir diğer husus
ise sürekli kamu gözetiminin öznesi konumunda olan hâkimin sıradan bir
vatandaşın ağır olarak nitelendirebileceği kişisel sınırlamaları kabul etmek
durumunda olduğu, özellikle yargı vazifesinin onuruyla uyumlu bir tarzda
davranması gerektiğidir. Bu bağlamda ayrıca hâkimin diğer vatandaşlar gibi
ifade, inanç, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahip olduğu ancak bu
hakların kullanılmasında yargı mesleğinin onurunu, yargının bağımsızlığını ve
tarafsızlığını koruyacak şekilde davranması gerektiği hususu vurgulanmıştır.
78. 31/5/2005 tarihinde Avrupa Savcıları Konferansı'nda
kabul edilen Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
da (Budapeşte İlkeleri) Bangalor İlkeleri ile benzer ilkeleri içermektedir.
3. Birleşmiş
Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri
79. 26/8/1985-6/9/1985 tarihleri arasında Milano'da
yapılan Birleşmiş Milletler (BM) Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci
Kongresi'nde kabul edilen 29/11/1985 tarihli ve 40/32 sayılı ile 13/12/1985
tarihli ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından tasdik edilen
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinde "Yargı
Bağımsızlığı", "Hâkimlerin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü", "Hâkimlerin
Nitelikleri, Göreve Seçilmeleri ve Eğitimleri", "Hizmet Şartları ve
Hâkimlik Teminatı", "Mesleki Gizlilik ve Dokunulmazlık"
ile "Disiplin, Uzaklaştırma ve Görevden Alma" başlıkları
altında birtakım düzenlemeler yer almaktadır.
80. Anılan ilkeler kapsamında hâkimlerin sadece
görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak
davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabileceği veya
görevlerine son verilebileceği belirtilmiştir. Bunun yanında bütün disiplin,
uzaklaştırma ve göreve son verme işlemlerinin yargısal faaliyetin yerleşik
standartlarına göre karara bağlanacağına, disiplin, uzaklaştırma ve göreve son
verme kararlarının bağımsız bir denetime tabi olacağına yönelik ilkeler ortaya
konulmuştur.
4. Avrupa Hukuk
Yoluyla Demokrasi Komisyonu'nun 12/12/2016 tarihli Görüşü
81. Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik
Komisyonu) 12/12/2016 tarihinde "15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe
Girişimi Sonrasında Çıkarılan 667 İlâ 676 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde
Kararnameleri Hakkında Görüş" isimli belgeyi yayımlamıştır.
82. Venedik Komisyonu bir kişinin somut olay bağlamında
görevinden alınması için suç örgütü ile gereken bağlantının bir kişiyi suç
örgütünün üyesi olarak tanımlamak için gereken bağlantıdan daha az yoğun
olabileceğini kabul ettiğini, bu bağlamda bir kamu görevlisinin görevden geçici
veya kalıcı olarak alınabilmesi için suç örgütüyle daha zayıf bir bağlantı
kurmuş olmasının yeterli olabileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte Venedik
Komisyonu; anılan görüşünde bahse konu zayıf bağlantının yine de anlamlı, kamu
görevlisinin sadakatiyle ilgili objektif kuşku uyandır nitelikte olması
gerektiğini vurgulamıştır. Masum, tesadüfi vs. bağlantıların ise hariç tutulması
gerektiğini belirtmiştir. Netice itibarıyla görevden almanın demokratik
anayasal düzene sadakatte objektif olarak ciddi şüphe uyandıracak bir şekilde
hareket edildiğini açıkça gösteren fiilî unsurlar kombinasyonunun varlığı
hâlinde mümkün olabileceğini açıklamıştır (aynı görüşte bkz. §§ 130, 131).
V. İNCELEME VE
GEREKÇE
83. Anayasa Mahkemesinin 20/11/2025 tarihinde yapmış
olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Özel Hayata
Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun
İddiaları ve Bakanlık Görüşü
84. Başvurucu; hakkındaki meslekten çıkarma kararının
ağırlığı ve sonuçları itibarıyla cezalandırma niteliği taşıdığını belirterek
adil yargılanma hakkının cezai yönüne ilişkin güvenceler yönünden de
değerlendirme yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Meslekten çıkarılmadan
önce savunma hakkı verilmediğini, ilgili makamlar önünde açıklamada bulunma
imkânı elde edemediğini vurgulayan başvurucu; lehine olan beyanların yargısal
makamlar tarafından değerlendirilmediğini, yargılamanın sonucu açısından
belirleyici etkiye sahip taleplerinin karşılanmadığını belirtmiştir. Bunun
yanında başvurucu; özel hayatına dair bilgilerden hareketle meslekten
çıkarıldığını, adının internette yayımlandığını, sosyal çevresi ile iş
ilişkisinde hayatın olağan akışındaki görüşmelerin iltisak ve irtibatın
göstergesi olarak kabul edildiğini ve hakkında verilen kamu adına kovuşturma
yapılmasına yer olmadığına ilişkin kararın dikkate alınmadığını ifade etmiştir.
Öte yandan beyanda bulunan tanıkların idari yargı mercileri tarafından
dinlenilmediğini, bu tanıklarla yüzleştirilmediğini dile getirmiştir. Netice
itibarıyla başvurucu; adil yargılanma hakkının, maddi ve manevi varlığın
korunması ve geliştirilmesi hakkının, özel hayata saygı hakkının ve mülkiyet hakkının
ihlal edildiğini iddia etmiştir. Ayrıca başvurucu, kamuya açık belgelerde
kimliğinin gizli tutulmasını talep etmiştir.
85. Bakanlık görüşünde, başvuruya konu olay ve sürece
ilişkin olarak genel bilgilere yer verilmiş; yargılama safahatının özeti yapılmıştır.
Ayrıca özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin kanunilik, meşru amaç ve
demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk kriterlerine ilişkin
açıklamalarla birlikte yapılacak incelemede Anayasa'nın 15. maddesinin de
dikkate alınmasının yararlı olacağı belirtilmiştir. Sonuç olarak mevcut başvuru
ile ilgili Anayasa, mevzuat hükümleri ve Anayasa Mahkemesi içtihadı
hatırlatılarak somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması
gerektiği bildirilmiştir. Ayrıca başvurucunun meslekten çıkarılmasına ilişkin
olarak tesis edilen işlemin gerekliliğine, FETÖ/PDY'nin yargı içindeki
konumuna, faaliyetlerine ve konu ile ilgili AİHM kararlarına ilişkin bilgilerin
yer aldığı HSK Genel Sekreterliğinin yazısı Bakanlık görüşünün ekinde
sunulmuştur. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı sunduğu beyanda bireysel
başvuru formunda ve olağan yargısal safahatta ileri sürdüğü hususları
yinelemiş; Bakanlık tarafından sunulan görüşün soyut ve genel
değerlendirmelerden oluştuğunu belirtmiştir.
2. Değerlendirme
a. Uygulanabilirlik
Yönünden
86. Anayasa’nın "Özel hayatın gizliliği" başlıklı
20. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
“Herkes, özel hayatına ... saygı
gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ... gizliliğine
dokunulamaz."
87. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından
yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki
tavsifini kendisi takdir eder.
88. Başvurucunun iddialarının mesleki hayatına kamu gücü
marifetiyle bir tedbir uygulanmasına, bu doğrultuda kamu görevinden
çıkarılmasına ve açtığı davanın reddedilmesine dayandığı görülmektedir.
Kişilerin mesleki hayatlarının özel hayatlarıyla sıkı bir irtibatının olduğu ve
meslek hayatına yönelik tedbirlerin ya da müdahalelerin söz konusu olduğu dava süreçlerinde
özel hayata saygı hakkının gündeme geldiği yadsınamaz. Mesleki hayata yönelik
bu tür tedbirlerin ya da müdahalelerin hangi durumlarda özel hayat bağlamında
uygulanabilir olduğu hususunda belirlenen ölçütler, Anayasa Mahkemesinin birçok
kararında olduğu gibi somut olayla benzer nitelikteki durumlara ilişkin olarak
da N.E.,A.S. ve Halit İnciroğlu kararlarında detaylı olarak
açıklanmıştır. (bkz. N.E., §§ 89-99;A.S., §§ 91-101; Halit
İnciroğlu, §§ 95-106).
89. Yargı mensubu olan ve HSK tarafından meslekte
kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmasına karar verilen
başvurucunun mesleki hayatına yönelik müdahalenin başvuru formundaki iddialar
da gözönüne alındığında başkaları ile ilişki kurabilme ve geliştirebilme
imkânını önemli ölçüde zayıflamasına, sosyal ve mesleki itibarını koruyabilmesi
açısından ciddi sonuçların ortaya çıkmasına yol açacağı, neticede meslekten
çıkarmanın özel hayatına önemli bir ağırlık derecesinde yansıyacağının ve özel
hayatı üzerinde etki doğuracağının muhtemel olduğu değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla başvurucunun dile getirdiği endişeler, ifa ettiği görevin toplumsal
önemi ile niteliği, FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı olduğu gerekçesiyle
meslekten çıkarılması hususları birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun yaşadığı
endişenin iç ve dış dünyasında meydana getirdiği etkinin ciddi düzeye ulaştığı
anlaşılmıştır.
90. Açıklanan gerekçelerle mevcut başvuruda mesleki
hayata yönelik müdahalenin başvurucunun özel hayatını ciddi şekilde
etkilediği ve bu etkinin belirli bir ağırlık düzeyine ulaştığı anlaşıldığından
başvurunun özel hayata saygı hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
b. Başvuruyu İnceleme Usulü Yönünden
91. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerine yönelen
müdahalelerin koşulları ve hangi hukuki rejim çerçevesinde gerçekleştirildiği,
söz konusu müdahalelerin anayasallık denetiminin yöntemini doğrudan belirler.
1982 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik olarak olağan ve
olağanüstü dönemler için iki ayrı hukuki rejim öngörmektedir. Temel hak ve
hürriyetlerin olağan dönemde sınırlanması rejimi Anayasa’nın 13. maddesinde
düzenlenmişken temel hak ve hürriyetlerin savaş, seferberlik veya OHAL
dönemlerinde sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması rejimi
Anayasa’nın 15. maddesinde yer almaktadır. Başvurunun incelenmesinde öncelikle
gerçekleştirilen müdahalenin hangi hukuki rejime tabi olduğu saptanmalıdır (bu
husustaki detaylı açıklamalar için bkz. N.E., §§ 100-108;A.S., §§
102-110; Halit İnciroğlu, §§ 107-115).
92. Başvuruya konu olan meslekten çıkarma tedbiri,
olağanüstü hâl durumuyla bağlantılı olarak birel işlem şeklinde tesis edilmiş
ve olağanüstü hâl döneminde uygulanmıştır. Tedbirle meslekten çıkarılan
başvurucunun bir daha bu göreve getirilmesi engellenmiş ve böylece başvurucuya
yönelik olağanüstü hâl sonrası dönemi kapsayacak şekilde geleceğe yönelik
yasaklama getirilmiştir. OHAL döneminde hayata geçirilen ve meslekten çıkarma
işlemine dayanak olan söz konusu kanuni düzenlemelerin olağanüstü hâlin ilanına
neden olan tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olduğu Anayasa
Mahkemesince saptanmıştır. Ancak burada uygulanan tedbirin düzenleyici
işlemlerde olduğu gibi genel ve herkesi bağlayıcı bir niteliği bulunmamaktadır.
Tedbire dayanak olan kural, olağanüstü hâl dönemindeki durumları
değerlendirilerek terör örgütleriyle ya da millî güvenliğe aykırı faaliyette
bulunan yapı oluşum veya gruplarla irtibatlı veya iltisaklı olduğu tespit
edilen kişilere özgü düzenleme getirmektedir. Başka bir ifadeyle kural, düzenleyici
işlemlerde olduğu gibi benzer durumda bulunan kişilere ve olaylara olağanüstü
hâl sonrası durumları da dikkate alınmak suretiyle uygulanacak şekilde geleceğe
yönelik hüküm ve sonuç doğurma özelliği taşımamaktadır. Söz konusu kurala
dayanılarak gerçekleştirilen somut tedbir başvurucu hakkında olağanüstü hâl
döneminde defaten uygulanmış, hüküm ve sonuçlarını doğurmuştur. Anayasa
Mahkemesi, benzer şekilde kamu görevinden çıkarma usulünün dayanağı olan
düzenlemelerin anayasallık denetimini yaptığı 24/6/2021 tarihli ve E.2018/81,
K.2021/45 sayılı kararında da bu hususa vurgu yapmıştır (aynı kararda bkz. §
66).
93. Bu durumda terör örgütleriyle veya devletin millî
güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum ya da
gruplarla iltisaklı ve irtibatlı olduğu OHAL döneminde değerlendirilen
başvurucunun hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmasını ve bir daha kamu
hizmetinde istihdam edilmemesini içeren işleme yönelik olarak gerçekleştirilen
bireysel başvuruya ilişkin incelemenin Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında
yapılması gerektiği değerlendirilmiştir. (benzer yöndeki değerlendirmeler için
bkz. N.E., §§ 109-114;A. S., §§ 111-116; Halit İnciroğlu,
§§ 116-121)
c. Kabul
Edilebilirlik Yönünden
94. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine
karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan özel
hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir
olduğuna karar verilmesi gerekir.
d. Esas
Yönünden
95. Olağanüstü hâl durumuyla bağlantılı olan ve
olağanüstü hâl ilanına neden olan tehlikenin bertaraf edilmesi amacını taşıdığı
tespit edilen tedbirin olağanüstü dönemde meşru olup olmadığının Anayasa'nın
15. maddesine göre yapılacak incelemesinde;
i. Tedbirin Anayasa'daki çekirdek haklarla ilgili olup
olmadığı,
ii. Milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere
aykırılık teşkil edip etmediği,
iii. Durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığı
değerlendirilmelidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 186; Ayla Demir
İşat, § 146; N.E., § 116;A.S., § 118; Halit İnciroğlu,
§ 123).
i. Tedbirin
Anayasa'daki Çekirdek Haklarla İlgili Olup Olmadığı
96. Olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemde
temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden ve Anayasa'da yer alan
güvencelere aykırı olan tedbirin meşru kabul edilebilmesi için öncelikli olarak
Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hak ve özgürlüklere
dokunmaması gerekir. Buna göre olağanüstü dönemde de olsa savaş hukukuna uygun
fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşama hakkına, maddi ve
manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz, kimse din, vicdan, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz, suç ve
cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar
kimse suçlu sayılamaz. Eğer Anayasa'da yer alan güvencelere aykırı tedbir,
anılan çekirdek haklarla ilgiliyse Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında meşru
kabul edilmez ve başka bir inceleme yapılmaksızın ilgili hak ve özgürlüğün
ihlal edildiği sonucuna varılır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 196, 197; N.
E., § 117;A. S., § 119; Halit İnciroğlu, § 124).
97. Savaş, seferberlik veya OHAL ilanı gibi olağanüstü
yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında özel hayata
saygı hakkı yer almamaktadır. Dolayısıyla bu hak yönünden olağanüstü hâl
dönemlerinde Anayasa'daki güvencelere aykırı tedbirler alınması mümkündür (N.E.,
§ 118;A.S., § 120; Halit İnciroğlu, § 125)
98. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, kamu görevinden çıkarmaya
ve memuriyetin alınmasına ilişkin tedbirlerin muhataplarının özel sektörde
çalışma imkânını ortadan kaldırmadığına ve ciddiyet ve ağırlığının söz konusu
tedbire cezai bir özellik kazandıracak boyutta olmadığına karar vermiştir (AYM,
E.2018/81, K.2021/45, 24/6/2021, § 142). Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi 4/8/2016
tarihli ve E.2016/6, K.2016/12 sayılı kararında, benzer şekildeki kamu
görevinden çıkarma tedbirinin olağanüstü tedbir niteliğinde olduğunu
ifade etmiştir. Öngörülen tedbirlerin cezai niteliğinin olmamasının bir sonucu
olarak başvuruya konu olan tedbire ceza hukukunun çekirdek haklarının
uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamaktadır (benzer yöndeki
değerlendirmeler için bkz.N.E., § 119;A.S., § 121; Halit
İnciroğlu, § 126).
ii. Tedbirin Milletlerarası Hukuktan Doğan Yükümlülüklere
Aykırı Olup Olmadığı
99. Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılacak ikinci
inceleme, tedbirin milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olup
olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Bu yükümlülüklerin başında taraf olunan
insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler
gelmektedir.
100. MSHUS'nin 4. ve AİHS'in 15. maddelerine göre ulusun
yaşamını tehdit eden olağanüstü bir durum meydana geldiğinde devletler, bu sözleşmelerdeki
yükümlülüklerini azaltacak tedbirler alabilirler. Ancak MSHUS'nin 4. maddesinin
(2) numaralı fıkrasında; AİHS'in 15. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, AİHS'e
ek 7 No.lu Protokol'ün 4., 6 No.lu Protokol'ün 3. ve 13 No.lu Protokol'ün 2.
maddelerinde yükümlülük azaltılması mümkün olmayan bazı hak ve özgürlüklere yer
verilmiştir. Bunların önemli bir kısmı, Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci
fıkrasında da yer almaktadır. Bununla birlikte Anayasa'nın 15. maddesinde
sayılan çekirdek haklar arasında yer almasa da milletlerarası hukuktan doğan
yükümlülüklere aykırı olan tedbirler anılan ölçütle bağdaşmayacağından meşru
görülemez (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 198-201; N.E., § 121;A.S.,
§ 123; Halit İnciroğlu, § 128).
101. Somut başvuruya konu olan tedbirle müdahalede
bulunulan özel hayata saygı hakkı, milletlerarası hukuktan kaynaklanan
yükümlülük olarak insan hakları alanında Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşmelerden özellikle MSHUS'nin 4. maddesinin (2) numaralı ve AİHS'in 15.
maddesinin (2) numaralı fıkralarında ve bu Sözleşme'ye ek protokollerde
dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında sayılmamıştır. Yine somut
olayda başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale içeren tedbirin
milletlerarası hukuktan kaynaklanan diğer herhangi bir yükümlülüğe (olağanüstü
dönemlerde de korunmaya devam eden bir güvenceye) aykırı olduğu da
saptanmamıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz.N.E., § 122;A.S.,
§ 124; Halit İnciroğlu, § 129).
iii. Tedbirin
Durumun Gerektirdiği Ölçüde Olup Olmadığı
(1) Genel
İlkeler
102. Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca olağanüstü yönetim
rejimlerinin uygulandığı dönemde temel hak ve özgürlüklere müdahale oluşturan
tedbirin meşru olup olmadığı hususunda yapılacak son inceleme tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesidir. Anayasa'nın 15.
maddesindeki ölçülülük - Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük
kavramından farklı olarak- olağanüstü yönetim usullerinin uygulanmasına neden
olan durum karşısındaki ölçülülüğü belirtmektedir. Bu itibarla Anayasa'nın 15.
maddesinde belirtilen ölçülülük, Anayasa'nın 13. maddesindeki ölçülülük
kriterine göre temel hak ve özgürlüklere daha fazla müdahale etmeye izin
vermektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 203; Ayla Demir İşat, §
153;N.E., § 123;A.S., § 125; Halit İnciroğlu, § 130).
103. Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçülülük
ilkesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlandırılması veya
durdurulması için başvurulan aracın amacı gerçekleştirmeye elverişli ve bunun
için gerekli olmasını, ayrıca araçla amacın ölçülü bir oran içinde bulunmasını
ifade etmektedir (AYM, E.1990/25, K.1991/1, 10/1/1991). Buna göre tedbir,
olağanüstü durumu oluşturan tehdit veya tehlikenin ortadan kaldırılması amacına
ulaşma bakımından elverişli ve bu amacın gerçekleşmesi için gerekli olmalı
ayrıca ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda ortaya çıkan kamu yararı ile temel
hak ve özgürlüğü sınırlandıran tedbirin birey üzerindeki olumsuz etkisi
arasında orantısızlık bulunmamalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 204; Ayla
Demir İşat, § 154; N.E., § 124;A.S., § 126; Halit
İnciroğlu, § 131; kıyasen birçok karar arasından bkz. AYM, E.2013/57,
K.2013/162, 26/12/2013).
104. Ölçülülüğün unsurlarının tespitinde tedbirin
alındığı dönemin tüm koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Bu kapsamda
olağanüstü dönemde temel hak ve özgürlüklere yönelik müdahale teşkil eden
tedbirin ölçülülüğüne ilişkin unsurlar değerlendirilirken olağanüstü yönetim
usullerinin benimsenmesine neden olan tehdit veya tehlikenin niteliğinin
öncelikle dikkate alınması gerekir. Yine müdahale edilen hak ve özgürlüğün
niteliği de önemlidir. Bununla birlikte tedbirin alındığı zamanın da
ölçülülüğün belirlenmesinde gözönüne alınması gerekir. Zira olağanüstü durumu
oluşturan olayların yaşandığı ve somut tehlikenin tüm gerçekliğiyle birlikte
ortada olduğu dönemde alınan bir tedbir ile tehlikenin veya bunu doğuran
tehdidin büyük ölçüde bertaraf edildiği bir zamanda alınan tedbir farklı
şekilde değerlendirilmelidir. Bu bakımdan değerlendirme yapılırken tedbirin
alındığı andaki koşulların dikkate alınması gerekir (Aydın Yavuz ve
diğerleri, §§ 205-207; Ayla Demir İşat, § 155;N.E., § 125;A.S.,
§ 127; Halit İnciroğlu, § 132).
105. Öte yandan temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil
eden tedbirin süresi, kapsamı ve ağırlığı, ölçülülüğün belirlenmesinde dikkate
alınmalıdır. Nitekim müdahalenin süresi arttıkça bireyin üzerindeki külfet de
ağırlaşmaktadır. Bunun yanında bir tedbir kısa süreli olmakla birlikte kapsamı
veya ağırlığı itibarıyla temel hak ve özgürlükleri çok ciddi ölçüde etkileyebilir.
Böylece tedbirin ağırlığı, süresinden bağımsız olarak bireyin aşırı bir külfet
altına girmesine neden olabilir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 208; Ayla
Demir İşat, § 156; N.E., § 126;A.S., § 128; Halit
İnciroğlu, § 133).
106. Bu bağlamda alınan idari tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olduğu ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konulmalıdır.
Bu durum, maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak şekilde belirlenmesini gerekli
kılan ceza yargılamalarından farklı olarak olağanüstü hâl ilanına neden olan
tehlikenin bertaraf edilmesine yönelik alınan tedbirin gerekliliğinin ciddi ve
objektif şekilde açıklanmasının yeterli olmasını ifade etmektedir (N.E.,
§ 127;A.S., § 129; Halit İnciroğlu, § 134).
107. Ayrıca temel hak ve özgürlüklere yönelik ölçüsüz veya
keyfî müdahaleler karşısında bireylere, bunlara karşı koyabilecekleri usule
ilişkin güvencelerin olağanüstü hâl dönemlerinde de sağlanması gerekir.
Dolayısıyla bireylerin bu güvencelerden önemli ölçüde yoksun bırakılmaları,
ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayacaktır. Ayrıca bir tedbirin olağanüstü durumu
oluşturan tehdit veya tehlikeyi bertaraf etmeye elverişli, bunun için gerekli
ve ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olup olmadığı hususlarında söz konusu
tehdit veya tehlike ile karşı karşıya kalan ve onunla mücadele etme bakımından
öncelikli sorumluluğu bulunan kamu makamlarının geniş bir takdir alanı
bulunmaktadır. Bununla birlikte -bireysel başvuruya konu edildiğinde- alınan
tedbirin bu takdir alanını aşıp aşmadığını incelemek Anayasa Mahkemesinin
görevidir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 209, 210; Ayla Demir İşat, §
157; N.E., § 128;A.S., § 130; Halit İnciroğlu, § 135).
(2) İlkelerin
Olaya Uygulanması
108. Kişilerin kendilerinin, ailelerinin geleceğini ve
itibarını etkileyen mesleki hayata yönelik tedbirlerin keyfî olmaması ve bu
kapsamda doğan uyuşmazlıkların özel hayata saygı hakkının gereklilikleri
bağlamında çözümlenmesi olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde
de geçerli olan temel güvencelerdir (Ayla Demir İşat, § 150). Bu
bağlamda Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca olağanüstü hâl yönetim rejiminin
uygulandığı dönemde başvurucunun özel hayata saygı hakkına müdahale oluşturan
tedbirin meşru olup olmadığı hususunda yapılacak nihai inceleme, bu tedbirin durumun
gerektirdiği ölçüde olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olacaktır (N.E.,
§ 129;A.S., § 131; Halit İnciroğlu, § 136).
109. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen
OHAL sürecinde kamu görevinden çıkarmaya ilişkin genel ve soyut normlar
yürürlüğe konulmuş ve birçok kamu görevlisi hakkında doğrudan etki doğurucu
nitelikte işlemler gerçekleştirilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§
56-61).Başvurucunun hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve kamu
görevinden yasaklanmasına ilişkin olarak alınan tedbirin ve bu kapsamda yargı
mercilerince ulaşılan sonucun durumun gerektirdiği ölçüde olduğunun
söylenebilmesi için öncelikle keyfîlik içermemesi gerekir. Diğer taraftan söz
konusu tedbirin ölçülü olup olmadığı değerlendirilirken ülkemizde OHAL ilanına
sebebiyet veren durumun özellikleri ve OHAL ilanı sonrasında ortaya çıkan
koşullar dikkate alınmalıdır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 349; Ayla
Demir İşat, § 152; N.E., § 130;A.S., § 132; Halit
İnciroğlu, § 137).
110. Anayasa Mahkemesince vurgulandığı üzere 15 Temmuz
darbe teşebbüsü sadece demokratik anayasal düzen yönünden değil, bununla sıkı
bağı olan bireylerin temel hak ve özgürlükleri ve millî güvenlik
yönünden de mevcut ve ağır bir tehdit oluşturmuş ve ülke tarihinde ulusun
yaşamını ve hatta varlığını hedef alan millî güvenliğe yönelik en ağır
saldırılardan biri olmuştur (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 215; N.E.,
§ 131;A.S., § 133; Halit İnciroğlu, § 138).
111. Terör faaliyetleri, tüm dünyada demokratik topluma
ve bireylerin şiddetten ari bir ortamda yaşamını sürdürmesine yönelik en ciddi
tehditlerin başında gelmektedir. Terör örgütleri çoğunlukla belli bir ülkenin
coğrafi hudutlarıyla sınırlı olarak faaliyet göstermemekte, uluslararası
mahiyeti bulunan bir küresel güvenlik sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kendine özgü yapısı ve gizlilik esasına dayanan çalışma yöntemi, sivil
organizasyonları örgütsel amaçlarına ulaşabilmek amacıyla kullanmadaki
maharetiyle FETÖ/PDY, yetkili makamlarca 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili
olarak tespit edilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere emniyet,
yargı, eğitim ve din alanında faaliyet gösteren ülkedeki tüm kamu kurum ve
kuruluşlarında, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler ile ticari
kuruluşlar gibi sivil organizasyonlarda örgütlenen FETÖ/PDY faaliyetleri
dünyanın her yanına yayılmış en organize ve tehlikeli terör örgütlerinden biri
olarak kabul edilmektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 217; Bestami
Eroğlu [GK], B. No: 2018/23077, 17/9/2020, § 148). Yargı kararlarında
FETÖ/PDY'nin gizlilik, hücre tipi örgütlenme, kutsallık atfetme, itaat ve
teslimiyetle hareket etme gibi özelliklerinin bulunması nedeniyle çözümlenmesi
zor ve karmaşık bir yapıda olduğu, büyük gizlilik içinde istihbarat örgütü gibi
kod isimler, özel haberleşme yöntemleri ve uygulamaları ve kaynağı bilinmeyen
paralar kullanarak böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya
çalıştığı konusunda tespitlerde bulunulmuştur(bkz. §§ 8,43-46). Ayrıca Anayasa
Mahkemesi, daha az önem taşıyan bir ünvan veya pozisyon için alınan tedbirlerin
niçin gerekli olduğunun ortaya konulması yönündeki ölçütün FETÖ/PDY'nin örgüt
içi hiyerarşik yapısının taşıdığı söz konusu özellikler dikkate alınarak mutlak
olarak uygulanamayacağını ifade etmiştir (C.A. (3) § 133; N. E.,
§ 132;A. S., § 134; Halit İnciroğlu, § 139).
112. Darbe teşebbüsü, egemenliğin kaynağı olmayan ve
milletin egemenliği kullanmak üzere yetkilendirdiği organlar arasında
bulunmayan bir grubun zorla demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmaya veya
değiştirmeye kalkışmasıdır. Darbe teşebbüsünün başarılı olması hâlinde
egemenlik milletten alınarak bir grubun eline geçmektedir (Aydın Yavuz ve
diğerleri, § 220). Böylesine kabul edilemez ağır sonuçlar içeren darbe
teşebbüsünün faili olduğu tespit edilen FETÖ/PDY'nin atipik yapısı, söz konusu
yasa dışı yapılanmanın çözümlenmesini de güç kılmıştır. Devletin üç temel
sacayağından biri olan yargı erki içinde görev yapan yargı mensupları arasında
FETÖ/PDY yapılanmasıyla irtibatlı ya da iltisaklı olan kişilerin bulunup
bulunmadığının tespit edilmesi ve bu kapsamda olduğu saptanan yargı
mensuplarının meslekten çıkarılması ve kamu görevinden yasaklanması OHAL'e
neden olan somut tehlikenin bertaraf edilmesi amacı doğrultusunda elverişli ve
gerekli bir tedbir olarak nitelendirilmeye uygundur (benzer değerlendirme için
bkz. N.E., § 133;A.S., § 135; Halit İnciroğlu, § 140).
113. Nitekim Anayasa Mahkemesince darbe teşebbüsünden
kısa süre sonra verilen kararda, Türkiye Cumhuriyeti'nin millî güvenliği
tehlikeye sokan ve Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk
devletini hedef alan bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalması nedeniyle söz
konusu teşebbüsün arkasındaki terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ve millî
güvenliğe tehdit oluşturduğu değerlendirilen kamu görevlileri hakkında devlet
tarafından bazı ilave ve olağan dışı tedbirlerin alınması, kamu hizmetinin
yürütülmesi konusunda reform çalışmaları yapılması, bu bağlamda birtakım
düzenlemelerin hayata geçirilmesi haklı gerekçelere dayanan gelişmeler olarak
nitelendirilmiştir (AYM, E.2016/6 (D. İş), K.2016/12, 4/8/2016, §§ 77-81; N.E.,
§ 134;A.S., § 136; Halit İnciroğlu, § 141).
114. Anayasa’nın 129. maddesinin birinci fıkrasında, kamu
görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma
yükümlülüklerinin olduğu belirtilmiştir. Anılan hüküm uyarınca devletin kamu
görevlilerinden özel bir güven ve sadakat bağlılığı ile kamu görevini yerine
getirmelerini talep etme yetkisi bulunmaktadır. Bu husus, devletin
faaliyetlerine güven duyulmasının bir gereğidir. Bu kapsamda Anayasa
Mahkemesince kanun koyucunun anılan hususlar çerçevesinde anayasal düzene
sadakat göstermeyen kamu görevlileriyle ilgili birtakım tedbirler alma
konusunda takdir yetkisinin bulunduğu belirtilmiştir (AYM, E.2018/81,
K.2021/45, 24/06/2021, § 74). Sadakatten duyulan şüphenin kamu görevlisinden kaynaklanan
bir sebebe dayanması, bu sebebin de ciddi, önemli ve somut nitelikte objektif
olay ve vakıalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Ancak kamu görevlisinin
sadakatinden duyulan şüphenin ağırlığı, ciddiyeti ve delillendirilmesi ifa
edilen görevin önemi ve niteliği gözönünde bulundurulmak suretiyle
değerlendirmeli ayrıca keyfî uygulamaları önlemek adına tarafların
menfaatlerini de dengeleyecek şekilde yeterli gerekçeyle açıklanmalıdır (N.E.,
§ 135;A.S., § 137; Halit İnciroğlu, § 142).
115. Özellikle ayrıcalıklı kamusal yetkilerle donatılan
kamu görevlilerinin sahip oldukları yetkilerin kamu düzeni ve güvenliği
bağlamındaki önemi nedeniyle diğer kamu görevlilerinden farklı ve ağır
yükümlülükleri olabilir. Mesleğe özgü özel kanunlarla da görünür hâle gelen
personel rejimi dâhil ayrıcalıklı konumları nedeniyle anılan özelliğe sahip
kamu görevlilerinden devletin özel bir sadakat ve bağlılık beklemesinin de
tanınan ayrıcalığın bir sonucu olduğu söylenebilir. Bu bağlamda hâkim, savcı,
polis, asker gibi özel kanunlarla diğer kamu görevlilerine göre ayrıcalıklı
yetki ve yükümlülüklerle donatılan ve kamu gücünü kullanabilen kamu
görevlilerinden devletin özel bir güven ve sadakat bekleyebileceğinin kabulü
gerekir. Zira kamu görevlilerine tanınan ayrıcalıklı hukuki statü, yetki ve
haklar ile ifa ettikleri görevin niteliğinin sadakat ve güven kavramları
kapsamında devletle olan ilişkideki yükümlülükleri belirlemede de başat rol
oynadığı söylenebilir (N.E., § 136;A.S., § 138; Halit
İnciroğlu, § 143).
116. Bununla birlikte Anayasa'nın 9. maddesine göre yargı
yetkisinin Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılması
gerektiği açık olduğundan yargı mensuplarının memurlardan farklı olarak
bağımsız ve tarafsız şekilde görevlerini yapmaları, hukuk devletine ve
demokratik anayasal düzene sadakat göstermeleri konusunda anayasal
yükümlülükleri bulunmaktadır. Yine hâkimlerin Anayasa'ya, kanuna ve hukuka
uygun şekilde görev yapacaklarına ilişkin vurgunun yer aldığı Anayasa'nın 138.
maddesinde de anayasal düzene sadakatin gerekliliğine ayrıca dikkat
çekilmiştir. Söz konusu anayasal düzenlemede hâkimlerin bağımsızlığına
özellikle değinilmiş; hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin
kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği hüküm
altına alınmıştır (N.E., § 137;A.S., § 139; Halit İnciroğlu,
§ 144)..
117. Bu bağlamda hâkim ve savcıların adalet sistemi
içindeki önemi ile Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız olarak kullanmak
üzere kendilerine tanınan ayrıcalıklı kamusal yetkileri birlikte
değerlendirildiğinde yargı mensuplarının görevlerini demokratik anayasal düzene
bağlı olarak ve özel bir güvenle ifa etmeleri beklenir. Şüphesiz bu sadakat
yükümlülüğü, görevin ifası sırasında demokratik hukuk devletinin dışındaki
hiçbir hiyerarşiye tabi olmamayı da içermektedir. Yine görevin ifası sebebiyle
edinilen bilgilerin görevle alakası olmadığı sürece kimseyle paylaşılmaması da
tarafsızlık ilkesi bağlamında bahse konu sadakat yükümlülüğünün bir gereğidir.
Dolayısıyla yargı mensuplarından beklenen sadakat yükümlülüğü, onların temel
hak ve özgürlüklerine diğer kişilere göre farklı sınırlamalar getirilmesinin de
bir dayanağıdır (N.E., § 138;A.S., § 140; Halit İnciroğlu,
§ 145).
118. Somut olaydaki tedbirin gerekçesi, yargı mensubu
olan başvurucunun devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar
verilen FETÖ/PDY ile irtibatı veya iltisakı olduğunun, bu suretle demokratik
anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığının değerlendirilmesidir.
Anayasa Mahkemesi; irtibat ve iltisak kavramlarının objektif anlamının kapsam
ve sınırlarının durum ve şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek
belirlenebileceğini, bu yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz
olduğunun söylenemeyeceğini daha önce ifade etmiştir (bkz. §§ 50, 54; AYM,
E.2018/89, K.2019/84, 14/11/2019, § 30). Yine Anayasa Mahkemesinin önceki
kararlarında FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesinin
ve somut darbe teşebbüsünün bu yapılanmadan kaynaklanmış olmasının potansiyel
tehdidi mevcut tehlikeye dönüştürdüğü ve demokratik anayasal düzeni sürdürmek
bakımından olağanüstü tedbirler alınmasının zorunlu olduğu kabul edilmiştir
(AYM, E.2016/6 (D. İş), K.2016/12, 4/8/2016, § 80; Aydın Yavuz ve diğerleri,
§ 26; C.A. (3), § 126). Bu bağlamda FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da
iltisaklı olma hâli, demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan
kalktığını ya da zayıfladığını gösteren bir olgu olarak kabul edilmiştir. Bu
noktada söz konusu tedbirin keyfîlik içerip içermediğinin ve durumun gerektirdiği
ölçü korunarak tesis edilip edilmediğinin belirlenebilmesi için başvurucunun
FETÖ/PDY ile irtibatlı ya da iltisaklı olup olmadığı konusunda ciddi ve
objektif nedenlerin idari ve yargısal makamlarca ortaya konulup konulmadığının
irdelenmesi gerekir. (N.E., § 139;A.S., § 141; Halit
İnciroğlu, § 146).
119. Bakılmakta olan başvuruya konu uyuşmazlıkta
başvurucunun meslekten çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan
davada Daire, M.N.A.nın ve G.Y.Ö.nün başvurucu hakkındaki beyanlarından hareketle
davanın reddine karar vermiş ve Dairenin bu kararı temyiz aşamasında İDDK
tarafından onanmıştır. Bu bağlamda HSK tarafından 5/2/2019 tarihli savunmada
belirtilen başvurucunun eşinin askerî hâkim olarak görev yapmaktayken FETÖ/PDY
ile iltisak ve irtibatının bulunduğu gerekçesiyle meslekten çıkarıldığı,
başvurucu hakkındaki ihbar/şikâyet dilekçelerinde başvurucunun FETÖ/PDY ile
iltisaklı veya irtibatlı olduğuna yönelik beyanların bulunduğu ve başvurucunun
HTS analiz raporuna göre FETÖ/PDY üyeliği suçundan hakkında soruşturma
yürütülen birçok kişi ile irtibatının tespit edildiği yönündeki hususların
(bkz. § 20) Daire ve İDDK tarafından değerlendirmeye değer görülmediği
anlaşılmaktadır.
120. FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı tespit etmek için
ilgili kişiler hakkında ortaya konulan farklı nitelikteki olay, olgu, bilgi
veya belgeler idari ve yargısal makamlar tarafından dikkate alınıp bir sonuca
varılabilir. Kamu görevinden çıkarmaya yönelik tedbirin, terör örgütüne üye
olma veya örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme gibi suçlardan
mahkûmiyet yahut terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyelik ya da
mensubiyet şeklindeki birtakım nedenlerden hareketle değil iltisaklı ya da
irtibatlı olma gerekçesiyle tesis edildiği tekrar vurgulanmalı, ayrıca FETÖ/PDY
ile iltisaklı veya irtibatlı olmaya ilişkin yargısal denetimin idari yargının
görev ve yetkisinde olduğu akılda tutulmalıdır. Daha açık bir ifadeyle ceza
hukuku bağlamında bir suç ile ilgili değerlendirme yapma ve hüküm verme görev
ve yetkisi adli yargı mercilerinin iken iltisak ve irtibat bağlamında
değerlendirme yapma ve hüküm verme görev ve yetkisi idari yargı
mercilerinindir. Ceza mahkemeleri; bir suçun maddi ve manevi tüm unsurlarının
oluşması, sanığın her türlü şüpheden uzak şekilde eylemi gerçekleştirmesi
hâlinde mahkûmiyete karar vermektedir. İdare mahkemeleri ise bir idari işleme
ilişkin yargılamada yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden inceleme
yaparak işlemin hukuka uygun olup olmadığıyla ilgili bir sonuca ulaşmaktadır.
Aynı olgudan hareketle her mahkemenin kendi yargı kolunun yargılama ilkeleri ve
delil standardı kapsamında farklı değerlendirme yapabilmesi mümkündür. Bu
bağlamda ilgililer hakkında bir suçtan verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair
karar ya da beraat kararı, ilgilinin FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının
bulunup bulunmadığı yönünden farklı bir değerlendirme yapılmasına engel teşkil
etmemektedir. Öte yandan
FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat yönünden
inceleme yapacak olan idari yargı düzenindeki yargısal makamların adli yargı
düzeninde tespit edilmiş birtakım verileri veya olay, olgu, bilgi ya da
belgeleri inceleyerek bunları iltisak ve irtibat kavramları bağlamında
değerlendirmeye alması ve ceza yargısından farklı yorumlaması olağandır.
121. Öncelikle somut başvuruya konu olayda her ne kadar
Başsavcılık, başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının bulunduğuna dair
delil elde edilemediğini belirterek kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına
karar vermişse de (bkz. §§ 29, 30) Başsavcılığın bu sonuca bir suç soruşturması
sonucunda ulaştığı, iltisak ve irtibat bağlamında değerlendirme yapma görev ve
yetkisinin bulunmadığı akılda tutulmalıdır. Bu çerçevede iltisak ve irtibatın
bulunup bulunmadığı yönünden yapılacak incelemede idari yargı düzenindeki
yargısal makamların Başsavcılığın sonuca yönelik bu tespitiyle bağlı olmadığını
ve idari yargı düzeninde yapılan değerlendirmelerden hareketle bir sonuca
ulaşıldığını vurgulamak gerekmektedir.
122. Bu bağlamda başvurucu hakkındaki tedbirin
Anayasa'nın 15. maddesine göre durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığının
ortaya konulabilmesi için yargısal makamlar tarafından açıklanan gerekçelerden
hareketle başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının ciddi, önemli ve
somut nitelikte objektif olay ve vakıalar ile desteklenip desteklenmediği,
başvurucunun ve kamunun menfaatlerini dengeleyecek şekilde ilgili ve yeterli
gerekçenin yargısal makamlar tarafından ortaya konulup konulmadığı incelenmelidir.
Bu noktada olağan yargısal makamlar tarafından M.N.A.nın ve G.Y.Ö.nün başvurucu
hakkındaki ifadelerinin gerekçeye alınarak davanın reddine karar verildiği ve
HSK'nın belirttiği diğer hususların değerlendirmeye alınmadığı tekrar
vurgulanmalıdır. Netice itibarıyla başvurucu hakkındaki tedbirin Anayasa'nın
15. maddesine göre durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığı hususu bahse konu
ifadeler dikkate alınarak incelenmelidir.
123. Somut olayda Daire kararının gerekçesinde yer alan
ve avukat olarak görev yaptığı belirtilen M.N.A., ifadesinde komşusu olan
Y.B.den savcıların abisi olarak bahsedildiğinden ve bu nedenle Y.B.nin evine
gelip gidenlere dikkat ettiğinden bahsetmiş; bu doğrultuda diğer bazı hâkim ve
savcılarla birlikte başvurucunun ve eşi olduğunu tahmin ettiği kişinin de
Y.B.nin evine sıklıkla gelip gittiğini gördüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte
Daire kararının gerekçesinde yer alan ve yargı mensubu olarak görev yaptığı
belirtilen G.Y.Ö.nün ise ismini verdiği açığa alınan üç hâkim ile samimi olduğunu
dile getirdiği görülmektedir. Bununla birlikte G.Y.Ö., başvurucuyla ilgili bu
durumun örgütsel bir bağdan kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda bilgi sahibi
olmadığını dile getirmiştir (bkz. § 21).
124. İlgili kişiler hakkında ortaya konulan farklı nitelikteki
olay, olgu, bilgi veya belgeler idari ve yargısal makamlar tarafından dikkate
alınıp FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat bağlamında bir sonuca varılırken
şüphesiz ilgililer hakkındaki beyanlardan ya da tanık ifadelerinden yola
çıkılabilir. FETÖ/PDY'nin yapısal olarak çok sayıda kişiyi sistemine dâhil
ettiği ve FETÖ/PDY ile iltisaklı kişilerin küçük gruplar hâlinde de olsa
etkileşim hâlinde oldukları, ayrıca zaman zaman eylemleri ve tutumlarıyla
FETÖ/PDY ile irtibatlı oldukları konusunda dış dünyada görünür olabildikleri,
bu durumun ilgililerin yakın ve sosyal çevresi tarafından gözlemlenebilir hâle
gelebildiği dikkate alındığında tanık ifadelerinin önemi daha da artmaktadır.
Diğer yandan FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olma durumundan hareketle anayasal
düzene sadakat bağının ortadan kalkmasıyla ilgili olarak duyulan şüphenin
ilgili kişiden kaynaklanan bir sebebe dayanan, ciddi, önemli ve somut
nitelikteki objektif olay ve vakıalarla desteklenmiş olduğunun söylenebilmesi
için anılan beyanlara dair bir nitelik incelemesi yapılması gerekmektedir. Öyle
ki bu konuda beyanda bulunan ifade sahiplerinin hakkında beyanda bulundukları
kişilere yönelik görgüye ve bilgiye dayanmayan duyumlarının somut ve objektif
nitelikte olduğu kural olarak söylenemeyecektir. Görgüye ve bilgiye dayanan
beyanlar söz konusu olduğunda ise bu nevi beyanların içeriği dikkate
alınmalıdır. Bunun yanında söz konusu beyanlar tutarlı olmalı, varsa diğer
delillerle karşılaştırıldığında çelişki içermemelidir. Nitekim tesadüfi
sayılabilecek ya da iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek niteliği
haiz olmayan bir olayın ya da vakıanın, ilgili kişinin anayasal düzene sadakat
bağının ortadan kalktığına ilişkin ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif
deliller kapsamında nitelendirilemeyeceği kabul edilmelidir.
125. Diğer yandan özel hayata saygı hakkına yönelik
müdahalenin Anayasa'nın 15. maddesi bağlamında durumun gerektirdiği ölçüde
olabilmesi için FETÖ/PDY ile irtibatlı veya iltisaklı olmanın ve bu suretle
demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalkmasının ciddi ve
objektif nedenlerinin başvurucunun ve kamunun menfaatlerini de dengeleyecek
şekilde yeterli gerekçeyle idari ve yargısal makamlar tarafından ortaya
konulması gerekir. Anılan gereklilik irtibat ve iltisak kavramlarının
içeriğinin kişiye ilişkin bir profilin çıkarılmasıyla doldurulabilir,
somutlaştırılabilir olmasının da bir sonucudur. Nitekim Danıştayın konu ile
ilgili olarak verdiği bazı kararlarda kişilerin FETÖ/PDY ile bağlantı hususunda
somut verilere dayanmayan, yalnızca kişisel kanaat ve tahmine dayalı tanık
beyanlarını FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı ortaya koymak konusunda yeterli
bulmadığı görülmüştür (örnek kararlar için bkz. §§ 48, 49).
126. Eldeki başvuruda; Dairenin davanın reddine gerekçe
olarak aldığı ifadelerden biri başvurucunun savcıların abisi olarak bahsedilen
Y.B.nin evine sıklıkla gelip gittiğine, diğeri ise açığa alınan üç kişi ile
samimiyetinin bulunduğuna yöneliktir. Öncelikle ifade sahibinin bahse konu
samimiyetin örgütsel bir bağdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmediğini dile
getirdiğini belirtmek gerekir. Bunun yanında Y.B.nin savcıların abisi ya da
FETÖ/PDY yapısı içinde savcılardan sorumlu kişi olduğuna ilişkin bir belirleme
söz konusu olmadığı gibi Y.B.nin evinde örneğin sohbet adı altında
iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek nitelikteki toplantıların
yapıldığına yönelik de beyanın bulunmadığı görülmektedir (bu husustaki örnek
karar için bkz. Sinan Ulu [GK], B.No: 2023/57158, 18/9/2025).
127. Bu bağlamda yukarıda aktarılan ilkelerden hareketle
söz konusu beyanların içeriği gözönüne alındığında beyanlarda yer alan olay,
olgu ve bilgilerin iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek ve
tesadüfi olma ihtimalini bertaraf edecek niteliği haiz olduğu söylenemez.
128. Netice itibarıyla idari ve yargısal makamların
başvurucunun darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı
olduğunu, bu suretle anayasal düzene sadakatinin ortadan kalktığını ilgili ve
yeterli gerekçelerle ortaya koyduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun
meslekten çıkarılması ile ortaya çıkan özel hayata saygı hakkına yönelik
müdahalenin OHAL koşullarında durumun gerektirdiği ölçüde olmadığı sonucuna
varılmıştır.
129. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde
güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın
OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve
sınırlandırılmasını düzenleyen 15. maddesindeki ölçütlere uygun olmadığına,
başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi
gerekir.
B. Masumiyet
Karinesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia
130. Başvurucu; hakkında kesinleşmiş bir ceza mahkemesi
kararı olmadığı hâlde meslekten çıkarıldığını, idari yargı düzeninde dava
süreci devam ederken Ağır Ceza Mahkemesince hakkında beraat kararı verildiğini,
bu karara rağmen suçlu ilan edildiğini belirterek masumiyet karinesinin ihlal
edildiğini iddia etmiştir.
131. Masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan bir
kişinin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis
edilene kadar masum sayılması gerektiğini ifade etmekte ve hukuk devleti
ilkesinin de bir gereğini oluşturmaktadır (AYM, E.2013/133, K.2013/169,
26/12/2013). Anılan karine, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı
olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına almaktadır. Ayrıca hiç
kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu
otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi
tutulamaz (Kürşat Eyol [2. B.], B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).
132. Bilindiği gibi ceza muhakemesi hukuku ile idare
hukuku farklı kural ve ilkelere tabi disiplinlerdir. İdare hukuku; kamu gücünü
kullanma yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştirdiği işlem ya da eylemlerde uygulanması
gereken başta Anayasa olmak üzere yürürlükteki hukuk kurallarının bütününü
ifade etmektedir. Bu bakımdan idari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olduğu ve iptali, menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davalarıyla ileri sürülür. Söz konusu
davalar, idari yargı düzeninde yer alan yargı mercilerince idare hukuku
ilkeleri kapsamında ele alınır. Bazı hâllerde kamu görevlisinin fiilî ceza
hukuku kapsamında suç tanımına uymasının yanı sıra idare hukuku yönünden de
sorumluluk gerektiren bir mahiyet taşıyabilir. Bunun yanı sıra ceza hukuku
anlamında suç teşkil etmeyen bir eylem ya da işlem, idare hukuku bağlamında bir
yaptırımı gerekli kılabilir. Zira cezai sorumluluğu ortadan kalkmış olsa dahi aynı
olaylar nedeniyle -daha hafif bir ispat külfeti temelinde- kişi hakkında başka
tür bir sorumluluğun tesis edilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır (benzer
yöndeki değerlendirmeler için bkz. Özcan Pektaş [1. B.], B. No:
2013/6879, 2/12/2015, § 25; Kürşat Eyol, § 30).
133. Ceza muhakemesiyle eş zamanlı olarak yürütülen, bir
başka ifadeyle kişinin henüz suç isnadı altında olduğu, ceza makamları
tarafından hakkında herhangi bir hüküm kurulmadığı süreçte devam eden idari
soruşturma ve yargılamalarda masumiyet karinesi bakımından önemli olan husus;
kamu makamlarının işlem ya da kararlarında belirttikleri gerekçeler veya
kullandıkları dil nedeniyle bireye cezai sorumluluk yüklememeleri, ceza
mahkemeleri tarafından henüz suçlu bulunmamış bireyin masumiyeti üzerine gölge
düşürülmesine sebebiyet vermemeleridir (Galip Şahin [1. B.], B. No:
2015/6075, 11/6/2018, § 47).
134. Somut olayda adli suç veya disiplin suçu işlenmesi
karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütlerinin ve millî
güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve
kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir
niteliğinde bir meslekten çıkarma işlemi tesis edilmiştir. İdari yargı
mercilerince eldeki başvurudan önce verilen kararlarda bahse konu meslekten
çıkarma işleminin nedeni olarak kabul edilen devletin millî güvenliğine
karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ ve/veya PDY ile iltisak ve
irtibat içinde olma ölçütü çerçevesinde ve idare hukuku ilkeleri kapsamında
değerlendirmelerde bulunulmuştur. Söz konusu kararlarda başvurucunun ceza
yargılamasında kendisine isnat edilen eylemleri işlediği ve suçlu olduğu
yönünde bir çıkarımda bulunulmadığı, kararlarda geçen ifadelerin gerek
kullanılan dil gerekse bağlamı itibarıyla ceza hukuku anlamında ve teknik
unsurlarıyla yargılamaya konu suça ya da bu suçun işlendiğine işaret etmediği
anlaşılmıştır.
135. Açıklanan gerekçelerle masumiyet karinesine yönelik
bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan
yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
C. Makul Sürede
Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
136. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
137. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru
ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837,
27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede
Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair
Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40.
maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla
derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla
yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu
tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil
niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda da anılan
kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir
durum bulunmamaktadır.
138. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer
kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının
tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. GİDERİM
139. Başvurucu; ihlalin tespit edilmesine, yeniden
yargılama yapılmasına ve 10.000.000 TL maddi,15.000.000 TL manevi tazminat
ödenmesine karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
140. Başvuruda tespit edilen anayasal hak ihlalinin
sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki
yarar ve zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa'nın 148. ve 153. maddeleri ile
30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun'un 50. ve 66. maddeleri uyarınca ihlal kararının
gönderildiği yargı mercilerinin yapması gereken iş, yeniden yargılama
işlemlerini başlatıp Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere
ve gerekçelere uygun biçimde yürütülecek yargılama sonunda hak ihlalinin
nedenlerini gidererek yeni bir karar vermektir (yeniden yargılama konusunda
bkz. Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Aligül
Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, §§ 53-60,
66; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, §§
93-100).
141. Öte yandan hak ihlali kararından Anayasa
Mahkemesinin davanın sonucuyla ilgili olarak bir tutum sergilediği sonucu
çıkarılmamalıdır. Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali kararı uyuşmazlığın
sonuçlarından bağımsız olup davanın kabulüne, reddine ya da beraate veya
mahkûmiyete karar verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Kural olarak
yargılamanın her aşamasında olduğu gibi ihlalin sonuçlarını gidermek üzere
yeniden yapılacak yargılama sonunda da delillerin dava ile ilişkisini kurma ve
bunları değerlendirip sonuç çıkarma yetkisi ilgili mahkemelere aittir.
142. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için
yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim sağlayacağı anlaşıldığından
başvurucunun maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi
gerekir.
VII. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli
tutulması talebinin KABULÜNE,
B. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine
ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL
EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin
iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ
OLDUĞUNA,
3. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin
iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
C. Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte
değerlendirildiğinde Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel
hayata saygı hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
D. Kararın bir örneğinin özel hayata saygı hakkının
ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak
üzere Danıştay Beşinci Dairesine (E.2016/10998, K.2020/3425) GÖNDERİLMESİNE,
E. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
F. 1.480,40 TL harçtan oluşan yargılama giderinin
başvurucuya ÖDENMESİNE,
G. Ödemenin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine
ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,
ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine
kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
H. Kararın bir örneğinin bilgi için Hâkimler ve Savcılar
Kuruluna, Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna ve Adalet Bakanlığına
GÖNDERİLMESİNE 20/11/2025 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.